Normalleşen Savaş ve Komplikasyonları
Savaş toplumların ve milletlerin hayatında olağanüstü ve geçici bir durumdur, öyle olmalıdır. Savaş olağan bir hayat modeli değildir. Her ne kadar askeri alan uzmanları ve tarihçileri barış dönemlerini bir sonraki savaşlar için hazırlık dönemi olarak tanımlamış olsalar da genel kanaat savaşın esas değil istisna olduğudur. Clausewitz’in “Savaş askeri araçlar kullanılarak politikanın devamıdır” dese de bu böyledir. Nitekim Ahmet Cevdet Paşamız Mecelle’nin esaslarında “Eşyada hüsün (Güzellik) esastır” demektedir.
İyi bir gözlemci “Makro ve Mikro alemde” yani hem kainatın umumi işleyişinde hem de insan ve benzer canlılardan her birinin tekil işleyişinde savaşı değil mükemmel uyumu gözlemlemektedir. Bugün büyüklüğünü, içindeki yıldızların ve diğer gök cisimlerinin sayılarını ve hareketlerini ancak yüksek matematik formülleriyle ifade edebildiğimiz adeta sonsuz uzayda eğer bir savaş ve nizamsızlık olsaydı aksaklık olmadan işleyen gök nizamı nasıl sükunet içinde devam edebilirdi? Üstelik gök cisimlerinin hızları ve iç içe geçmiş girift yörüngeleriyle çarpışma ve dağılma ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen. Keza astronomi ve astrofizik gibi mikrobiyolojinin bize sağladığı imkanlarla varlığın ve hayatın merkezine doğru gidersek aynı yüksek uyumu müşahede etmek mümkündür. Bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür.
Maksadım asıl ve umumi olarak eşyada güzelliğin, nizamın ve uyumun esas olduğunu; “eşyada çirkinliğin, düzensizliğin ve uyumsuzluğun tali olduğunu” ifade etmektir. Bundan da maksadım umumi uyumun savaş ve barış gibi temel olgular üzerindeki yansımasını açığa kavuşturmaktır. Bu umumi uyum gereği barış dönemleri, toplumun olağan yapısı ve işleyişi, bireylerin varoluşları ve gelişmelerinde esas olan barıştır; bunların her birinde savaş, çatışma, uyumsuzluk, çirkinlik, vs asla değil fer’e aittir, birincil değil ikincil değerdedir, erdem ve mutluluk değil mutsuzluk vesilesidir.
Bu teorik giriş uzun ve biraz da sıkıcı sayılabilir. Ancak, bu asli güçlü teori alt yapısı sayesinde içinde yaşadığımız olayların alışkanlık perdesini yırtabilir, hakikatin merceğinden esiri olduğumuz önyargıların, bilinçaltı ön kabullerinin farkına varabiliriz. Farkına vardıktan sonra da sağlıklı ve esaslı bir inşa gerçekleştirebiliriz.
Normalleşen Savaş
Bilmem farkında mıyız? Çevremizde ve bölgemizde yaklaşık 40 yıldır savaşlar devam etmektedir. Bu savaşların bir kısmına belirli ölçülerde biz de devlet olarak müdahil olmuş durumdayız. Müdahil olmadığımız savaşlar ise Ukrayna ve İran Savaşları gibi büyük ve özellikle şimdilik bizim ekonomik, ticari, finansal durumumuzu ciddi etkileyen büyük savaşlardır. Suriye Savaşı ise bizi doğrudan etkileyen ve bizim de yüksek kapasite ile dahil olduğumuz bir savaştır. Bu savaş nedeniyle hem maliyemizde ciddi hasarlar oluşmuş hem de savaştan kaynaklanan göçler nedeniyle nüfus kompozisyonumuzda anlamlı ve muhtemelen kalıcı değişiklikler oluşmuştur. Bunların dışında yine Türkiye olarak müdahil olduğumuz Libya, Sudan, Azerbaycan Ermenistan savaşları vardır. Halen güneyimizde ilk başlamış olan Irak Savaşı ve savaştan sonra bizi doğrudan etkileyen savaş göçü ve bölgenin PKK tarafından/ PKK kullanılarak terörize edilmesi ve bizim kapsamlı askeri harekatlarımız gerçekleşmiştir. Halen bölgede önceki gibi olmasa da düşük yoğunluklu faaliyetlerimiz devam etmekte, sayıca azalmış olsa da askeri üslerimiz mevcuttur.
Bu savaşlara Yugoslavya’da yaşanan iç savaş ve Boşnak katliamını da ekleyebiliriz. Bütün bunlara ilaveten yurt içinde yaşadığımız terörle mücadele dönemi, yakın tarihte yaşadığımız müessif hadiseler toplumsal yapımızın zaten geçirgen dokusunu daha da etkilemiştir.
Bu yazının amacı bu savaşlara dair bir envanter yapmak ya da bu savaşlarda benimsenen politik insiyatiflerin doğruluk ve yanlışlığının tartışılması değildir. Zaten bazıları (Ukrayna ve İran Savaşı gibi) bizimle kaynak sebep açısından ilgili değildirler. Yazının amacı öncelikle savaşın normalleşmesine ve bunun farkına varmayışımıza vurgu yapmak ve bu durumun yol açtığı veya açabileceği muhtemel komplikasyonlara işaret etmektir.
Son yıllarda yoğunlaşan bu savaşlar nedeniyle devlet kurumlarının dikkati cari olayların üzerinde yoğunlaşırken yavaş yavaş yetkililerin savaş atmosferine alıştığını gözlemlemek mümkün. Devlet düzeyindeki bu kanıksama ise toplumda hayli yüksek bir oranda yansıma bulmuştur diyebiliriz. Yavaş ısınan bir suyun içine atılmış kurbağa gibi suyun artan öldürücü olabilecek sıcaklığını devlet kurumları ve toplumun önemli bir kısmı hissetmeyebilir.
Ancak, içine atıldığımız su ve suyun ısınması gerçektir. Çevremizde bölgemizde devam eden savaşlar, çatışmalar, gerilimler gerçektir. Ve bunların devlet kurumları, toplum ve bireylere ayrı ayrı etkileri yani tıbbi ifadesiyle komplikasyonları gerçektir. Bu komplikasyonların, semptomların ve savaşların yarattığı sonuçların müstakil bir şekilde proaktif bir perspektif ile tartışılması, mümkün olduğunca sağlıklı çözümler işaret edilmesi yararlı olacaktır. Bu misyonun önemine dair ne söylesek azdır. Zira yazının başında ifade ettiğimiz gibi “Eşyada asıl olmayan savaşın (Çünkü savaş mücerred olarak çirkindir, güzel değildir)” eşyanın olağan ve güzel durumuna ve olguların olağan akışına esaslı ve kalıcı tahribatı olmaması için her türlü tedbir alınmalıdır.
Savaşların Maddi ve Doğrudan Sonuçları Üzerine
Savaşların en önemli özelliği ve etkisi olağan hayat akışını değiştirmeleridir. Savaşlar adata bir yangın gibidirler. Başlar başlamaz öncelikle köklü kurumları, gelenekleri, inançları, olağan hayat zincirlerinin akışlarını, yerleşik emniyet duygularının ve psikolojisinin oluşmasını, vs tahrip ederler. Adeta savaşlar üzerine indiği toplumları başka bir boyutta yaşamaya icbar ederler.
Savaş esası itibarıyla bir kaba güç çatışmasıdır. Dolayısıyla savaş yoğunlaştığı merkezden çepere doğru azalan ölçülerde kaba güç hakimiyetini meşru ve dayanılmaz kılar. Diğer tüm kurumlar, değerler, toplumsal ilişki biçimleri kaba güç lehine ortadan kalkar veya zayıflarlar.
Savaşın bizatihi yoğunlaştığı merkezde bu sayılan kategorilerin çoğunluğu ortadan kalkar. Zira söz konusu olan ontolojik (varoluşsal) bir savaştır. Diğer herşey etkisini yitirir, zayıflar, ortadan kalkar. Tabi ki bunun tarihte az da olsa istisnaları vardır. Animal ordularına karşı üç kez yenilen Roma Ordularının ardındaki Roma Senatosunun siyasi iradesi buna ikonik bir örnektir. Diğer yandan, İslam Fetihlerinde ağır yenilgiye uğrayan Pers İmparatorluk ordularına rağmen altta yeşeren Pers kültürü diğer bir kadim örnektir. Fatihlerini yutan Hint dünyası bir başka ikonik örnektir. Ancak, bunlar müstesna örneklerdir. Yine de bizim bu örneklerden alacağımız dersler olacaktır.Savaşların bu başlık altındaki etkileri, sonuçları somut ve gözlemlenebilir sonuçlar demiştim.
Mesela finansman sorunu savaşın uzaması veya kapsamlı bir lojistik ağı gerektirmesi haline hemen ortaya çıkmaktadır. Barış zamanında kolay ulaşılabilen borçlanma ağı savaş zamanında parçalanır, finans zincirleri kırılır. Tıpkı geleneksel ve olağan lojistik zincirleri gibi. İsteseniz paranızla bile temin ve tedarik edemeyeceğiniz malzemeler ve ürünler olur. Finansman da öyledir, ödeme kapasiteniz olsa veya sürekli temin ettiğiniz bir sistem olsa bile savaş zamanı bu radikal biçimde kırılır. Düşmanlarınız düşman oldukları için dostlarınız da bizatihi kendi ihtiyaçları olduğu için finansman, gıda, ilaç gibi kalemlerde kendilerini doğal olarak kapatırlar, tedarik yolları ortadan kalkar. Yenilgiden önce finansmanı koymak boşuna değil, zira finansman yoksa savaşta zafer de yoktur. Orduların cesaretini, silahların ve mühimmatın devamını, orduların lojistiğini sağlayacak, garanti edecek bir finansman yapısına ihtiyaç vardır. Ve unutmayalım ki, uzun süren savaşlara kolay kolay finansman sağlanamaz.
Diğer yandan, finansman sağlasanız bile bazı silah sistemleri ve lojistik malzemeyi temin etmek güçleşir. Özellikle büyük devletlerle müttefik olarak savaşta iseniz büyük devlet silah tedarik etmeden bir kategorik hiyerarşi benimseyecektir. Çünkü savaşta ittifak sistemleri her an değişebilir. Bunu özellikle devlet ve ordu hafızasında büyük küresel savaş tecrübesi olan güçler iyi bilebilirler. Bu yüzden savaşta müttefiklik de bir yere kadardır.
Savaş ilerledikçe piyasadan bazı gıdaların ve ilaçların azalması normaldir. Her devlet savaşın ilerleyen aşamalarını düşünmek zorundadır. Batı dünyası Maraton Savaşından beri savaşın bir süreç olduğunun bilincindedir. Büyük devlet statüsüne sahip güçlerin özellikle günümüzde bağımsız sürdürülebilir bir gıda siyasetine ihtiyaçları vardır. Bu en az silah sistemleri kadar önemlidir. Zira günümüzde ülkelerin nüfusu geçmiş yüzyıla göre artmış durumdadır.
“Marşal Ekmek” tarafından hiçbir güç mağlup edilmek istemez. Özellikle gıda ve yaşamsal maddelerin tedariği konusunda ısrarla durmak istiyorum. Zira başta ifade ettiğim “Eşyada güzellik esastır” ilkesinin bir gereği olarak savaş ortamında veya savaş etkilerinin güçlü bir şekilde hissedildiği bir durumda devlet gücü hayatı “olağan güzellik ve sürdürülebilirlik prensibine uygun şekilde tanzim edebilmelidir”.
Esas olan barış ortamının nimetlerinin devamını sağlayabilmektir,. Bu konularda, devam eden savaşları normal hayatın bir parçası olarak kanıksayıp gerekli tedbirleri almayı düşünmemek, ihmalkâr davranmak ağır sonuçlar doğurabilir. Tedbir derken ağır savaş vergilerinden bahsetmiyorum elbette, halkı kendi olağan sosyal ve ekonomik hayatı içinde güvenli bir şekilde sürdürebilmesinin sağlanmasını kastediyorum. İslam tarihindeki ilk savaşları hatırlarsanız sefere Ordu çıkmadan önce ilk başta sahabenin zenginleri büyük bağışlarda bulunurlardı. Mesela Bizans Ordusuna karşı gerçekleştirilen, içinde bulunulan zorlu şartlardan dolayı (Kıtlık, aşırı sıcaklık ve uzun mesafe) ordunun “Ceyş’ül Usre” yani “Zorluk Ordusu” olarak adlandırıldığı Tebük Seferi öncesinde (MS 630) Ordu teçhiz edilirken sahabenin fedakarlığı bilinir. Herkes elinde avucunda ne varsa orduya getirir, şurasıyla zengin sahabeler öyle bağışlar bulunurlar ki Siyer onları takdirle yad eder. Mesela Hazreti Osman (ra) ordunun üçte birini donatacak bir bağışta bulunmuştur. Hazreti Ömer (ra) malının yarısını, Hazreti Ebubekir (ra) ise malının tamamını bağışlamıştır. Fakir sahabiler ise evlerindeki eşlerinin ziynetlerini, buna sahip olmayanlar hurma bahçelerinde çalışıp yevmiyelerini Orduya bağışlamışlardır. Ancak, dikkat edilirse bağışlarda zengin ashabın önde gelenlerinin adeta son noktayı zorlamaları dikkat çekicidir. Zira bir milletin önderleri özellikle zorlukta ve darlıkta önde olurlar şüphesiz.
Diğer yandan umum halkın olağan hayatında kırılma olmadan belirli bir seviyede yaşamaya devam edebilmesi gerekmektedir. Savaşlar neticesinde sınırların değişmesi, işgaller ve işgal risklerinin artmasıyla başka bir toplumsal ve bireysel çözülme başlar. Yeni güçlere ve yeni egemenlere yerel toplum nasıl davranacaktır? Bir başka güç merkeziyle sadakat ve himaye ilişkisi nasıl kurulacaktır? Eğer karşılıklı kayıplar fazla ise savaş sonundaki “mahkeme” nasıl adalet çizgisini yakalayacaktır? Nasıl yeni düzen kurulacaktır? Bu süreçlerin her birinde toplumlar ve bireyler ciddi travmalar yaşayabilirler. Hakim güç sorumlu davranabilir ve travmaları tedavi edebilirse yeni bir düzen kurulabilir. Ama ya buna muktedir değilse?
Normalleşen Savaşın Beşeri Etkileri
Normalleşen savaşanın beşeri etkilerinden biri savaş göçleridir. Can korkusu yaşayan insanların emniyetli ülkemize kabulü erdemli bir inisiyatif olduğu kadar bir insani ve dini misyonumuzdur. Ancak, bu göçlerin kanıksanması, göç edenlerin basit bir sınır aşımı gibi görülmesi savaşın göz ardı edilen etkilerindendir kuşkusuz. Gelen toplulukların duygusal bagajlarındaki savaş travmalarının olağan görülmesi, bu travmaları sağaltma girişimlerinin, planlamalarının ve kurumlarının olmaması şeklinde dışa vuran alışkanlık zırhı ciddi bir tehlikedir. Modern Kriminolojide mağdur bilimi şeklinde bir alt disiplin olarak yer alan “victimology” savaş travmalarında da dikkate alınması gereken bir alt disiplindir. Şöyle ki, ister suçu işleyen fail ister suçtan zarar gören asıl mağdur ve dolaylı mağdurlar işlenen suçun mağdurlarıdırlar. Bu kesimlerin her birinin uygun usullerle travmalarının sağaltılması (rehabilite) edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde suçun veya savaşın travmaları bu kesimleri olumsuz etkileyecektir. Bu travma ile yaralı kesimleri entegrasyon sorunlarını ve rehabilitasyon ihtiyaçlarını çözmeden toplumumuza kattığımızda travmalı dokuyu sağlıklı dokuya enjekte etmiş oluruz. Asıl ve esas olan sağlıklı toplum prensibinden ayrılmamak gerekir.
Normalleşen savaşın kendisi gibi yarattığı göç dalgalarını da normal görmek, bu göçmenlerin rehabilitasyonu ve entegrasyonunu ilk defa oluyormuş gibi bir heyecan ve ciddiyetle ele almama hayati bir hata olabilir.
Bu aşamada; rehabilitasyon ve entegrasyon ile birincil derecede yetkili kurumsal kapasitemizi geliştirmek; ikincil derecedeki kamu kurum ve kuruluşlarının kapasitelerini geliştirmek; yerel yönetimleri ve yerel toplumu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek; kabul edilen göçmenleri entegrasyon konusunda bilinçlendirmek birbirini tamamlamayan sağlıklı döngülerdir. Her entegrasyon ve rehabilitasyon projesi esasta aynı olmakla birlikte ayrıntılarda farklıdır.
Normalleşen Savaşın Yeni Nesiller Üzerindeki Etkisi
Savaşlar uzadıkça savaşların ana akım medyada yer alma şekilleri de bir tür alışıldık haberlere dönüşmektedir. Ancak, bu etki toplumun bazı kesimleri üzerinde daha farklı etkiler yaratmaktadır. Özellikle aydınlar, kadınlar ve çocuklar savaşı fark ettikleri ölçüde farklı psikolojik etkilere maruz kalmaktadırlar.
Ancak, günümüzdeki savaşların gizlenebilir veya medya aracılığıyla olağan hale dönüştürülebilir olmaları yani normalleştirilmeleri etkilerinin azaltılacağı ihtimal ve imkanını akla getirmektedir. Bunu kısaca açıklamaya çalışalım. Mesela geleneksel savaşlarda savaşı yapan muharip birliklerde savaş travmaları daha ağır olurdu. Ancak, J. Keane’nin de belirttiği gibi modern savaş araçları muharip insan unsuru ile tahrip edilecek insan unsuru arasındaki hatta muharip unsur ile öldürme eylemi arasındaki mesafeyi açmıştır. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını taşıyan bombardıman uçağı pilotlarının ekranlarında sadece haritalar vardır. Haritalar üzerinde koordinatları ve sembolleri görmek mümkündür ama insanları asla! Dolayısıyla ölen insanları, patlamaların dehşetini, vs birebir görmek mümkün değildir. Bu duruma bir de savaşların artık ayrılmaz unsurları haline gelen medya araçlarının toplumsal yönlendirme, örtme ve karartma, manipülasyon gücünün savaşların dehşetini gizleme kapasitesi ilave edilmiştir.
Ancak, yukarıda saydığım her iki durumun mutlak bir şekilde savaşı gizlemesi söz konusu olamaz, olmamıştır. Özellikle savaş merkezine yakın coğrafyalardaki toplumlar savaş göçleri, savaş sakatlıkları, yokluklar, vb göstergelerden savaşları hissetmektedirler, yaşamaktadırlar. Ana akım medyada ne derece etkili bir manipülasyon olursa olsun savaşın etkisini hissettirecek bir kelime veya bir sembol ya da bir görüntü o dehşetli tahribatı bilinçaltına enjekte edebilmektedir. Bilinçaltı etkisini yetişkin ve psikolojik açıdan donanımlı insan tolere edebilmektedir. Ancak, çocuklar, kadınlar, psikolojik donanımı yetersiz yetişkinlerin tolere etmesi mümkün değildir. Nitekim alışılan haberler ve görüntüler derinden toplumsal yapıları etkilemeye başlamıştır. Bireysel olarak kamuya açık alanlarda bırakalım öznesi olmayı tanığı olduğumuz bir şiddet veya ölüm olayı hepimizi etkilemektedir.
Yakın bölgemizde öldürülen, işkence gören, açlık ve yokluk çeken insanlar bizi nasıl etkilemesin? Komşumuzun açlığı, travmaları, üzüntüleri, mahrumiyetleri bizi de etkiler. Toplumlarda da genel olarak derin travmalar yaratır. Bu etkilerin derinden olması ve alışıldık bir toplumsal atmosferde gerçekleşmesi travmayı derinleştirmekte, kişiselleştirmektedir. Bu etkilerin şimdi olduğu kadar gelecekte daha fazla etkilerini hissetmek riski ile karşı karşıyayız. Travma mağduru bireylerle sağlıklı toplumsal ilişkiler kurmak ise mümkün değildir. Zira eşyada asıl olan olması gereken hissiyat ve değerlerin yerine geçici ve ikincil ve olumsuz değerler içeren unsurlar ikame edilmiş olmaktadır. Bu açıdan, savaşların ve iç çalışmaların travmatik etkilerini rehabilite edecek sosyal ve psikolojik travma uzmanlarına, toplumu asli iyi yapısını dönüştürecek toplumsal önderlere, örnek yaşantılara ve sosyal vahalara büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Moğol işgalinin yarattığı travmaları bir Yunus, Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi manevi önderler olmasaydı nasıl atlatmak mümkün olurdu? Böylesi önderlerin savaş ve işgal döneminde var olmaları tesadüf müdür? Keza Anadolu’daki Ahilik teşkilatı olmasaydı Anadolu’da nasıl sosyal ve ekonomik düzen sağlanır, nasıl sosyal ahlak inşa edilirdi?
Dışarıdan daha siyasi bir alandan bir örnek vermek gerekirse Almanya ve Fransa arasındaki savaşın ağır etkilerine karşı barışçıl bütünleşmenin temellerini atan Jean Monnet ve onun fikirlerini uygulayan koyan Robert Schuman zorunlu bir ortak yaşama projesini benimseten siyasi liderler değil midir?
Konuyu çok dağıtmadan ana tezi tekrarlamak istiyorum. Savaş bütün travmaları gizleme araçlarına rağmen bütün dehşetiyle kendini bir şekilde hissettirmekte, ağır travmalar yaratmaktadır. Bu travmaların ıslahı ve yeni sağlıklı ve iyilik esaslı bir toplumsal sistem kurulması için toplumsal çabaya ve devlet projelerine ihtiyaç vardır. Zira savaşın duygusal boyutta yayılması fiziki coğrafyada yayılmasından daha hızlı ve derinden olmaktadır. Özellikle savaş coğrafyasından gelen çocuklarla aynı eğitim ortamlarını paylaşan çocuklar, göçmen ailelerle aynı semtlerde yaşayan aileler üzerinde hassas olunmalıdır. Zira travmalar bulaşıcıdırlar. Normalleşen savaşın travmaları da gizli ilerlediği için daha riskli olabilirler.
Normalleşen Savaşın Stratejik Öngörülere Olumsuz Etkisi
Bölgemizde ve ilişkili ülkelerde meydana gelen savaşlar ile bizim farklı derecelerde müdahil veya parçası olduğumuz savaşlara alışma olgusu bizi stratejik bir öngörüden uzaklaştırma sonucu doğurabilir. Yukarıda da ifade edildiği gibi yaklaşık 40 yıldır çevremizde, bölgemizde devam eden savaşların henüz bizi varoluşsal düzeyde tehdit etmemesi, müdahil olduğumuz bir kısım savaşların ise görece küçük ölçekli ve düşük yoğunluklu olarak uzun süredir devam etmesi bizim stratejik aklımızı uyutucu bir etki yaratmış olabilir. Zira bu kadar süre devam eden bize varoluşsal bir zarar veremeyen ancak düşük yoğunluklu devam eden savaşların rakiplerimiz tarafından çok yönlü bir sürece dönüştürüldüğü kanaatini taşımaktayım. Aynı zamanda bu durumun futbol tabiriyle ifade edersek bizim hassas kurum ve sinir uçlarımızı uyuşturduğunu ve bu durumun ilânihâye böyle devam edeceği bilinçaltı ön kabulünü doğurduğunu düşünmek mümkündür. Eğer rakiplerimizin ilk sırasında Batılı güçler var ise ve onların da başarılı oldukları alan savaşı bir sürece dönüştürmek ve adeta savaş mühendisliği ile yönetme becerileri söz konusu ise son 40 yılda meydana gelen çatışmalar, savaşlar ya bizim çevremizde ya da nüfuz alanımızda cereyan ediyor ise nihai darbenin Türkiye’ye vurulma ihtimal ve riskinin yüksek olduğunu çıkarsamak gerekir.
Normalleşen savaşın travmatik etkilerinin bir kısmı devlette karar alıcıların üzerinde görülebilir. Şöyle ki savaşın söz konusu travmatik etkileri devletlerin normal fonksiyonlarını olumsuz etkilemektedir. Aşırı baskıya maruz kalan bireylerde şahit olduğumuz psikolojik gerilim ve daralmanın bireysel gelişimi engellemesi ve geriletmesi gibi normalleşen savaşın gizli travmatik etkileri kamu yönetiminde sağlıklı ve asli devlet işlevlerini sakatlama riski taşımaktadır. Bu tür dönemlerde devletler de farkında olmadan gelişim ve sağlıklı işlevler yerine daralma, içe kapanma, sağlıklı ve asli fonksiyonlarından uzaklaşma eğilimleri gösterebilirler. Şunu unutmayalım ki, büyük saldırılara maruz kalmadan önce İran’da rejim güçleri ile farklı toplumsal katmanlar arasında toplu katliamlara varan bir çatışma yaşanmıştır. Eğer Rusya ve Çin’in teknolojik ve az da olsa siyasi desteği olmasaydı bu iç çalışmanın İran’ı daha müşkül duruma düşürmesi işten bile değildi. Ancak, bu sağlıksız iç çatışma süreci henüz tamamlanmış değildir. İran gücü toplumsal travmaları rehabilite etmeyi, toplumsal bütünleşmeyi sağlamayı ertelediği oranda iç yapıda derin uçurumlar açılmaya devam edecektir. Savaşın içinde normal görünen ya da hissedilmeyen bireysel ve toplumsal yaralar göründüğünden daha derin olabilirler.
Barışı ve güvenli iklimi yaratan bir devlet ve toplum olma ideali büyük bir idealdir. Büyük olduğu kadar da zordur. Özellikle savaşın çıplak gözle görülemeyen etkilerinin ve travmalarının derinden ilerlediği, adeta savaşın ve savaş kurallarının normalleştiği dönemlerde devletler ve toplumlar sıradışı çabalar ve politikalarla, nitelikli kadrolarla hem kendilerini hem de başka toplumları asli, güzel ve sağlıklı olan yapılarına dönmelerini, yeni bir barış ve huzur döneminin temellerini atmayı, özellikle de insanların ve toplumun görünmeyen alanlarındaki yaraları sarmayı başarabilirler. Bu ne derece büyük bir ihtiyaçtır, keşke farkında olunsa! Zira her büyük dönüşümün ve inşanın temelinde bu sağlıklı duygusal ve psikolojik altyapı vardır.
Bu saydığımız nedenlerle normalleşen savaş ve komplikasyonlarının farkına varılması gerekliliğine dikkat çekmiş olalım. “Günlük ve geçici ikballerin parlak fakat gözlerimizi oyan ve bizi kör eden aletler” olduğunu da anlamış bulunuyorum. Halbuki insan için en büyük nimet, görmesi. Olanı olduğu gibi görmek… ” (Hasan Ali Yücel; İyi Vatandaş İyi İnsan; 1956). Buradaki görmek farkına varmak, eşyanın hakikatini olduğu gibi idrak etmektir. Her şeyde olduğu gibi burada da görmek ve idrak etmek başta geliyor…..