Mahmut Bıyıklı
Mahmut Bıyıklı
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Anne hasreti!

GİRİŞ 11.05.2026 GÜNCELLEME 11.05.2026 YAZARLAR

Ne zaman bir anne hikayesi okusam, annemin sesini duyar gibi olurum. Ne zaman annemi anlatsam, dostlarım “Sanki bizim annemizi anlatıyorsun.” derler. Buna hiç şaşırmam.

Çünkü anayurdumuz Anadolu’muzun anaları birbirine benzer; aynı sabrın, aynı merhametin, aynı adanmışlığın kandilini taşırlar.

Temizdirler, azizdirler, mübarektirler. Aynı yokluklardan geçmiş, aynı acıları içlerine gömüp aynı dualarla evlat büyütmüşlerdir. Kendi ömürlerini sessizce evlatlarının ömrüne katmış, hayatlarını cömertçe sevdiklerine vakfetmişlerdir.

Anneler gidince evlatlarının içindeki eksiklik bir türlü kapanmaz. Onlarla birlikte şen gülüşler, mutlu günler, kalabalık sofralar, huzur dolu odalar ve gönülden yükselen dualar da çekilip gider.

Evlerin ışığı usul usul söner, mahalleye ağır bir hüzün çöker. Geride boynu bükük bir öksüzlük ve iç yakıcı uzun bir sessizlik kalır.

ANNE GİDİNCE

İnsan her şeye alışıyor derler. Zamanın, acının en keskin yerlerini bile törpülediğini söylerler. Oysa ben annemin gidişine alışamadım. Günler geçti, mevsimler değişti, fakat içimdeki anne boşluğu hiç kapanmadı. Hasret, dinmek yerine büyüdü.

Onun yokluğunda anladım ki annem bana yalnızca annelik yapmamış. Meğer beni hayata hazırlayan ilk muallimimmiş. Kalbimin karanlık dehlizlerinde elime kandil veren mürşidimmiş. Yorulduğumda omzuna yaslandığım yoldaşım, bütün dertlerimi paylaştığım sırdaşım olmuş.

Her insanın annesi özeldir güzeldir biriciktir. Benim annem de de öyledi. Usta bir hikâye anlatıcısıydı. Duyduğu, yaşadığı hikâyeleri hiç eksiltmeden, aksine zenginleştirerek anlatırdı. Hatıralarını dinlediğimde, şairin ifadesiyle “dünyanın en uzun hüznü” yağardı üstümüze.

Kültür araştırmacılarımız sözlü kültürün önemine dair ciltlerce söz söylemişlerdir; biz daha bunları okumadan o derin kültüre muhatap olduk. Bizi inşa eden onlar oldu.

 Dil tohumları o sohbetlerde atıldı. Kadim kültürümüzün inceliklerini o hikâyelerin içinde bulduk; bu hikâyeleri dinleye dinleye kendi hikâyemizi kurmayı öğrendik.

İRFAN MEKTEBİ

Çocuk muhayyilemi besleyen sayısız anlatıyı ondan dinledim. Onun sohbetlerinin gölgesinde yetişmek benim için müthiş bir zenginlik oldu. Şifahi kültürün, hikmetli sözün, irfan yüklü menkıbelerin kaynağıydı annem.

Toprakla hemhâl olan, ocağın dumanıyla evladın kaderini birlikte yoğuran, evini bir mektebe; sofrasını bir dergâha; gönlünü ise bir sırlar kitabına dönüştüren bir ermişti adeta. Ellerindeki nasırlarda alın terinin, alnındaki çizgilerde Allah’a bağlılığın izleri vardı.

Annem, beni yalnızca göğsünden emzirdiği helal sütle büyütmedi. Gönlünden süzdüğü masallarla, türkülerle, ninnilerle; ağıtın bile rahmete dönüştüğü sözlerle besledi. Her cümlesi bir öğüt, her bakışı bir dua, her dokunuşu bir sığınak oldu. Dizinin dibinde göğümüz yıldızlarla doldu.

Ondan türkü emdiğimiz için içimizde her zaman memleket sevgisi diri kaldı. Sazın teline vurulmuş bir sızı, bozkırın ortasında yükselen bir ses, köy meydanında yankılanan bir ağıt gibi bir duygu yerleşti gönlümüze. Annemin söylediği her türkü, bir milletin hafızasını bizim yüreğimize nakşederdi.

Ruh dünyamız onun verdiği manevi gıdalarla yoğruldu. Her sabah duasıyla yola çıkmayı, her akşam şükürle uyumayı, iyilik gördüğümüzde çoğaltmayı, kötülük gördüğümüzde dahi merhametten şaşmamayı ondan öğrendik. Eli de gönlü de doluydu; veren el olmanın vakarını onunla bildik.

YAKASINDA HEP KIR ÇİÇEKLERİ

Annemin sohbetlerinde mana hazineleri saklıydı. Her konuşmadan sonra heybeme inciler, mücevherler doldurup kalkardım.

Varlık kitabını doğru okuyup doğru anlayan büyük irfan öncülerinin izini, onları hiç görmeden, hatta çoğunun ismini bile bilmeden süren bir ahir zaman dervişiydi o. Onu dinledikçe içim çiçeklenir, gönül bahçem çiğdemle, laleyle, sümbülle dolar taşardı.

Mevsim ne olursa olsun, yakasında hep kır çiçekleri taşırdı annem. O çiçeklerin kokusu evimizin bütün odalarına yayılırdı. Ben bir çiçek bahçesinde büyüdüm; o bahçenin yılmadan, usanmadan çalışan bahçıvanıydı annem.

Bizi de çiçekler gibi koklayarak, severek, okşayarak büyüttü. Bugün geriye dönüp baktığımda, ona ne kadar çok şey borçlu olduğumu daha iyi anlıyorum.

O, acının her türlüsünü tatmış; feleğin çemberinden geçmiş, ıstırabın her türlüsünün tatmış ama yine de gönlünde şefkatin bütün tonlarını taşıyabilmeyi başarmış yüce bir sultandı. “Saçını süpürge etmek” deyiminin içini tek başına dolduran bir fedakârlığın sembolüydü.

Annem benim için bir rahmet kapısıydı. İnsanı bilgeleştiren okudukları değil, yaşadıklarıdır derler ya; annem bilgeliğini yaşayarak kazanmıştı. Onun mektebi hayatın ta kendisiydi.

Bana dil öğreten oydu: Ana dilim Türkçeydi ama onun öğrettikleri arasında sevgi dili, merhamet dili, insanlık dili başta gelirdi. O benim manevi vatanımdı.

ANNEMİN ELLERİ TOPRAK KOKARDI

Annem kış gelince toprağı özler, “Bu sene şuraya bunu, şuraya şunu dikeceğim,” diyerek özlemini hissettirirdi. Baharla birlikte daha dirilir, toprağa ayak basınca kendine gelir; ekerek, dikerek, yeşerterek daha mutlu olurdu.

Toprağı annem kadar seven başka birini görmedim. Toprağı işler, eker, sular ve ondan envaiçeşit ürün alırdı. Toprağın dilini bilenlerdendi. Topraktan geldiğimizin bilinciyle onunla konuşurdu.

Annemin elleri her zaman toprak kokardı. Ektiği tohumlar meyveye durunca, sanki karşısında bir insan varmış gibi toprağa teşekkür ederdi. “Bu kadar vereceğini bilsem biraz daha ekerdim,” derdi. “Ben bir attım, sen bin verdin diyerek minnettarlığını dile getirirdi.

Tarla komşularımız her seferinde hayretle, “Aynı tohumu ekiyoruz, aynı toprak, senin ürünlerin neden daha çok çıkıyor?” derlerdi. Annemin cevabı her zaman tek kelimeydi: “Nasip.”

VERMENİN EDEBİ

Nasibine düşenleri kendisine saklamaz, topraktan gelenleri topraktan gelenlere dağıtırdı. “Kırkta birini versen yeter, niye herkese saçıyorsun?” diyenlere tebessüm ederek, “Toprak benim verdiğimin kırk katını veriyor; niye ben kırkta birini vereyim ki?” derdi.

Ona göre vermenin hesabı yapılmazdı. Eve yetecek olan ayrılır, gerisi konu komşuya, fakire, yoksula dağıtılırdı.

Fukarayı sofrasında şenlendirenlerin sofralarının da şenleneceği inancını taşırdı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisini hiç dilinden duymadım ama ömrüm boyunca bu hadisi tatbik ettiğini gördüm.

Annemin gönlüme nakşettiği “Allah vereni sever” cümlesi, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hep canlılığını korumaktadır.

Yokluk ve yoksulluğun zirvesinde bile mutlaka vermeye gayret ederdi. Hiçbir şey veremese güler yüzü tatlı diliyle sadakasını verirdi. Kıtlık günlerini yaşamış; tek çay şekeriyle beş bardak çay içmiş, bir ekmeği yedi evlada bölerek onları doyurmaya çalışmış bir kadındı.

Bütün bu yokluklardan geçmesine rağmen cömertliğin kitabını yazan bir anneydi. Ektiğinden, biçtiğinden yüzlerce kişi nasiplenirdi. Fadime anamızdan tevarüs eden bereket, onun elinde, dilinde, sofrasında çoğalırdı.

Vermenin edebini ondan öğrendim. “Verdiğinin lafını kendine bile etmeyeceksin unut gitsin,” sözünü seneler sonra idrak edebildim.

Ruhumuzun önünde yürüyen öncülerden Gönenli Mehmed Efendi’nin “İnsanlara iyilik yaptınız mı, uzaklaşın oradan; size teşekkür etme ihtiyacı duymasınlar” sözünü, annemin bu tavsiyesinden tam otuz yıl sonra bir kitapta okudum.

İyiler, hep aynı kaynaktan beslendikleri için zamanları ve mekânları birbirinden uzak olsa da aynı hikmeti dillendirip aynı inceliği yaşayıp yaymışlar.

İNCİNSE DE İNCİTMEYEN

Annem benim rehberimdi. Yol yürümeyi yolda olmayı yoldaş olmayı ondan öğrendim. Ne zaman dağılsam annemin yol göstericiliğinde toparlandım; ne zaman tökezlesem onun öğrettiği şekilde yeniden ayağa kalkıp hayata devam ettim.
 

Ne zaman karamsarlığa kapılsam, annemin “Kara gün kararıp kalmaz; hemen Allah de, Allah de. Hangi akşam sabah olmaz? Aman Allah de, Allah de,” tavsiyesi gönlümü sükûna kavuştururdu.
“Anlatmam derdimi dertsiz insana,
Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez…”
 

O, acılarını bize eksilterek, incelterek anlatırdı. Yüzde birini bile duysam içimde bıçak gibi bir sızı belirir, dayanamazdım. Ama annem, tevekkül zırhını kuşanmış bir derviş gibi “Demek yaşanacağı varmış,” der, konuyu ustalıkla değiştirirdi.

Kendisine zulmedenlere bile beddua etmezdi. İncinse de incitmemeye özen gösterirdi.

Ömer Lütfi Mete’nin dizeleri ne kadar da onu anlatır:

“Benim annem yüz lisan bilir
Yüzü de güzel
Her bedende bir insan bilir
Sözü de güzel
Sözü de güzel
Özü de güzel
Benim annem yüz lisan bilir
Yüzü de güzel…”

DİNMEYEN SIZI

Ahmet Hamdi Tanpınar da “Bir günümüz bile sensiz geçmezken, şimdi mezarına hasretiz anne” diyerek evlat yüreğinin en derin sızılarından birini dile getirir.

Bu hasreti dindirmenin dünyada bir çaresi yok. Anne özlemi, insanın içine yerleşen ve son nefese kadar eksilmeyen bir sızı olarak kalıyor.

Rabbimizden niyazımız; bizleri annelerimizle cennetinde yeniden buluşturmasıdır.

YORUMLAR 4
  • Murat Demir 2 saat önce Şikayet Et
    Annesizler ah annesizler her anne dendiğinde yüreğim sızlar
    Cevapla
  • Samsunlu 2 saat önce Şikayet Et
    Güzel.. çok güzel... annem 95 yaşında... her hizmetini küçük kızımla (28) beraber görüyoruz...Allah hayırlı evlat nasip etsim..
    Cevapla
  • MEHMET 3 saat önce Şikayet Et
    Bir Anne bukadar güzel anlatılır herhalde, Rehmeti Rahmana kavuşan tüm Annelerimizin mekanları cennen olsu inşaallah
    Cevapla
  • AĞACAN 3 saat önce Şikayet Et
    Amin amin amin sayın Hocam. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Bütün analarımızın sağlığında kıymetini, yokluğunda bize bıraktığının kıymetini bilenlerden olalım .
    Cevapla