Sumud Filosu, Sumud Devleti
30 Nisan tarihinde İsrail Deniz Kuvvetlerine ait savaş gemileri uluslararası sularda Gazze’ye İsrail’in uyguladığı ablukayı kırmak için giden Sumud Filosuna Yunanistan açıklarında saldırdılar. 21 gemiye saldırarak el koydular, Sumud filosuna ait diğer gemiler ise Yunanistan limanlarına doğru kaçmışlar, bunlardan bir kısmı Yunanistan karasularına girmiştir. İsrailli askerler el koydukları gemilerde bulunan her milletten 175 aktivisti alıkoymuşlar ve Yunanistan makamlarına teslim etmişlerdir. Bu aktivistlerden çeşitli uyruklarda 59 aktivist Dışişleri bakanlığımızın koordinasyonu ve katkısı ile Türkiye’ye getirilmişlerdir.
Bu olaya dair çok ayrıntı içinde okurları boğmak istemem. Sadece Sumud Filosuna dair kısa bilgileri paylaşmak isterim. Sumud Filosu sivil toplum öncülüğünde bir denizcilik girişimidir. Küresel Özgürlük Filosu olarak da bilinen bu filo 2025 yılı ortalarında İsrail’in Gazze Şeridine uyguladığı ablukayı kırmak için harekete geçmiştir. “Sumud” kelimesi “Kararlılık”, “Dayanıklılık” anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Temmuz 2025’te Gazze Savaşı sırasında Özgürlük Filosu Koalisyonu, Gazze’ye Küresel Hareket ve Mağrip Sumud Filosu gibi uluslararası STK’lar tarafından organize edilmiştir. Filo küresel bir özgürlük filosudur. 50'den fazla gemiden oluşan bu filoda 44’ten fazla ülke vatandaşlarından katılımcılar, aktivistler bulunmaktadır.
Bilindiği üzere İsrail, (Hamas’ın ele geçirmesinden sonra) 2007 yılından beri Gazze’ye abluka uygulamaktadır. O tarihten beri bu ablukayı kırmak ve küresel kamuoyunun konuya ilgisini çekmek için çeşitli defalar ablukayı kırma girişimleri olmuştur. Bu girişimlere karşı İsrail her defasında hukuksuzca ve sert müdahalede bulunmuştur. 2010 yılında Mavi Marmara gemisinde katil İsrail askerleri tarafından şehit edilen vatandaşlarımız için uzun bir hukuk mücadelesi yürütülmüştür. İsrail’in bu tür uluslararası sivil girişimlere karşı son derece sert ve hukuksuz müdahale ettiği görülmesine rağmen mazlumların yanında olma iradesi geçen gün büyümüştür. Kendi hayatını lüks ve konfor içinde sürdürebilecek bir çok vicdanlı insan bu girişimde yer almıştır. Mesela İrlanda Cumhurbaşkanı Catherine Connolly'nin kız kardeşi Margaret Connolly de Sumud Filosu aktivistlerindendir. Tıpkı 2003 yılında İsrail ordusunun buldozerleri altında can veren Aktivist Rachel Aliene Corrie (1979- 2003) gibi vicdanının sesiyle hareket eden ve bu sesi herkese duyurmak isteyen uluslararası vicdan hareketinin temsilcilerindendir. Bu arada, çok azımız Rachel Corrie’nin nasıl olup da Filistin’e gittiğini bilmeyiz. Kendisi okulunda son sınav öğrencisi iken Refah- Olympia kardeş şehir projesi çerçevesinde Refah’a gider. Orada Uluslararası Dayanışma Hareketi aktivistleriyle tanışır, İsrail’in halka yaptığı zulümlere tanık olur. Vicdanı bu kısa sürede uyanıverir. Zaten vicdan böyledir, hiç beklemediğimiz bir anda uyanıverir.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde İsrail’in yaptığı zulümlere, kıyımlara karşı bir vicdan uyanmasıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Sumud Filosu bu uyanışın güncel sembollerinden, göstergelerinden biridir kuşkusuz. İsrail’in Gazze şeridini devasa bir mezara çevirdiği dönemde özellikle Amerika ve Avrupa’da büyük şehirlerde üniversitelerde, meydanlarda İsrail’i lanetleyen protestolara şahit olmuştuk. Öyle ki bu toplumsal tepki özellikle Amerika’da elit üniversitelerde anlamlı gösterilere dönüşünce bu kurumların rektörleri üzerine büyük baskılar kurulmuştu. Halen bu gösterilerin İspanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde, Amerikanın bazı eyaletlerinde farklı organizasyonlar vesilesiyle yapıldığını görmek mümkündür. Bu durumun da küresel düzeyde vicdanın sesini yükselten STK’ların gün geçtikçe güçlenmesine vesile olduğu açıktır.
Dünyada yükselen vicdanın sesi elbette hepimizi mutlu etmektedir. İsrail’in katliamlarına, insanlık dışı saldırılarına, uluslararası hukuku bir yana bırakalım basit insani değerlere aykırı fiillerine karşı toplumlarda oluşan karşı duruş bize gelecek için ümit vermektedir. Ancak, bütün bunların sadece ümit verme düzeyinde kalmasından endişe duyduğumu ifade etmek isterim. Bu kıymetli inisiyatiflerin bir somut sonuç doğurmasını da sağlamak gerekmektedir.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü adeta tek taraflı savaş ve ağır katliamlara karşı ABD metropollerinde ve seçkin üniversitelerinde gerçekleştirilen protestolar tam bir politik sonuç üretme aşamasına geldiğinde kritik eşiği aşması engellenmiştir. Üniversite rektörlerinin istifaya zorlanmaları, üç elit üniversite rektörünün görevlerini bırakmak zorunda kalışları, açık alanlardaki gösterilerin dejenere ve provoke edilmesi, İsrail ve siyonist saldırgan politikalar karşıtı koalisyonların içine fitne tohumlarının ekilmesi, nihayet bu toplumsal yükselişin somut sonuç doğuracağı aşamada kesilmesi üzerinde ciddiyetle durmak gerekmektedir.
Buna İsrail karşıtı gruplar içindeki bireylerin şu veya bu nedenle takınabilecekleri aşırılık içeren tutumlar protestocular arasında bazen tartışılmıştır. Halbuki bu aşırılıkların birçoğu insanın doğasında olan tepkilerden kaynaklanabilir eylemlerdir. Ama yeni bir toplumsal atmosferin oluşmasını sınırlamıştır. Bu da protestoların tam toplumsallaşmasını engellemiştir. Bu konuyu derinlemesine değerlendirdiğimiz Amerika’da Siyonist Saldırganlık karşıtı protestolarda eylem ve düşünce temelinde yer almış dostlarımız yükselen toplumsal dalganın bizatihi protesto eden gruplar ve Amerika’daki Siyonist odaklar tarafından manipüle edildiğini, kadük bırakıldığını vurgulamışlardır.
Müslüman ülkelerdeki Siyonizm karşıtı protestolar ise ne yazık ki çoğunlukla ya yerel hükümetler tarafından araçsallaştırılmış ya da küresel bir etki yapmayacak kadar sınırlı kalmıştır. Küresel haber ağlarında güçlü etki yapmaları da engellenmiştir (Edward Said’in “Haberlerin Ağında İslam” eserindeki denklemin hala geçerli olduğunu görmek üzücüdür. Dünyanın beş büyük haber Ajansı sıralaması hala aynı, sadece Çin Haber Ajansı denklemde biraz daha ağırlık kazanmış durumda ama sadece bu kadar. Teknik ve mühendislik bölümleri , itibariyle Çin üniversiteleri de artık sıralamanın içindeler. Ama sosyal bilimler bölümleri itibariyle hala Amerika ve Batı ilk sıraları rezerve etmiş durumda. Keza Düşünce Kuruluşlarında da (Think Thank) durum çok değişmemiş).
Yukarıdaki paragrafta sunduğum bilgiler bize şöyle bir yorumu sağlıyor: Henüz Çin ve ABD rekabeti tam anlamıyla Çin ve ABD rekabeti değil. Dikkat edilirse küresel güç çatışmasının bir kısmı da Amerika ve Avrupa arasında gerçekleşmektedir. Dolayısıyla ne yazık ki, Gazze ve Filistin Davasının hakiki sahipleri olması gereken Müslüman ülkeler böylesi bir sorumluluğu taşıyacak durumda bulunmamaktadırlar. Dolayısıyla Gazze üzerindeki savaşta asıl taraf olması gereken devletler taraf değildirler. Küresel çatışmanın ana aktörlerinden birinin taşeronu, uzantısı veya kısmi müttefik olarak vardırlar.
Sumud Filosu gibi küresel vicdanın sesiyle organize olan Sivil Toplum Örgütleri ise vicdanları temiz ve büyük ama somut planda cesametleri küçük, zayıf ve görece etkisiz yapılardır. Onların yarattığı atmosferi kullanacak, yönetecek ve bundan politikalar üretecek ve uygulayacak bir devlet ya da devletler gücü arkalarında olmadığından özverili eylemleri sonuç üretmekte yetersiz kalmaktadır.
Bugüne kadar kazandığımız realist birikim perspektifinden bakarsak sivil toplum kuruluşları alanının da bir güç odağı marifetiyle dizayn edildiğini idrak etmek mümkündür. Bu güç odağı uluslararası ilişkilerde meşru muhatap olması hasebiyle en başta devlettir. Ancak, bazı ülkelerin özel şartlarından dolayı, bir nevi devleti daha güçlü devletler karşısında korumak için gizleyip devlet işlerini özel şirketler üzerinden yaptığını görmek mümkündür. Bunun en esaslı örneği Japonyadır. Meiji Restorasyonundan beri başta Amerika olmak üzere büyük güçlerin kontrol altında tutmak istediği Japonya tıpkı Almanya gibi devlete ait birçok işi, görevi özel şirketlerin üzerine yüklemiştir. Bu durum bugün de böyledir. Bir önceki yazımızda kısmen değinmiştik. Avrupa Sovyet dengesinden dolayı Almanya’nın -en azından Batı Almanya’nın- askeri olmasa da sivil devlet fonksiyonlarını icra etmesine müttefik güçler müsade etmemişlerdir. Ancak, Almanya da uzun süre şirketleri, eğitim kurumları ve STK’ları üzerinden dış politika icra etmiştir. Dolayısıyla ister siyasi güç ister ekonomik ve askeri güç olsun hangisi olursa olsun, ulusal ve uluslararası alandaki sivil toplum kuruluşlarının kendiliklerinden oluşmadığı, arkalarında bu güç odaklarından biri olduğu gerçeğini unutmamamız gerekir.
Özellikle insan hakları gibi siyasi veçhesi olan bir alanda faaliyet gösteren STK’ların böylesi bir desteğe ihtiyaçları vardır. Zira yürütülen faaliyetlerin engelleyici, gerektiğinde cezalandırıcı bir yaptırım gücüne sahip olmaları gerekir.
Ancak, şunu da ifade edelim ki, ideal şartlarda bu tür STK’lar için herhangi bir odağın özellikle de devletin desteği nazik bir meseledir. Zira varoluş felsefeleri gereği bu alanda çalışan STK’lar hareket ve eleştiri serbestliğine sahip olmalıdırlar. Zira STK dediğimizde ilk akla gelen kriter “Non Governmental” yani “hükümet dışı” olmalarıdır. Peki özellikle siyasi ve insan hakları alanında çalışan kuruluşlar gerçekten hükümet dışı kuruluşlar mıdır? Elbette ki değildirler. Etkinlik göstermeleri için bir desteğe de ihtiyaç duymaktadırlar. Ancak, bu destek Bu tür kuruluşların bedenini maddi teşkilat ve ihtiyaçlarını beslemelidir; ama fonksiyonlarına ve karar alma süreçlerine müdahalede bulunmamalıdır. Bunun saf ve ideal anlamda mümkün olmadığını ben de düşünüyorum ancak gelişmiş toplumları ayırt eden de bu değil midir? Toplum içinde ve devlet gücü karşısında STK’lar ideal noktaya yaklaştıkça o toplumlar ve devletler gelişmiş devletler ve toplumlar olarak kabul edilebilir. Unutmayalım ki, dünyaya nizamat vermeden ilk önce kendini eleştirebilen bir güç ideal ve dayanıklı (Sumud) bir güçtür.
Bütün eleştirilere ve eksikliklerine rağmen Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve içtihatları açısından küresel düzen bozulmadan önce ideal düzeye en fazla yaklaşan uluslararası kurum olmuştur. İnsan haklarına dair ciddi ve esaslı bir birikim oluşturmuş, içtihatlar geliştirmiş, kararlarının uygulamalarını denetlemiş, üye ülkeler içerisinde bile yerleşik bir insan hakları teşkilatı oluşturmuştur. Kararların yaptırım gücü ise tarihte az görülür bir seviyeye çıkmıştır. En önemli baskı enstrümanı insan hakları kararlarının bir ülkenin kredi sağlama imkanları üzerindeki somut ve fiili etkisidir. Bunun dışında üye ülkelerin toplumları nezdinde bir tür sosyalizasyon süreci de yaratmıştır. Ancak, bu durumun bugün aynı düzende devam ettiğini söylemek artık mümkün değildir. Küresel savaşın başladığı dönemden itibaren bu tür uluslararası kuruluşların etkileri azalmıştır. Dolayısıyla Uluslararası Sumud Özgürlük Filosu benzeri oluşumların da etki sahası aşırı bir şekilde daralmıştır.
Yaptırım ve düzenleme etkisi bakımından İnsan Hakları Kuruluşları ve koalisyonları devletlerin yerini alamazlar. Devletler savaş nizamına geçtiklerinde onları durdurmak için bir başka gücün savaş nizamında bir etkide bulunması gerekir.
İsrail’i kuruluşundan bu yana bir nizami devlet olarak görmek mümkün değildir. Başka milletlerin yaşadığı bir coğrafyaya dünyanın dört bir yanından göç sürüleriyle gelmek; bir sabah ansızın insanları evlerinden ve arazilerinden çıkarmak; mallarını yağmalamak, yakınlarını katletmek; hak etmediği topraklar üzerinde mülkiyet oluşturmak ilk çağlarda bile bu şekilde görülür bir şey değildi. Olsa olsa topluluklar yabancı bir işgalci gücün yönetimi altına girmekteydiler. İsrail ise girdiği coğrafyadaki insanları evlerinden ve yurtlarından sürüp çıkartmış, coğrafyayı değiştirmiş, başka bir haritaya dönüştürmüştür.
El’an bugün de böyle yapmaktadır. Bunları yaparken hiçbir evrensel hukuk, hak, adalet ve vicdan değeri taşımamaktadır. Böylesi bir haydut organizasyona karşı olağan yollar ve imkanlarla hele hele soft power olarak sivil kuruluşlarla mücadele etmek ve sonucunda başarı elde etmek imkanı yoktur. İsrail tarihin ilk meskun mahal savaşlarından biri olarak, katliamların ve zulümlerin zirveye çıktığı bir süreç sonucunda kurulmuştur. Bugün de sokak sokak, hane hane, karış karış savaş vermedikçe bu topraklardan çıkarılamayacaktır.
Ortadoğu için geçerli olan şu hüküm İsrail için daha fazla geçerlidir: “Ortadoğu’ya hakim olanlar hep büyük güçlerdir.” Yani dünyaya hakim olmadan Ortadoğu’ya hakim olmak mümkün değildir. Yahudilerin bugün dünya üzerindeki özel konumlarından dolayı bu hüküm çok daha fazla geçerlidir. Burada özellikle siyonist Yahudilerin vurgulandığını belirtmek isterim. Vakıa biraz bölgenin tarihine gidecek olursak ilginç rastlantılarla karşılaşmak mümkün olacaktır. Şöyle ki, bölgeye yahudi kafileler ve Filistinlilerin atalarının geliş tarihi örtüşmektedir. Tarihçiler özellikle MÖ 1250’li yıllara işaret etmektedirler. O tarihlerde bölge çok büyük bir savaş sürecine ve tarihin en önemli Barış antlaşmalarından birine tanıklık etmiştir. Mısır Firavunu 2. Ramses ile Hitit İmparatorluğu kralı 3. Hattuşili arasında MÖ 1259 (tarihçiler MÖ 1269- MÖ 1259 aralığını ihtiyaten vermektedirler) yılında Kadeş Barış Antlaşması imzalandı. Aslında öncesinde büyük savaşlar bulunan bu Barış antlaşması tam bir barış getirmedi. Mısır Firavunu ve Hitit Kralı arasında bir dostluk ve barış havası oluşturdu. Ancak, bölgede başka güç unsurları arasında savaşlar belli ölçekte devam etti. Zaten her iki devlet kendi içlerinde sorunlu yapıya sahiptiler, iktidar kavgaları yaşanmaktaydı. Buna ilaveten Hitit İmparatorluğu Asurlular’ın baskısını hissetmeye başlamıştı.
Anlaşılan şu ki iki büyük güç arasındaki çekişme ara bölgede yaşayan yerel devletlere, krallıklara ve bu arada yahudilere de bir hayat alanı açmış olmalıdır (Bugün de Amerika Çin rekabeti ve gerilimi İsrail’in saldırganlığının önünü açmış görünmektedir) . Nitekim Kudüs MÖ 1050 yılında Kral Davut tarafından İsrail devletinin başkenti yapılmıştır. Şehre aynı zamanda bir de tapınak inşa edilmiştir. Ancak, MÖ 587 tarihinde Babil Kralı Nebukadnezar tarafından Kudüs yıkılmış ve Yahudi halkı da Babil’e sürgün edilmiştir. Bu sürgün vesilesiyle Tevrat hukuku ve kültürü Irak yorumu kazanacaktır.
Bu sürgün MÖ 538 yılında Pers İmparatoru Büyük Kiros’un Babil’i fethetmesi ve Yahudi sürgününe son vermesiyle biter. Büyük Kiros Yahudilere Kudüs’e dönme, Mabetlerini yeniden inşa etme ve dinlerini yaşama hakkı tanır. Bu yüzden Yahudilerce Pers İmparatoru Büyük Kiros kendilerine dinlerini yaşama hakkı tanıyan, özgürlük ve toleransın hükümdarı olarak tanınır ve saygı duyulur. (Bugün şahit olduğumuz İran şehirlerinin bombalanması ile ne kadar da tezat bir hadise değil mi?) İki büyük Ortadoğu krallığının politikaları Yahudilerin yaşamlarını ne kadar da çok etkilemiştir!
Yahudilerin ikinci büyük sürgünü ve yıkımı ise MS 70 yılında yaşanmıştır. İsyan eden yahudileri bastırmakla Roma İmparatoru Vespasianus oğlu Titus’u görevlendirmiştir. Titus dört lejyon ile Kudüsü kuşatmıştır. Aylarca süren bu kuşatmadan sonra Titus surları aşmış, Kudüsü ve Tapınağı yıkmış, Yahudilerin de bir kısmını öldürmüş bir kısmını da sürgüne göndermiştir. Ki buna ilk Diaspora sürgünü denmektedir. Bu sürgünle Yahudiler farklı farklı bölgelere sürgün edilmişlerdir. Bu olay yahudi kültüründe ve inancında derin izler bırakmıştır.
Bu olayda iki büyük küresel gücün Ortadoğu üzerinde çatışması değil, bizatihi bölgedeki yahudi nüfusun Roma’ya karşı isyan etmesi söz konusudur.
Kudüs’ün yahudilerden ziyade Hristiyanlar açısından önemli bir tarihi kesiti de Haçlı Seferleri sonrasında ele geçirilmesi ve Kudüs'te Haçlılar tarafından bir Krallık kurulması sonrasında gelişen olayları kapsamaktadır. Bunun da önemli olduğunu düşündüğüm bazı noktalarını kısaca vurgulayıp geçmek istiyorum. Kudüste kurulan Haçlı krallığı aslında bir koalisyondur. İçinde Avrupalı Haçlı prensleri, Tapınak şövalyeleri, Hospitalier ve Lazarus şövalyeleri gibi Hristiyan askeri ve askeri tarikatlar vardır. Buradaki devletin ordusu ile Eyyubiler ile yaşanan çatışmalar sonucunda Hıttin Savaşında karşılaşırlar. Selahattin Eyyubi komutasındaki İslam ordusu bir koalisyon oluşturmuş Haçlı ordusunu bozguna uğratır. Kudüs'te bulunan muhtelif askeri tarikatların şövalyelerini idam ettirir. Tapınak şövalyeleri önce Akka’ya sonra da Kıbrıs’a Limasol’a giderler, Hospitalier şövalyeleri Rodos’ta, Töton şövalyeleri Prusya’da müstakil yönetim kurmaya teşebbüs edeceklerdir. Selahattin Eyyubi'nin Hıttin Zaferi ve Kudüs'ün geri alınmasının en önemli sonuçlarından biri de bu Hıristiyan askeri tarikatların bölgeden uzaklaştırılmaları olmuştur. Bu Rodos şövalyeleri gibi müstakil yönetim kurdukları yerlerde hala etkinlik göstermeye devam etmelerine imkan verdiyse de Avrupa’da Papa ve özellikle Fransa Kralı ile siyasi ve askeri çatışma yaşamışlardır. Bunun sonucunda bu tarikatlar dağıtılmıştır.
Bu tarikatlar üzerinde niçin durduğumu açıklamak gerekir. Bu tarikatlar bugünün İsrail’i kadar güçlü ve arka planda geniş beşeri destekten mahrum iseler de askeri yöntemler, hatta savaş araç gereçleri geliştirme, Avrupa'daki bazı yönetimleri İslam dünyasına karşı kışkırtma ve yönlendirme konularında etkin oldukları görülmektedir. Mesela Rodos Şövalyeleri Mısır Memlük ordusununun modernizasyonuna katkı sağlamışlardır. Ancak, Kanuni Sultan Süleyman döneminde uzun bir kuşatmadan sonra teslim alınmışlardır. Velhasıl bu askeri tarikatların her biri aslında bugünün küçük bir İsrail nüvesi gibidirler. Nitekim 16. Yüzyıldan itibaren bu geleneği takip edenler artık şövalye değil, askeri Danışmanı olarak Avrupa ordularında görev yapmışlardır.
Şu halde diyebilirim ki, bir kısmını sunmaya çalıştığım bu tarihi kesitte aslında her olayın her tarihi kişiliğin karşılığını bugün görmek mümkündür. İsrail bir haydut devlet ve uluslararası kuralları tanımayan bir devlet olarak dönemin Haçlı ordularının yağma ve tahribatını, Akdeniz’de Rodos Şövalyelerinin icra ettiği deniz korsanlığını ve Müslüman ya da Türk ülkelerin ordularını modernize etme faaliyetlerini daha koordineli bir şekilde devam ettirmektedir. Dünyadaki büyük güçler arasındaki gerilim ve rekabetten fazlasıyla yararlanmaktadır.
İsrail’in hukuk ve insani değerleri çiğneyen saldırılarına karşı durmak için Küresel Sumud Filosu kıymetli bir adım olmakla birlikte etkisiz kalmaktadır. Zira bu sivil inisiyatifin karşısındaki güç elit bir devlet gücüdür. Yine bu gücün bin yıl öncesinin Haçlı Kontluklarının yaptığı gibi Ortadoğu’daki ve periferisindeki Müslüman ve Türk devletleri arasında fitne tohumları ektiği, kısmen bunda da başarılı olduğu görülmektedir.
Bu sunduğumuz çerçevede Türkiye’nin önem ve değeri her geçen gün daha elzem bir keyfiyet kazanmaktadır. Zira Sumud Filosunun başarılı olma şansı, “Sumud Devleti” tarafından desteklenmesi sembolik olmuştur. Siz ne dersiniz saygıdeğer dostlar, Sumud filosu mu Sumud devleti mi?