Cemil Meriç dostu bir istanbullu!
Merhum Cemil Meriç’i vefatının seneyi devriyesi sebebiyle hayırla yad ettik. Üstatla birlikte kendisine kitap okuyan dostlarını da andık.
Onlardan birisi olan Memduh Cumhur beyefendiyi özellikle zikrettik.
Kendisinden Cemil Meriç’i defalarca dinlemiştik. Bir insanı anlatması için çağırdığımızda onlarca güzel insanın adı sohbetinde geçerdi.
Bazı insanlar vardır; onları dinlediğinizde günümüzden uzaklaşır, geçmişin güzel günlerine yolculuk yaparsınız. Memduh Cumhur da böyleydi. İstanbul’un hafızasıydı.
Ne zaman ismi zikredilse zihnime ahşap konakların gölgelediği sokaklar, Süleymaniye’nin serin avluları, Tophane yokuşları, Üsküdar’daki eski evler, TRT koridorlarında yankılanan tambur sesleri, bir tekke hücresinden süzülen ney taksimi gelir.
Çünkü Memduh Cumhur, eski İstanbul’un kültürüne vakıf, medeniyet adabını taşıyan son zariflerden biriydi.
İstanbul’u kalbinde yaşayan, dostlukla, edep ve irfanla yoğrulmuş şahsiyetlere yetişmiş bir sanat ve edebiyat dostu idi.
Yaşadığı dönemi bir kültür nöbetçisi gibi kayda geçirmişti. Onun sohbetleri, İstanbul’un musikisinden Belgrad’ın surlarına, Yahya Kemal’in titizliğinden Niyazi Sayın’ın neyine uzanacak kadar genişti.
İster ciddi ister mizahi dille olsun, bütün anlattıklarında bir medeniyetin izlerini görmek mümkündü.
İSTANBUL’DAN ŞİKÂYET ETMEYİN
İstanbul’dan söz ederken sesi değişirdi. Şehri yalnızca sevmez, adeta içine çekerdi. Kadim şehirle ilgili yerli yersiz konuşanlara bir meczubun şu sözünü hatırlatırdı:
“İstanbul’dan şikâyet etmeyin; yerin altındakileri rencide edersiniz.”
O, bu şehrin ruhuna aşina olanlardandı. Mezarların üstündeki büyük vatanların farkındaydı. Türbelerde meftun olanların hangi saiklerle tepelere yerleştiklerinin şuurundaydı. İstanbul’un muhafızlarına dosttu.
Gönlünde her zaman taşıdığı fetih ruhu ona şu rubaiyi yazdırmıştı:
“Ya Rab ne cihân mülkünün imkânını ver
Hatta ne de bir saltanatın şânını ver
İstanbul’un idrâk ile kudsiyetini
Fetheyleyen askerlerin îmânını ver”
NASIL İSTANBULLU OLUNUR?
Son dönemin İstanbul Efendilerine yetişmiş onlarla yakın dostluklar kurmuştu. Kendisi de haza İstanbulluydu. Onun bir röportajda “Nasıl İstanbullu olunur?” sorusuna verdiği cevap, şehirle arasında kurduğu bağı anlamak açısından gayet manidardır:
“İstanbullu demek, o mukaddes şehrin kudsiyetini idrak etmiş insan demektir. Eğer İstanbul’un fethiyle birlikte başlayan kutsiyet mefhumunu göz ardı edersek İstanbulluluk hiçbir şey ifade etmez.”
Musikiyi bir medeniyet dili olarak gören Memduh Cumhur’a göre İstanbul yalnızca bir şehir değil, İslam medeniyetinin kalbiydi ve musiki de ilhamını bu kalpten alıyordu.
ŞİİRE İHTİMAM
Sanata bakışı da çok yönlüydü. Hat ve ebru ustalarının aynı zamanda şair, bestekâr ve derviş olabilmesini büyük bir meziyet olarak görürdü.
Kendisi de sağlam bir şairdi. Şiire ayrı bir ihtimam gösterirdi. Şiirin masa başında kurulmadığını, yaşanarak doğduğunu düşünürdü.
Onun sohbetlerinde dikkati çeken bir başka husus da latifenin bile zarafet taşımasıydı. Niyazi Sayın ile aralarındaki pilav-ciğer nüktesi, eski dostlukların seviyesini göstermesi bakımından son derece kıymetlidir. Bu nükteyi karşılıklı şiir yazarak yapmaları ayrı bir inceliktir.
KÜLTÜR KÖPRÜSÜ OLAN BİR MÜNEVVER
Memduh Cumhur, geçmişin bütün güzelliklerini istikbale taşımak isteyen bir münevverdi. Bir anlamda kültür köprüsü vazifesi gördü. Andığı her isim, aktardığı her hatıra, anlattığı her hadise geçmişi daha iyi anlamamıza katkı sağladı.
Onun dünyasında İstanbul’un son efendileri olarak değer gören Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sefer Dal, Ahmet Yüksel Özemre, Niyazi Sayın, Abdülbaki Gölpınarlı ve Çinuçen Tanrıkorur gibi şahsiyetlerin ayrı bir yeri vardı. Bu isimler ve daha fazlasıyla hazine değerinde hatıraları vardı.
İstanbul’un son efendilerinden biri olan Nafiz Efendi ile ilgili anlattığı şu hadise oldukça çarpıcıdır:
“Tekkelerde duraklar en zor formdur. Herkes okuyamaz. Tamamen ölçüsüz ve serbest okunur. Müthiş bir kulak ve sağlam bir hafıza ister. Bu durakları en iyi okuyan Nafiz Efendi’ymiş. Olağanüstü bir sesi varmış.
Bir gün yolda yürürken birkaç hanım, ‘Sesi güzel Nafiz Efendi bu’ demişler. Bunun üzerine irkilmiş ve:
‘Ya Rabbi, bu ses bana benlik ve enaniyet verecekse bu sesi benden al.’ diye dua etmiş.
Ertesi gün kalktığında sesi gitmiş.”
TRT’YE SİTEM
İstanbul Türkçesinin yaşatılması için devletin kanalı çaba göstermeli derdi. Yine TRT’nin sanata ve sanatçıya bakış açısının değişmesine isyan ederdi.
Musikimizin büyük isimlerinin yerine şovmenlere iltifat edilmesi ona göre kültürel düşüşün işaretiydi. Bu şekilde dil de kültür de muhafaza edilemez derdi.
Büyük usta Niyazi Sayın’ın TRT koridorlarında gördüğü sanatçılara bakarak “Mesut Cemil hayatta olsaydı bunlar radyonun yüz metresinden geçemezdi.” Dediğini hatırlatırdı.
Bu sözle kanaldaki seviyenin geldiği noktadan duyduğu üzüntüyü dile getirirdi.
BİR MEDENİYETİN SON ŞAHİTLERİNDEN
Memduh Cumhur, yalnızca eski İstanbul’u anlatan bir kültür adamı değildi; o, bizzat o İstanbul’un yaşayan hafızasıydı. Ve o zarif insanların en nadide örneklerinden biriydi.
Memduh Cumhur’un anlattığı dünya artık büyük ölçüde çekildi. Şehir hâlâ yerinde duruyor belki ama ruhunu taşıyan insanlar azaldı.
Çünkü İstanbul’u İstanbul yapan şey yalnız binaları caddeleri sokakları değil gerçek İstanbullulardı. Onlar aklı selim zevki selim kalbi selim insanlardı.
Memduh Cumhur işte o dünyanın son tanıkları arasındaydı.
Onu dinlerken insanın içine garip bir hüzün çöküyordu. Çünkü bir medeniyetin inceliklerini kaybettiğimizi bütün açıklığıyla anlatıyordu.
Ne acıdır ki şimdi bize kaybettiklerimizi anlatan bu güzel adamı da yıllar önce kaybettik.
Aziz ruhu şad olsun.
-
Betül demir 8 saat önce Şikayet EtNe güzel yazı. İstanbul'u şikayet etmeyin kısımından çok etkilendim.Beğen
-
Mehmet vural 9 saat önce Şikayet EtDeğerlerimizi anma noktasında vefa gösteren mahmut Bıyıklı beye teşekkür ederizBeğen
-
Haberci 10 saat önce Şikayet EtAllah rahmet eylesin .Beğen
-
AĞACAN 10 saat önce Şikayet EtAmin amin amin Sayın Hocam. Emeğinize sağılıkBeğen