Mehmet Ali Bal
Mehmet Ali Bal
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Stratejide Zaman Unsuru- Fay Hatlarında Savaş ve Antlaşma

GİRİŞ 19.01.2026 GÜNCELLEME 19.01.2026 YAZARLAR

Stratejinin en önemli maddi olmayan unsuru/ veya vektörü zamandır. Bu maddi olmayan hatta kendiliğinden bir kuvvet ifade etmeyen zaman unsuru kendi dışındaki unsurları anlamsızlaştırabilir. Özellikle bir büyük varoluş savaşı verecek milletler için küçük gecikmeler veya ön almalar irade edilen sonucu değiştirebilir,  bozabilir veya sakatlayabilir. O yüzden, bir mücadele için adım atmadan önce üzerinde bulunduğumuz zemininin iyi etüt edilmesinde, değişkenlerin dinamik bir şekilde tespit edilmesinde yarar vardır. Zaman bu zeminin yaratılış boyutudur; zaman olmazsa maddi zafer de olmaz, ve zamanın bu tesiri değiştirilemez, iptal edilemez. Zamansızlık eşyanın da (Olayların, olguların, beşeri ve maddi imkanların, vb) ölümünün adıdır.
 
Eşyanın hakikatine uygun davranan büyük ve küçük bütün güçler zamanın doğasıyla tezat teşkil etmeyecek adımlar atarlar.  Zaman bazen mahir bir cambazın üzerinde durduğu ip kadar incelir. Bazen son nefesini veren bir ceylanın kalbi ölçüsünde daralır. Bazen de bir okyanusun bereketli derinlikleri gibi genişler. Zamanın her değişiminde ortama uygun adımlar atmak, doğru tercihlerde bulunmak gerekmektedir. Ancak, şunu iyi bilmek gerekir ki, hiçbir zaman kesiti mutlak bir istikrar barındırmadığı genel hükmünün yanında bazı zaman kesitleri daha da istikrarsız, oynak ve hareketli fay hatları üzerinde olabilirler.
 
SURİYE’DE GELİŞEN OLAYLAR

Halihazırda Suriye Geçici Hükümetinin bizzat kendi güçleri ile hukuki ve idari kanadı altındaki dağınık güçlerin Halep'in üç büyük mahallesinde yürüttükleri askeri operasyonlar neticesinde bölgedeki PYD/ YPG unsurları Fırat'ın doğusuna tahliye edilmişlerdir. Askeri bölge ilan edilen mahallelerdeki bazı kabul edilemez olaylar da uluslararası basın kuruluşlarınca servis edilmiştir. Ancak, bunlar şimdilik anlamlı tepkilerle karşılaşmamıştır. Şam Geçici Hükümet Güçleri de bu kez Kuzey Suriye’nin Fırat nehrinden önceki daha doğuda bulunan yerleşim birilerini boşaltmak üzere harekete geçmişlerdir.  ABD'nin İsrail'in güvenliğinin sağlanması karşılığında yapılan bir anlaşma neticesi önceki ve şimdiki müttefiki DSG PYD YPG güçlerine Eski düşmanı ve yeni müttefiki HTŞ bileşenlerinden oluşan Şam Yönetimine entegre olmalarını,  karşı saldırılar yapmamalarını istemiştir. Dostluk ve düşmanlık hasımlık ve müttefiklik ilişkilerinin üst üste gelmeleri gibi hasımlık ve müttefiklik periyotlarının kısa oluşları da dikkat çekicidir.
 
Suriye'nin Kuzeyindeki olaylara bakıldığında bir çoğumuz durumu Türkiye'nin lehine görmekteyiz.  Bunun dayandığı gerçeklik zemini de az bir şey değildir.  Fırat’ın batısında Geçici Şam Yönetimi ve bizim de desteklediğimiz paramiliter unsurlar hakim olmuşlardır. Bu bölgeden başka bölgelere bir göç hareketi de başlamış durumdadır. Şam Güçlerinin DSG'nin hakim olduğu başka bölgelere de saldırılarda bulunacağı değerlendirilmekteydi. 
 
Ancak, Fırat’ın batısı için onay veren Amerika’nın Fırat’ın doğusu için benzer bir onay verip/ vermeyeceği bir kesinlik taşımamaktaydı.
 
Olayın başka boyutları olsa da benim muhayyilemde güç terazisi metaforu vardır. Bu terazinin ucunu Amerika tutmaktadır. Terazinin bir kefesinde  DSG ve diğer kefesinde ise Şam’a bağlı dağınık bir gruplar birliği vardır. Amerika bunlardan herhangi bir güç dengeleri değiştirecek şekilde ilerler ise Amerika diğer kefeye ağırlığını koymaktadır. Bu senaryo bugüne kadar çok tekrarlanmıştır, ama önümüzdeki günlerde daha çok tekrarlanacaktır. Amerika bugünkü politikaları gereği Şara Hükümetinin kefesine küçük bir ağırlık koymuştur. Belki ileride bu terazinin kefelerine Türkiye ve İsrail; Türkiye ve vekil Arap ülkeleri güçleri; İsrail ve Vekil Arap ülkeleri güçleri; vs konulacaktır. Amerika bu yöntemle bölgedeki az sayıdaki askeri gücüyle ters orantılı olarak daha büyük bir güç üretecektir. Bu gücün hammaddesi ise bölgede birbirlerine karşı savaşan güçler olacaktır.
 
Suriye'deki gelişmelere paralel olarak, Türkiye'de yürüyen “süreç” ve buna ilişkin yapılacaklar listesinin “Suriye’deki durum netleşene kadar” askıya alındığı beyan edilmiştir. Bu askıya alınma sürecinin sonuçları üzerinde düşünmeye değerdir.
 
Suriye’de Amerika açısından ne değişmiş olabilir? Zira, Amerika lojistiğini kendi sağladığı bir güce (DSG için ABD kongresinden 2026 bütçesi onaylandı) daha geriye çekilmesini önermektedir.
 
Suriye Savaşının ilk yıllarında Kuzey Suriye ile ilgili farklı planların konuşulduğu başına yansımıştı. O yılların genel havasını ve ortamını tanımlamaya çalışırsak  farklı bir denge ve şartlar bütünü ile karşılaşırız. Suriye Savaşının çıkış nedenleri üzerine nadir, resmî ve açık bilgilerden biri Fransız Dış İstihbarat Servisi Başkanının Fransız Senatosunda yaptığı açıklamadır. Bu açıklamasında Başkan o dönemde (2010 gibi) Amerika’nın Esad’a Katar gazının Suriye üzerinden Akdeniz’e bir boru hattıyla transferini önerdiğini, Esad’ın bunu büyük müttefiki Rusya’ya sorduğunu, Rusya’nın olumsuz cevabı üzerine de Amerika’ya hayır dediğini, bu cevabın hemen akabinde de Suriye’de iç savaşa evrilecek bir iç karışıklığın çıktığını vurgulamaktadır. Bu o dönemin büyük bölgesel konjonktürüne de çok uygundur. Zira Katar gazının Akdeniz’e çıkarılmasından sonra en büyük alıcısının Avrupa olacağı aşikardır. Halbuki o dönemde Avrupa’ya doğal gaz satma tekeli büyük oranda Rusya’nın elimdedir. Özellikle Kuzey ve Güney boru hatlarıyla Rusya ve Avrupa ülkeleri büyük ölçüde entegre olmuş durumdadırlar. Rusya bu tekelinin kırılmasını istememektedir.
 
Bu durum, Kuzey Suriye hattının bir bütün olarak Amerikalıların eline geçmesinin engellenmesini ön plana çıkarmıştır. Bu nedenle, dönemin Rus stratejisinin de olumlamasıyla Türkiye Kuzey Suriye’de belirli bir derinliğe kadar inme hakkını elde etmiştir. Bunu yaparken hava savunma kalkanımız olmamasına karşın Rus ve Amerikan saldırısı olmamıştır. Bu tür bir saldırı bildiğiniz gibi İdlip çevresindeki gözleme noktalarından birine Rusya tarafından yapılmış, ciddi sayıda şehit verilmiştir.
 

BUGÜN DEĞİŞEN DENGELER

Ancak, geçen 15 yıl içerisinde büyük küresel ve bölgesel değişimler yaşanmıştır. Mesela Çin artık bir kutup ülkesi ve challenger (Meydan okuyan) bir güç olarak ortaya çıkmış, Rusya Suriye'den çekilmiş, birçok Avrupa ülkesi Rusya’dan doğalgaz alımlarını  ciddi azaltmışlar ve bir doğalgaz ihracatçısı olarak ortaya çıkan  Amerika’dan LGN tedarik etmeye başlamışlardır. Hatta Türkiye bile daha hesaplı Rus gazı yerine Amerika’dan büyük oranda (Amerika’nın küresel LNG ihracatının % 12,7’sine tekabül etmektedir) LNG ithaline karar vermiştir. Buna yönelik en son ABD ziyaretinde 45 milyar dolarlık uzun vadeli doğalgaz tedarik anlaşması imzalanmıştır.
 
Önümüzdeki süreçte Doğu Akdeniz hidrokarbon yataklarından da yararlanacak olan büyük Amerikan enerji şirketleri yeni bir enerji denkleminin kurulmasını sağlayacaklardır.  Muhtemelen bunu yaparken de enerji şirketleri ABD ordusunun korumasında ilerleyeceklerdir. Bunun emarelerini şimdiden görmekteyiz, özellikle Yunanistan’da Amerika’nın askeri yığınağı Doğu Akdeniz gazının çıkarılması, işletilmesi, depolanması ve ihraç edilmesi Amerikan ordusu ve donanmasının himayesinde olacaktır. Amerika'nın Doğu ve Orta Avrupa'daki Ülkelere konuşlandırdığı savunma füze sistemleri güneye indikçe Doğu Akdeniz güvenliği ile de ilişkilendirilmektedir.
 
Dolayısıyla bugün artık Avrupa ve periferisi için asıl gaz tedarikçisi  ABD olacaktır.. Dolayısıyla dün Suriye’den Akdeniz’e bir doğalgaz boru hattı isteyen ABD bugün artık bunu istememektedir. Avrupa için ABD’nin ana politikası ne Rus ne de Katar gazı, ille de Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazıdır.
 
Bir diğer zorunluluk ABD dış borçlarının aşırı yükselmiş ve üretim gücünün de Çin’in gerisinde kalmış olmasından dolayı Trump (Deli Dumrul) eliyle parası olan ülkelerden  (Körfez ülkeleri ve Arabistan) finansman, hammadde kaynağı olan Kanada ve Venezuela gibi ülkelerden ise toprak talebinde (Aslında böyle nazik bir talep şeklinde olmuyor tabi ki) bulunmaktadır. Bunun icrasında herhangi bir ahlaki ve hukuki sınır bulunmamaktadır. Gerekirse egemen bir devletin başkentine girip o devletin devlet başkanını kaçırabilmektedir. Ya da egemen bir devletin tamamını isteyebilmektedir (Kanada’nın tamamını, Meksika’nın bir bölümünü, Grönland adasını). Bunu yaparken dünyadaki bütün diplomatik teamülleri alt üst ederek başka devletleri (Çin ve Rusya’yı) düşman olarak lanse edebilmektedir.
 
Bu bölüme dair kısa bir özet yapalım. Birincisi; ABD politikaları artık bir okyanus gemisinin rotası gibi değildir; “bir dönem denizlerin faytoncusu denilen küçük İngiliz korsan gemilerinin rotası gibidir. Tıpkı Roma’lı Sezar gibi Trump da küresel denizler ve karalarda paranın izini sürmektedir. ABD Politikaları artık anlık değişebilmektedir. İkincisi; içinde yaşadığımız dünya ve hatta daha özelinde bölgemiz de çok değişkendir. Birinci dünya savaşından sonra İngilizlerin ağırlıklı olarak çiziminde etkili oldukları sınırların içinde yalayan farklı entiteler, topluluklar, vb yavaş yavaş açığa çıkmaktadırlar. Diğer yandan, ortaya çıkmış olan devletlerin birbirlerine karşı travmalarla dolu bir bakış açıları olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu fay hatları üzerinde sağlam politikalar inşa etmek kolay değildir.
 
Bugünkü şartlarda Irak ve Suriye’deki savaşlardan ve iklim değişikliğinden dolayı aşağıdan yukarıya bir nüfus hareketi söz konusudur. Bu itibarla Türkiye’nin alt kuşağında yer alan bölgeler aşağıdan yukarıya yönelecek göçlerin tampon ve geçiş bölgesidir. Ancak bu bölgelerde yaşayan topluluklara güvenli yaşam ve milli üretim altyapımızla da bütünleşebilen ekonomik anklav’lar (Enclave)  oluşmasına yardımcı olabilirsek bu bir anlamda Kuzeyden Güneye pozitif entegre yaşam alanları oluşmasına imkan verebilir. 
 
Bilvesile şunu ifade edeyim ki, Türkiye’nin yakın ve orta vadeli çıkarı bölgesel barışın ve ekonomik entegrasyonun ivedilikle tesis edilmesindedir. Eğer bir Suriye ve bölge stratejisi var ise bu stratejinin zaman unsurunun bizim açımızdan gerektirdiği şey ivedilikle barış ve bölgesel entegrasyondur. Zaman geçtikçe bu iki alanda bizim açımızdan olumlu gelişmeler zora girmektedir.
 
“Suriye’de Kürtler- Siyasal Hareketler- Terörle İmtihan; Ortadoğu Yay. ” kitabının yazarı İbrahim Aydın’ın ifadesiyle (kritikbakis.com sitesi; 17 Ocak 2026) “Bölgede böl ve yönet” kavramı karşısına “”Birleştirerek yönet” kavramını merkeze alabilmeliyiz. Zira Türkiye içindeki nüfus kompozisyonundan tutun bölgesel nüfus nüfus kompozisyonuna kadar birçok etken bizi birleştirici olmaya yöneltmektedir. Birleştirici olmaya yönelten diğer etkenler ise Türkiye’nin eksik de olsa bölge ülkelerine nazaran kapitalist üretim altyapısının biraz da gelişmiş olması, yine arızalı/ veya eksik yönlerine rağmen bir kurumlar ülkesi olmamız (Şirketler, fabrikalar, üniversiteler, STK’lar, vb) ve geliştirilebilir nüfus potansiyeline sahip olmamızdır. Bunu yapma gerekçelerinden diğer önemli olanı ise eğer aksini yaparsak bölgenin tamamen yönetilemez bir kargaşa, sefalet, savaş ve çok parçalı kanserli bir habitata dönüşme riskidir. Bu riski ciddiye alalım.
 
GÜNCEL GELİŞMELER KALICI OLACAK MI?
 
Nihayet bugün ABD Büyükelçisi  Thomas Barrack'ın coşkulu sosyal medya mesajıyla selamladığı Şara- Mazlum Abdi antlaşmasının imzaladığı açıklanmıştır. Aslında,  antlaşma diyoruz ama, bu SDG'nin Suriye Savaşının başından beri sağladığı tüm kazanımlarının Şam Hükümetine teslimi ve entegrasyonudur.
 
Gerek Amerika’nın gerekse benzeri büyük güçlerin politikaları gerekse bölgesel toplulukların durumları istikrarlı bir gelecek vaad etmekten uzaktır. İki yıl sonra Amerika bambaşka bir politika benimseyebilir. Bu açıdan Amerika’ya tam teslimiyet ile alternatifsiz hareket etmek her millet ve topluluk için felaket getirebilir.
 
Bunu 1970 yıllardan itibaren Molla Mustafa Barzani ve bağlıları acı bir şekilde yaşamışlardır. Kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum. İran ve Irak arasındaki Şattül Arap Sorunu iki ülkeyi savaşa sürüklemiştir. Şattül Arap Fırat ve Dicle nehirlerin birleştiği yerden denize döküldüğü yere kadar uzanan 192 kmlik kesimdir. Bunun bir önemi de gemilerin nehir içine 30 km kadar girebilmeleridir. İki ülke arasında sorun büyümüş,  Irak İran içindeki Arap asıllı nüfusu Iran ise kuzeydeki Kürt nüfusu  kullanmıştır. O dönem Şah ve İsrail ve Amerika arasında güçlü bir ittifak bağı olduğu için Peşmergeleri Amerikalı ve İsrailli askeri uzmanlar eğitmiştir. Bu arada, ciddi bir lojistik destek de sağlanmıştır. Ancak, çok daha üstün İran Hava Kuvvetlerinin Saddam'ın kara birliklerini bombalaması ve yenilgiye uğratması, Kuzeydeki Kürt isyancıların merkezi Irak yönetimini müşkül duruma sokması Saddam'ın Şattülarap üzerindeki hak iddialarından geri adım atmasını temin etmiştir. 1975'te Cezayir’de düzenlenen OPEC Zirvesinde  Cezayir devlet başkanının da arabuluculuğuyla Şattülarap sorunu Cezayir Antlaşması ile çözülmüştür. Bu sorun çözülünce Irak'taki Kürtler için kötü günler başlamıştır. Molla Mustafa Barzani Amerika'da gittiği bütün kapıların kendisine kapandığını görmüştür. Bunun ardından Saddam'ın askeri harekatı başlamıştır.
 
Bu anekdot vesilesi ile bir kez daha vurgulamak isterim. İslam dünyasında ister devletler isterse özel topluluklar ittifak kuracakları güçleri doğru seçmelidirler. Özellikle kendileri dışındaki dünyayı güç sistematikleri için bir aparat olarak gören güçler tarafından yolda bırakılmak mukadderdir. Bizatihi kendimizin ana muharrik güç olmadığı bir ittifak sistemi güvenli olmayacaktır. 
 
Diğer yandan bir coğrafyada var olan beşeri unsur tıpkı bitki örtüsü gibi o coğrafyanın bir parçasıdır. Kökünden söküp atmak mümkün değildir, tabi ki doğru da değildir. Bu evrensel hakikate aykırı politikalar ve tutumlar yaşattıkları büyük acıların yanında başarılı da olamamışlardır. Bakışlarımızı bir an Ortadoğu’ya çevirirsek, bölgedeki bazı yapısal sıkıntıların hep devam ettiğini, yerleşik nüfusun oyun değiştirici olacak derecede farklılık göstermediğini görürüz. Bizim bölgemizde de benzeri bir durum caridir.
 
ABD'nin tutumu açısından bakarsak T. Barrack’ın “Hazar’dan Akdeniz’e refah bölgesi” retoriğine rağmen bu refah ve barışın herkesi kapsamayacağı anlaşılmaktadır. Zira, ABD bir büyük güç olarak bölgedeki Toplulukları Amerikan politika araçlarından bir tür olarak görmektedir. ABD’nin bölgedeki şu veya bu devlete ya da entiteye bakışı insani temelli değildir. Anlık ABD politikalarına ne denli uyum sağladıklarıyla doğru orantılı bir ilgiye mazhar olmaktadırlar.
 
Bundan dolayıdır ki, bölgesel aktörlerin harici dinamikler ve vektörler ile değil, kendi iç dinamikleri ile karar vermeleri, bağımsız düşünmeleri, başka güçlerin politikaları değil kendi iç politikaları gereği hareket etmeleri son derece önemlidir.
 
Ülkemizde de maalesef son yıllarda herhangi bir dış gücün müdahalesiyle oluşacak durumlara göre politika belirlemek adeti genelleşmiştir.  Bu son derece yanlıştır. Zira büyük güçler sadece politik, askeri ve ekonomik çıkar güdüsüyle bakarken bölgedeki topluluklar ile bizim duygusal ve akrabalık bağlarımız da vardır. Bu bağların bir travmaya maruz kalması tamir ve ıslah edemeyeceğimiz derecede yıkımlara neden olabilir. Kısa vadeli  askeri, siyasi, ekonomik çıkarlar için büyük travmalara neden olmamak gerekir. Zira bölgesel ilişkiler bizden izole edilmiş kesitler değildir. Devamlı bir sosyal ve insani bünyede ciddi etkiler yapan ilişkilerdir. İşte tam bu noktada başlığı hatırlatmak istiyorum, stratejide zaman unsurunun önemi. Özellikle bölge insanı ile kurduğumuz ilişkide sosyal ve bütünleşme yönü daha önemlidir. Zira, bölgeyi bir arada tutacak, diğerlerine göre güçlü kapitalist üretim altyapısı ile kalkındıracak, iç çatışmalarda hakem rolü oynayacak güç Türkiye’dir. Gerçi ABD'nin oyun kuruculuğunda gelinen son aşamaya Turkiye ve İsrail gibi bölgesel güçleri ABD'nin ardında hızlanmaktadır.
 
Ayrıca bölge insanının bir kısmının büyük parçası Türkiye içindedir. Türkiye’nin bölgedeki siyaseti ve operasyonları bölge ile sadece güç ilişkisi olan başka bir gücün ilişkisinden farklıdır, farklı olmalıdır. Bütünleşme, sosyal birliktelik, ekonomik entegrasyon ve ileriki zamanlarda oluşabilecek siyasi bütünleşme için bölgedeki bütünleştirici hamleleri şimdi yapmalıyız. Bölge insanını ve insanımızı ayrıştıracak söylemlerden, tutumlardan şimdi kaçınmalıyız. Toplumsal düzeni sağlama, mağdurlara destek olma, insan haklarını kamilen koruma gibi konularda şimdi harekete geçmeliyiz. Zira stratejik zamanın en inceldiği yer burasıdır.
 
Değişim gösterecek durumlardan bir diğeri de bölgedeki farklı toplumsal grupların zamanla farklı konumlarda olacaklarıdır. Şöyle ki, bölücü terör örgütlerinden dolayı özellikle de bölücü yapıların propagandasından fazla etkilenen bölgedeki Kürt kökenli insanımızla aramızda zaman zaman duygusal bariyerler girebilmektedir. Ancak, yarınlarda başka sosyal gruplar, örneğin Arap asıllı güçler nasıl davranacaktır? Aşağıdan yukarıya hareket eden nüfus kitleleri ve Suriye’de finansman sağlayan Arap güçleri bugünkü kadar Suriye’yi bize terk edecekler midir?. Eski Suriye’de Cemal Paşa'nın astırdığı Arap milliyetçilerinin idam tarihlerinin milli bayram olduğunu unutmamak gerekir. Henüz Ortadoğudaki Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve İran’ın uyumlu bir dengede oturmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Vakıa zaman zaman bu ülkeler arasında ittifaklar oluşuyor gibi görünse de hem ittifakların hem de gerilimlerin sebepleri arasında dış güçler olduğundan bu ittifakların sahici etkileri konusunda şüpheler bulunmaktadır. Bu noktada, söz konusu güçlerden herhangi birinin kendinden ve kendi iç dinamikleriyle bir ittifak kurmaya girişmesi önem taşımaktadır. Bu güç niye Türkiye olmasın? Ve yeni bağımsız bir bir oyun kurmak niye şimdi olmasın? Ve birleştire birleştire büyüterek yönetmek imkanını niye kullanmayalım?
 
Bu duygusal cümlelerin işaret ettiği gerçek stratejinin zaman unsurunu ihmal etmemektir. Zira zaman geçtikçe yeni travmalar oluşmaktadır. Bu travmalar nedeniyle uzun vadede oluşacak ittifakların önü kesilmektedir. Türkiye için açmaz şudur ki, Amerika bölerek yönetirken Türkiye’nin birleştirerek yönetmek durumundadır. Bölgedeki unsurlar Amerika için yabancı iken Türkiye için yakın, dost ve akraba topluluklardır.  Bundan dolayıdır ki, travma oluşturacak tutumların oluşmasını engelleyecek bir stratejik ön alma önem taşımaktadır.
 
Diğer vurgulanacak konu ise tüm Ortadoğu'da olduğu gibi Suriye’nin kuzeyinde de olayların istikrarlı bir kalıcılık özelliği taşımadığıdır. Özellikle Suriye iç savaşı nedeniyle bölgede ciddi bir hareketlilik oluşmuştur. Yerleşik nüfusun bir kısmı başka ülkelere giderken, yerlerine başka bölgelerden nüfus taşınmıştır. Ayrıca karma bir kompozisyon olmasından dolayı da beşeri fay hattı olarak görmek mümkündür. Dolayısıyla bu strateji oyununun birden fazla tekrarlanma olasılığı yüksektir. Son Entegrasyon Anlaşmasının nihai kurucu anlaşma olup olmayacağını zaman gösterecektir.
 
Her aşamada stratejik önceliği kazanmak gereği vardır. Bu da ana siyaset merkezimizin esaslı kurgulanmasını, karar vericilerin ve saha uygulayıcılarının uzun dönemli bir mücadele için eğitimli ve donanımlı olmalarını ayrıca savaş dahil icra edilecek politik uygulamalar için dolgun bir hazinemizin olmasını gerekli kılmaktadır. Bugün gördüğümüz gibi üstün silah gücünü oluşturan odak, barış yaptıran odaktır.
 

SURİYE’DEKİ KOMŞUMUZ İSRAİL

Suriye konusunda kalıcı olmayacak diğer bir husus ise bugün devlet aklımızın unuttuğu İsrail’in pozisyonudur. (Ayrıca Bugün Kuzeyde yaşadığımız olayların İsrail ile bir şekilde ilişkisi bulunmaktadır.) İsrail Güneyde kendi askeri ve su güvenliği  açısından kritik Şeyh Dağını ve Golan Düzlüklerini fiilen işgal etmiş durumdadır. Ayrıca, Şam Hükümetinden önemli tavizler koparmaya devam etmektedir. Bölgedeki güvenliği açısından tampon bölge işlevini görecek olan Dürzi toplumunun yaşadığı şehirleri ve köyleri de güvence altına almış bulunmaktadır. En son Paris’te yapılan görüşmelerde İsrail istediğini almış görünmektedir. Amerika İsrail ile Şam Geçici Hükümeti arasındaki görüşmeleri kendi tekelinde organize etmektedir.  Bu da İsrail açısından son derece konforlu bir alan yaratmaktadır.
 
Halihazırda Suriye’deki güç dengeleri ve çatışmalar son aşamaya gelmiş gibi görünse de yukarıda da ifade ettiğim gibi bu nihai aşama değildir. Sadece yaşanacak aşamalardan bir tanesidir. Gerek bölgesel gerekse küresel bazı gelişmeler bir anda Suriye’deki durumu etkileyebilir. Bu bağlamda, Amerika ve İsrail’in İran planı meçhulümüzdür. Bizim Suriye’nin güneyde hangi noktaya  kadar inmemizinin İsrail veya bazı Arap ülkelerinde doğuracağı reaksiyonu önceden ölçmek mümkün değildir. Şimdilik ince bir çizgide denge korunmaya çalışılmaktadır.
 
Ancak, bizde doğal olarak ve askeri siyasi stratejinin gereği, Şam’a inmek zorundadır. Hatta güneyin son sınır haddine kadar ilerlemek zorundadır. İsrail ise Türkiye’nin paramiliter destek unsurlarıyla bile olsa Suriye’nin aşağısına inmesine olumsuz bakmaktadır. Hatta önceden belirlenen lojistik merkezlerini bombaladığını biliyoruz.
 
Bu durumun aksi yönünde İsrail de kuzeye çıkmak istemektedir. Ancak, tahminim odur ki, İsrail malul olduğu yetersiz nüfustan dolayı istediği coğrafyaya kara askeriyle ayak basabilecek durumda değildir. Diğer yandan, ilk önce Suriye’nin güneyinde muhkem mevkiler kazanmakta, baskısını ise doğrudan Şam Geçici Hükümeti üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Şam merkezinde Türkiye ve İsrail baskısının ve Suriye topraklarındaki hassas komşuluğun bir süre sonra çatışmaya dönüşmesi öngörülebilir bir durumdur. Zira güneydeki su kaynaklarını kontrol ettikten ve bölgesel tahkikatını iyice berkittikten sonra İsrail’in daha yukarıdaki Fırat ve Dicle sularını kontrol etmek isteyeceği sır değildir. Ancak, bunun realizasyon tarzının nasıl olacağını farklı senaryolarda tahayyül edebiliriz. Ama, bu coğrafyada önünde sonunda İsrail  ile çatışma kaçınılmaz olabilir. Buna hazır olmak gerekir.
 
Mukadder çatışma zamanına kadar İsrail’e stratejik zaman ve alan daraltması uygulamamız gerekir. Stratejik olarak zaman unsurunu bizim yönetmemiz gerekir.  Suriye'nin kuzeyindeki olayların ve çatışmaların yarattığı gürültünün güneydeki İsrail saldırılarının, işgallerinin ve İsrail’e verilen ontolojik tavizlerin yarattığı gürültüden daha fazla olması aleyhimize bir durumdur. 
 
Onca lehimize gelişme varken bu İsrail başlığı nereden çıktı denilebilir. Ancak, asıl büyük av ve nihai hedef İsrail için Türkiye ve bizim için ise İsrail'dir. Zamanla gerçekler ortaya çıkacaktır.
 
Allah (cc) yar ve yardımcımız olsun. Basir, Alim, Hakem isimlerinin tecellilerine mazhar etsin inşallah.

Mehmet Ali BAL

YORUMLAR 4
  • YAVUZ SELİM 49 dakika önce Şikayet Et
    Hocam, Hakan Fidan Eylül ayında Arap ülkelerinde hala Türkler geliyor düşüncesi var gibi bir ifade kullandı. Türkiye'nin Suriye Arap Cumhuriyetine bütünleştirici şekilde bakması zamanla bu düşünceleri ortadan kaldırır mı ve Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan askeri işbirliği haberleri çok büyük heyecan oluşturdu. Bunun gerçekleşme ihtimali sizce nedir? Asıl büyük av böylece avlanabilir mi?
    Cevapla
  • Cihan 1 saat önce Şikayet Et
    Yüreğinize sağlık
    Cevapla
  • Feyzilham 1 saat önce Şikayet Et
    Son 2 paragraf harikaydı. Geleceğin hakikatı özetlenmiş . Elbette o gün karanlık ve aydınlığın son savaşı olacak
    Cevapla
  • okur 3 saat önce Şikayet Et
    çok teşekkürler
    Cevapla