Mehmet Ali Bal
Mehmet Ali Bal
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

İmparatorlukların Genetiğine Bağlı Doğumu ve Ölümü

GİRİŞ 15.06.2026 GÜNCELLEME 15.06.2026 YAZARLAR

Bu yazımızda imparatorlukların genetiğine bağlı sorunlar ve olgular üzerinde durmaya çalışacağım. Bir önceki yazımızda “Bir Özne ve Enstrüman Olarak İmparatorluklar” başlıklı yazımızda imparatorlukların genetiğine ilişkin bazı tespitler ve tanımlarda bulunmuştuk.

Ancak, sadece genetiklerine ve bunlardan kaynaklanabilecek gelişmelere, olgulara ve sorunlara münhasıran değinmemiştik. Bu yazıda imparatorluğun genetiği, gen dizimi, doğası, vb özüne ilişkin niteliği ile bağlı sorunların ve sorunsalların ilişkisini odak alacağız.

Emperyal Bir İdeal ve Tasarım Olarak İmparatorluk

Krishan’ın yetkinlikle belirttiği üzere imparatorlukların çoğunda belirli yoğunlukta “Evrensellik” iddiası vardır. Bu iddianın alt yapısını ise mükemmellik, üstünlük ve büyüklük değerleri oluşturmaktadır. Evrensellik (Ekümeniklik) bütün dünyayı kuşattığı gibi bazı bölgesel imparatorluklar için bölgesel ulusları içerme şeklinde de tezahür edebilir. İmparatorluk zaten başta bir bölgede farklı yapılar arasındaki sorunları, ilişkileri, farklılıkları, ayrışan üretim biçimlerini, yaşam tarzlarını, kültürleri, inançları, vb bir arada yaşama ve yaşatma formülünün tasarımı değil midir? Bu açıdan bakıldığında imparatorluk tasarımı “Emperyal ideal ve düşüncelerin” tasarımıdır. Fikirde ve uygulamada bir “mükemmeliyet” aranır ve tesis edilir.

Yönetim felsefesinin düşünürleri Roma imparatorluk yönetiminin bir mükemmel mimariler bileşkesi olduğunu söylerler. Çatıya baktığımızda karar almayı kolaylaştırıcı bir faktör olan Senato tarafından seçilen “Sezar”, mükemmeliyet arayışının yönetimde izdüşümü olan meritokrasiyi ve aristokrasiyi temsil eden “Senato” ve zemini oluşturan halk meclisleri “Plepler”, Roma çıkarlarını Roma’ya girmeden imparatorluğun dört bir yanında koruyan “mühendis ve savaşçı Roma Ordusu” fethedilen bölgeleri yeniden Romalılaştıran Roma Hukuku ve Roma mimarisinin ana sütunlarıdır.

Antik Roma'daki halk meclislerine bakalım. Benzer bir mimariyi burada da görmek mümkündür. Halk meclislerine “Comitia” adı verilir. Halkın kendi içinde örgütlendiği ve farklı görevlere sahip üç temel meclis vardı: 1. Comitia Curiata (Cüriye Meclisi): En eski meclistir. Roma halkı kabilelere (curia) bölünerek toplanırdı. Roma’nın yerel kültür ve dinamiklere verdiği önemin bir göstergesi ve temeli idi. Bu meclisler dini işler ve aile hukuku gibi konularda yetkiliydi. Bir açıdan Osmanlıdaki millet sistemine benziyordu. Devletin hükümranlık yetkilerini tam kullanan savaş, Barış, uluslararası ilişkiler gibi konulardan ziyade bir nevi sosyal kurallar dediğimiz işlerde yetkiliydi.

2. Comitia Centuriata (Yüzlük Meclisi): Askeri sınıflara ve mal varlığına göre ayrılmış halktan oluşurdu. Savaş/barış kararları alır, konsül ve praetor gibi en üst düzey yöneticileri seçerdi. Bu meclisler Tomalı milletlerin içindeki farklı yeteneklere verilen önemin bir göstergesiydi. Eğer yeteneğe dayalı bir yükselme sisteminiz var ise ister devlet ister kurumsal yapı olsun daima kendini yenileyecek, gücünü koruyacaktır.

Soyluluğa önem veren, Patrici sınıfını yönetimin en önemli organı haline getiren busistemde yeteneği ile yükselmiş farklı milletlerden insana tanınan bu sistemik imkan Roma için bir can damarıydı kuşkusuz.

3. Comitia Tributa (Kabile Meclisi): Coğrafi kabilelere dayanan meclisti. Daha alt düzey yöneticileri seçer ve yasama faaliyetlerini yürütürdü. Bunu daha ziyade beşeri kümelere dayalı yatay örgütlenme olarak görebiliriz. Bu üç meclisin bende uyandırdığı düşünce sistemin kendi içinde birbirini destekleyen, denetleyen yapıların mimarisine büyük önem verdiğidir.

Bunların dışında en üst organ en üst meclis diyebileceğimiz Senatoyu zikretmek gerekir. Soyluların ve eski devlet adamlarının yer aldığı danışma organı olan Senatus (Senato) Roma Cumhuriyetinin varlık ve bekasına ilişkin hayati kararları alan, devletin hükümranlık yetkilerini tam hukukla kullanan bir Meclis’tir. MÖ 264- 146 yılları arasında cereyan eden Pön Savaşlarında Senatonun üstlendiği rolü hatırlayalım. Kartaca Ordusu üç kez üst üste Roma ordusunu yenerek Romanın yakınına kadar gelmesine rağmen Roma Senatosunun direncini kıramamış, Senatonun iradesi Kartaca ile Barış önerisini reddetmiştir. Ki bu Kartaca'nın gelecek yenilgilerinin başlangıcıdır. Zira savaş da Barış gibi bir irade ile yapılır. Başlangıçta irade olmazsa her iki olgu da gerçek bir anlam içermezler.

Emperyal (Büyük) bir ideal ve tasarım fikri kulağa hoş gelse de yüklediği sorumluluklar itibarıyla taşıması zor bir fikirdir. Bu tür büyük fikirlerin her yönüyle ihtişamlı zaferler ve kazanımlar içerdiğini düşünmek yanlıştır. Büyük herşeyin toplamında ve sonucunda orta çıkmaktadır. Ancak, sonuna gelinceye kadar bir çok taviz, özveri, yenilgi, hatta büyüklüğe yakışmayacak derecede olaylar da vuku bulabilir. İmparatorluk aklı bütün bu süreçleri ince bir siyasetle ve zaman zaman da etkili bir güç kullanımıyla yönetebilir. Bizde olumsuz anlamı olan bir deyim vardır: “Bizans’ta oyun bitmez” ya da “Osmanlı’da ya da İstanbul’da oyun bitmez”. Bunun olumsuz anlamı yanında bir başka yönüne de dikkat çekmek istiyorum.

İmparatorluk aklının her zaman periferideki akla üstün geldiğini de örtülü bir şekilde içermektedir. Dolayısıyla hile de bir açıdan stratejinin parçasıdır. Zaten Batı ve Sami dillerinde hile aynı zamanda strateji anlamına gelmektedir. İster hile ister strateji bunlar öncelikle beşeri aklın ürünleridirler. Beşeri akıl devlet aklının öznesidir. Devlet aklı Fransızlardan mülhem “Hikmet-i hükümet” (Raison d’Etat) kavramında ifadesini bulan sorgulanamaz kerameti kendinden menkul bir akıl değildir şüphesiz. Devlet aklı beşeri aklın münferit ve müşterek tezahüründen doğan bir tür istişari akıldır. Rasyoneldir, eleştirilebilir, doğrulanabilir ve yanlışlanabilir, hesap sorulabilir bir akıldır.

Ancak, büyük güç birikimini elde tutan bir imparatorluğun zirve yöneticileri bir süre sonra emperyal düşünceyi bir mükellefiyet olarak değil karşılıksız bir ödül olarak görmeye başlarlar. Gücün dayatmasına direnmek her beşer için çok zordur. Bu durum özellikle İmparatorlukların zirveye çıktıkları dönemlerde yanlış ve adil olmayan uygulamalar, ahlaki ve sosyal çözülme, vs olarak dışarıya doğru uç, filiz verir.

Diğer yandan eğer bir beşeri aklın ürününden bahsediliyor ise rakip aklın ürünlerini de dikkate almak gerekir. Dünya üzerindeki güç mücadelesi bir merkezden yönetilen statik bir mücadele değildir. Çoklu merkezlere sahip dinamik bir mücadeledir. Bu mücadelede küresel merkezlerden herhangi birinin sıçrama yaparak büyük güceevrilmesi son derece beklenen tabii bir durumdur. Hele ki şartlar rakip güçlerin avantajına ise…

İmparatorlukların çöküşüne ekseriyetle yabancı saldırılarının, asabiyesi güçl- milletlerin taarruzlarının neden olduğu söylenir. Bu bir bağlamda doğrudur. Ancak, özellikle emperyal imparatorluk tasavvurunun bozulması ekseriyetle bizatihi imparatorluğun o günkü sahiplerinin eliyle, hırslarıyla ve aklıyla olur.

Emperyal tasavvur ve mimari yapmacık retorik ile inşa edilemez. Kendi doğallığı içinde inşaa edilir. Bu öylesine güçlü ve içkin bir tasavvurdur ki, bazen dışarıdan bakıldığında tekil devlet olarak görülen güçlerin imparatorluk genetiğine sahip olduklarını üzerinde yoğunlaştıkça fark ederiz. İran İmparatorluğu bunlardan biridir mesela. Fars ve Türk milletlerinin ortaklığı içinde sayısız etnisite yaşamaktadır. Ayrıca İran öyle bir imparatorluktur ki, sahip olduğu dil ve kültür havzası Türk kültür havzası ile örtüştüğü gibi Afganistan, Pakistan, Hindistan gibi her biri kendi başına bir havza olan ülkeleri de kapsamaktadır. 

İmparatorlukların cüce virüsüyle enfekte olmaları tekil bir kültür, hanedan çıkarlarıyla sınırlandırılmalarıyla başlar. Sonrası malum kaderdir. 


Çok Uluslu ve Çok Kültürlü Bir Yapı Olarak İmparatorluk

İmparatorluklar ister çekirdek yapısı isterse genişlemiş halleriyle çok kültürlü ve çok uluslu yapılardır. Bu iki olgu imparatorlukların hayatında farklı etkiler yaratır. Çok uluslu yapı hem hanedan hem de tebaasının insan kalitesi ve zenginliğini olumlu etkiler. Harzemşahların meşhur savaşçı prensi Celalettin Mengüberti baba tarafından Türk anne tarafından Hint soyludur. Dünyadaki hanedanlar soy zincirinin sağlıklı, nitelikli devam için farklı ırklar ile sıhri yakınlıklar kurmayı tercih ederler. Bunun az istisnası vardır.

İmparatorluk tebaasının çok uluslu ve çok kültürlü olması sağlıklı “Çapraz dölleme” sayesinde toplumun niteliğini yükselticidir. Ancak, farklı kültürler ve farklı milletlere mensup insanları bir arada yönetmenin zorlukları vardır, zaten imparatorluklar bunun için vardır. Bu yüzden imparatorluklarda adalet olmazsa olmaz bir şarttır, adalet farklı milletleri bir arada tutan en güçlü harçtır. Tolerans, istimalet politikaları da vazgeçilmezdir. Hatta liyakat ölçütünün tolerans değerinin üzerine çıkması beklenir ki, farklı topluluklar aynı kap içerisinde erisinler. Ancak, bu erimenin adeta yeni bir toplumsal kimya kazanıncaya kadar devam etmesi elzemdir. Mesela dil ve kültür birliğinin geri dönüşü olmayacak bir noktaya kadar kıvama gelmesi gereklidir. Bilindiği üzere Balkanlar ve Ortadoğu’da devam eden Osmanlı Barışı 20. Yüzyılın başlarındaki ağır savaşlardan sonra kaybedilmiş, bu bölgelerde Türk kültürü ve nüfusu var olmaya devam etmişse de siyasi bir varlık tesis edecek düzeye hiç gelmemiştir. Buna karşılık Kuzey ve Güney Azerbaycan farklı siyasi entiteler içinde yaşamak zorunda kalsa da bir bütün olarak kimlik, kültür ve dillerini korumaya devam etmişlerdir. Ayrıca farklı nitelikte siyasi varlık göstermeye devam etmişlerdir. Nitekim Azerbaycan bugün bağımsız bir devlet olmuş. Güney Azerbaycan’da ise Türk nüfus İran İmparatorluğunun müessis unsuru olmuştur. Çok uluslu ve çok kültürlü yapıların entegrasyonu için her etnisite ve her kültürün tekil olarak iyi bilinmesi gerekir. Bazı milletlerde ırk baskın bir karakterdedir. Mesela Arnavut’larda ırkdinden önce gelmektedir. Bazı milletlerde ise din milliyete baskındır. İran’da yaşayan Türk nüfusta Mezhep inancı ve etkisi kan bağından üstündür. İmparatorluk tasavvurunun banilerinin imparatorluk binasındaki her bileşeni çok iyi bilmeleri gerekir. Bazı toplulukların sosyal dokuya entegrasyonu bireysel olarak mümkün ama grup olarak çok zordur. Güneyden ülkemize gelen Arap göçü bu açıdan dikkate değerdir.

Çok uluslu ve çok kültürlü yapı imparatorluğun benzer beşeri coğrafyalara yayılmaları için bir kolaylaştırıcı ve teşvik edici unsur olduğunda bir büyüme unsurudur. Bu tür dost, akraba, soydaş, vb topluluklar imparatorluğun müdahale politikaları için yerel dayanak ve gerekçe oluşturabilir. Hatta bazı bölgelerde eğer hakim nüfus imparatorluğun içindeki bir unsur ile aynı ise gönüllü katılım veya ilhak bile söz konusu olabilir.

Ancak, madalyonun bir tersini düşünmek gerekir. Özellikle imparatorluğun düşüşe geçtiği dönemlerde iç yapıdaki farklı toplulukları bir arada tutmak zor olduğu gibi dış müdahale ve kışkırtmalardan uzak tutmak zorlaşabilir. Rakip güçlerin etkisiyle meydana gelen huzursuzlukların bastırılmasında maksadını aşan baskı ve önleme tedbirleri imparatorluk bileşenleri arasında veya bileşenler ile başkent arasında ayrılmaya kadar giden hatta ayrıldıktan sonra da devam eden ciddi travmalar oluşturabilir. O yüzden bir imparatorluk kurulurken ne kadar hassas olunması gerekirse dağılırken de o kadar hassas olmak gerekir. Zira kuruluş ve ayrılıştaki hikayeler ya seçilmiş travmalar ya da seçilmiş zaferler olabilecek nitelikte olaylardır. İmparatorluğun yükselişinin sarhoşluğu ve çöküş dönemlerinin travmaları rasyonel düşünmekten alıkoymamalı uzun vadeli düşünen devlet adamlarını. Ayrıldığımız yerlere bir gün dönmek de muhtemeldir, mümkündür. Fethedilen coğrafyayı ruhuna varıncaya kadar dost olarak elde tutmak da mümkündür. Ya da bu ihtimal ve imkanların tersi de mümkündür, vâkidir.

Farklı etnisite ve kültürleri içeren bir imparatorluk yönetiminde toplu ve büyük ilhaklar olduğu kadar aynı şekilde kopuşlar da mümkündür. İrredantizm gibi çeşitli siyasal sorunlar her zaman karşılaşılacak sorunlardır. Bunun da ötesi özellikle büyük millet parçalarının ya da birbirine kültür, inanç, birikim açısından çok yakın milletlerin farklı imparatorluk tecrübeleri yanyana içiçe yaşanmış bir coğrafyada ve tarihi tecrübede yaşamış iseniz daha da dikkatli olmanız gerekir. Zira bu durumlarda “Egemenlik geçişi ve egemenlik transferi” çok daha kolay yapılabilir. Aslında sadece imparatorlukları anlatmıyoruz. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, imparatorluklara ilişkin sorunlar imparatorluk bakıyyesi hele hele eski imparatorluğun ana unsuru olan devletleri de ilgilendirmektedir. Bu devletler de bu tür sorunlarla karşılaşma riski ve fırsatı ile karşı karşıyadırlar.

Özellikle söz konusu devletin beşeri tabanı ile ortak özelliklere sahip diğer coğrafyalarda başka rakip veya büyük devletlerin etkili olması yeni bir egemenlik entitesi oluşturabilir. Eski imparatorluk coğrafyasından hedef ülkeye hedef ülkenin kontrol edemeyeceği ve toplumunun entegre edemeyeceği büyük göçler ağır siyasi sonuçlar doğurabilir.

Büyük Bir Coğrafyaya Hükmeden Güç Olarak İmparatorluk

Bir imparatorluk ilerleme ve yükselme dönemlerinde, sahip olduğu döneminin teknolojik araçları yardımıyla geniş coğrafyalarda stratejik bölgeleri, geçitleri, vs ele geçiririr. Bunu yaparken de coğrafi uzaklık kavramını bazen ihmal edebilir. Fetihler arttıkça da hükmettiği ve idare ettiği nüfus artar ve çeşitlenir. İmparatorluk merkezi böylesi stratejik bölge ve geçitleri elinde tutmak için büyük fedakarlıklarda bulunmak zorunda kalır: Mezkur bölgenin korunması, yerleşik nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması ve etkili yönetimin sağlanması, vb. İmparatorluklar bu fedakarlıklarının karşılığını hakim oldukları bölgelerde ticaret yollarının, enerji kaynaklarının, stratejik madenlerin, vb işletilmesinde tekel durumuna gelirler. Ancak, askeri fetihleri kıymetlendirecek olan en başta “kapitalist üretim ve işletim kapasitesidir”.

İkinci olarak imparatorluğun elinde tuttuğu bu bölgeler ile ana merkez ve ilişkili ticaret havzaları arasındaki güzergahların emniyetini sağlayabilmesi, ulaşım yollarının inşası, sağlıklı bir ticari ekosistemin kurulabilmesidir.

Ancak, tarihte birçok imparatorluk gücünün üzerinde genişlemeden dolayı parçalanmıştır. Ticari entegrasyonun tamamlanması yanında askeri açıdan savunulabilir siyasi açıdan da birliğin ve sadakatin devamının sağlanabilir olması genişlemenin nihai sınırlarını çizmektedir. Mesela Büyük Selçuklu İmparatorluğu hızlı bir büyümenin ardından dörde bölünmüş büyük ölçüde iç dinamiklerle, gerilimlerle parçalanmıştır. Bizans imparatorluğunun çöküşü için de tarihçiler benzeri bir durumu ifade etmektedirler. İmparatorluk uzak bölgeleri arasında ticari entegrasyonu ve askeri birliği sağlamakta güçlük çekmiştir.

Genişleme ve fetih programının kesin sonuç alınmadan sürekli devam etmesi kurulma ve ilerleme aşamasındaki bir imparatorluk için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Zira gerek taarruzda gerekse savunmada sonuç alıcı somut hamleler ve başarılar gereklidir. İmparatorluğun bedeni olan coğrafyanın bütün azalarının işlevsel olması gereklidir. İmparatorluk merkezinin uzak bölgelere hakim olamaması bir anlamda coğrafyanın felç halidir. Bu da imparatorluğun paralize olmuş durumunun ifadesidir. İmparatorluğu tasavvur edenler coğrafyaya özgü sorunları mutlaka dikkate alarak bir tasarım yaparlar. Mesela Cengiz İmparatorluğu dünyanın en büyük kara imparatorluğu olarak süvari merkezli hareket sistemini o günün en hızlısı nasıl olacaksa öyle dizayn etmişti. Posta teşkilatı neredeyse orta uzaklıktaki coğrafi merkezler arasında günlük güvenli haber taşıyabiliyordu. Ortalama bir Moğol süvarisi at üzerinde giderken beslenebiliyor (Atın şah damarından bir çubukla kan içerek, vb), at değiştirip herhangi bir uyku ve yorgunluk arzı olmadan yola devam edebiliyordu. Ancak, fethedilen coğrafyanın refah, üretim ve ticaretle konsolidasyonunda eksiklikler vardı. Nitekim bu büyük imparatorluk bakiyesi devletçikler ve topluluklar uzun süreli bir egemenlik icra etmemişlerdir.  Coğrafyanın sabit bir fiziksel sabite olduğunu düşünürsek hata ederiz. Nitekim 11 Eylül saldırıları ile okyanuslarla çevrili dünyanın en korumalı karası ve devleti ABD ne derece korunmasız olduğunu göstermiştir. Keza son yaşanan İran Savaşında ABD kendi ana karasından uzak savaş yapma lüksünden yoksun kalmıştır. Körfez coğrafyası bir dünya coğrafyasına dönüşmüştür. Hürmüz Boğazı adeta dünyaya ulaşmak için geçilmesi gereken bir boğazdır. Ayrıca savaşın ne derece hızla yayılabileceği anlaşılmıştır.

Coğrafya her şeyden önce savaş yapmak için vardır” deyişi bu savaşta da ispatlanmıştır. Son savaştan alınacak coğrafi derslerden biri de şu olmalıdır ki, ticari olarak faydalanamadığın, üretim sistemini işlevsel hale getiremediğin yani yeterli kapitalist üretim alt yapısına sahip olamadığın ve en önemlisi de askeri olarak koruyamadığın bir coğrafi genişleme, stratejik noktaların zaptı doğru değildir. Ayrıca bu cebren ve gönüllü fetihlerin sonucunda ekonomik, ticari ve askeri çıkarlar elde edilmelidir. Anlamlı bir bütünlük oluşturmayan coğrafi bölgelerde süregiden savaşlar, çatışmalar, vb pratikte ciddi bir fayda sağlamadığı gibi kamu maliyesi için de faydasız yük haline gelecektir. Herhangi bir büyük savaşta ise bu tür bölgeleri savunma imkanı olmayabilir. Coğrafyayı kadim güçlerin nasıl kullandığına bir bakmakta yarar vardır.

Mesela tarihi 
İpekyolu asırlardır değişen oranlarda -ki geçmiş asırlarda çok fazla oranda- işlemektedir. Ürün arzını Çin sağlamakla birlikte güzergah güvenliğini güzergah üzerindeki devletler sağlamaktadır. Bu duruma bakıldığında özellikle transit güzergah olan Orta Asya’da imparatorlukların olması Çin için hem güvenlik hem de vergilendirme açısından bir avantajdır. Kervanlar Anadolu’ya yakın İran şehirlerine ulaştıklarında artık hem ticari satışlar yapılmakta hem de daha fazla korunma katındaki kısa mesafelerdeki diğer ticaret şehirlerine ulaşılmaktadır. Bugün de dünyanın ticaret dengesi benzer durumdadır. Endüstri Devrimi sonrası Batı merkezli üretimin dünyayı işgal etmesinin ardından son 20 yılda adım adım Çin malları dünya pazarlarını işgal etmeye başlamıştır. Ticaret güzergahının, ki bugün artık deniz yolu ipekyolunun kat kat fazlasını taşımaya uygundur, yeniden güvenlik sorunları konuşulmaya başlanmıştır. Bu kez risk uzun yollardaki eşkiyalardan değildir artık, dünyanın bir numaralı silah gücünden kaynaklanmaktadır. Bu tasvir ettiğimiz durumun getirdiği bi zorunluluk şudur ki, bugün bir imparatorluk tesisi ve genişlemesi için sadece elinizdeki coğrafyanın güvenliğini sağlamak total güvenliğin belirli bir oranıdır. Tam güvenlik için gerekli şartlar, imkanlar neredeyse bir süper gücün ihtiyaç duydukları ile eşittir.

Kaçınılmaz Yaşlılığı İdrak Sorunsalı Olan İmparatorluk

“Devletler yaşlanır” diyor “Tarihi İber” müellifi İbn Haldun. Ancak bu yaşlanmanın belirtileri, semptomları bazen aynıyla bazen de misliyle tezahür eder. Yani her devirde yaşlanmanın belirtisi bazen neredeyse aynıdır bazen de benzeridir. Çok az da zamanın getirdiği sürprizlerden olsa gerek, özgün yaşlılık belirtileri gözlemlenir. Bu yaşlılık nadir olarak imparatorlukların içindeki yönetici ve aydınlar tarafından fark edilmiş ve teşhis edilmiştir. Genellikle büyük imparatorluklar aşırı dingin, durgun ve yerleşmiş özgüvenle güç kayıplarını görmezler, hissetmezler. Genellikle dışarıdan gelen bir saldırı, kaybedilen bir savaş uyarıcı olabilir. Ancak, eğer bu konuda henüz oyun değiştirici bir bölgesel veya küresel değişiklik olmadı ise imparatorluk ahalisi bu tür yol kazalarını önemsemeyebilir. Hatta bazı propagandalar tesirinde kalarak böylesi yol kazalarını başarıya tevil edebilir, yorumlayabilir. Anadolu serhatlar ve denizlerdeki yenilgileri savaştan dönmüş leventler, eski askerler üzerinden öğrenebilmişti. İstanbul ahalisi ise bazı tehlikeli durumlar hariç, büyük savaş sonrası yenilmiş ordunun zabitleri ve askerleri İstanbul’a ulaştıklarında imparatorluğun yenilgisini idrak edebilmişlerdi. Bu öylesine geç bir zamandı ki, bu durumda ancak helallik dileyebilirdiniz, zira tıbbi bir tedavi ümidi kalmamıştır. İmparatorluğun yaşlılık belirtileri arasında ilk önce adaletin, idarenin bozulması gelir.

Bu bünyedeki temel yaşlanma fonksiyonları ile aynıdır. Aslında imparatorluk, devlet ölmektedir; yerine artık devlet denemeyecek küçük çıkar ve şiddet gruplarının aldığı bir kanserli bünye ikame edilmektedir. Diğer bir yaşlılık belirtisi imparatorluk enerjisinin artık azalmış olması, enerji kaynağının yani halkın birlikteliğinin sonlanması, tıpkı ateşli hastalıkta vücuttaki iç savaş gibi imparatorluk yapısının dışarıya kapanıp, içiyle aşırı meşgul olmasıdır. Basit bir ölçü vermek gerekirse ilerleme ve yükselme döneminde Osmanlı İmparatorluğunun (Devleti Aliyyenin) dış istihbarat ihtiyacını serhatta fonksiyonel durumda olan akıncı beyleri ve sistemi karşılamaktaydı. Denizlerde ise Fatih’ten sonra korsanlar ve ücretli müttefikler deniz istihbaratı sağlamaktaydı. Çöküş dönemine geldiğimizde ise imparatorluğun modern anlamda bir dış istihbarat kurumu yoktu. Daha çok saltanat makamının, Babıalideki iktidar yapısalının risklerden korunmasına matuf geleneksel iç istihbarat sistematiği vardı. Bu da modern yapılarla rekabet edemeyecek düzeyde idi. Yaşlılığın diğer bir alameti ise imparatorluk bünyesinin büyük ölçüde içine kapanması, dış dinamiklere yeterli dikkat sarf edememesi, eleştiri ve hareketten korkması gibi hususlardır. Bugün teknolojinin geldiği belirleyici rol dolayısıyla teknolojinin yaşlanması da bir yaşlılık alametidir. Ki bunun semptomlarını daha net gözlemlemek mümkündür. Geçenlerde omuzdan atılan bir füzeyle ABD helikopterinin düşürülmesi videosunu izlerken aklım Afgan Cihadının yapıldığı yıllara gitti. SSCB’nin düşük irtifa hava operasyonlarına karşı ABD tarafından mücahitlere sağlanan omuzdan atılan Stinger füzeleri ve benzeri gelişmiş silahların etkisini düşündüm. Omuzdan atılan bir füzeyle sınır belirlemek o tarihler için çok ileride bir durumdu. Daha sonra benzeri füzeleri SSCB de daha fazla geliştirdi (Bugünkü İgla 1, 2 ve 3. versiyonlarına bakabiliriz). Anlaşılan şu ki Çin de benzerlerini geliştirmiş durumda ve kısa vadede ABD veya Batı’nın bunun daha üst versiyonunu üretme durumunun olmadığını görüyoruz. Ancak, teknolojik yarışın kıyasıya devam ettiği aşikar. Zira özellikle dron, insansız hava araçları, füze sistemleri, manyetik veya konvansiyonel dron savar teknolojileri gibi modern taktik savaşın donanımlarının ve mühimmatlarının hızla geliştirildiğini görmek mümkün. Bunun dışında küresel bir stratejik savaşta kullanılacak silah platformları, sistemleri ve enerji kaynakları üzerinde de yarış devam etmektedir. ABD’nin yeni nesil nükleer üretim sistemleri geliştirdiğini (Mesela soğutma sistemlerinde sodyumu kullanma gibi) ilgili insanlardan duymaktayız. Bugün işlevlerine oranla çok pahalı olan F35 savaş uçaklarının yerine Amerikanın sadece kendi ordusu için ileri nesil savaş uçakları geliştirdiğini artık biliyoruz. Güneydoğu Çin kıyılarına paralel Tayvan’ın kuzeyine doğru çıkan adalara Japonya’nın yerli üretimi hava savunma füzelerini yerleştirdiği de basında yer alan dikkate değer haberlerden biri. Aslında bunlar savaş teknolojileri alanında yaşlanmanın önüne geçmeye matuf büyük güçlerin çabalarıdır. Bu rekabetin sonucunun ne olacağından ziyade büyük güçlerdeki bu farkındalık bilincinin önemini vurgu yapmak istiyorum.

Diğer yandan sivil teknolojik altyapı ve sofistike donanımları da her geçen gün yaşamsal bir yarış mahiyetinde geliştirilmeye devam etmektedir. Küresel patent istatistiklerine (WIPO- “World International Patent Organization” Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü) göre dünya genelinde yürürlükte olan patentlerin büyük çoğunluğuna üç ülke hakimdir. Çin 5,7 milyon aktif patent ile başı çekerken, onu 3,5 milyon aktif patent ile ABD ve 2,1 milyon aktif patent ile Japonya takip etmektedir. Türkiye’deki yerli patent başvuruları 2025 yılında % 12 artarak 11.394’e yükselmiş, tescil edilen patent sayısı ise 3.738 olmuştur. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünün (WIPO) Patent İşbirliği Anlaşması aracılığıyla yapılan. Patent başvuruları dünyagenelinde 275.900 başvuruya ulaşmıştır. Bu anlaşma çerçevesinde en fazla patent başvurusu yapan ülkeler Çin (73.718), ABD (52.617), Japonya (47.922), Güney Kore (25.016) ve Almanya (16.441) şeklinde sıralanmaktadır. İlgili okurlarımızın WIPO - “World International Patent Organization” Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü) resmî internet sitesindeki 2025 yılına ilişkin bilgi notunu okumalarını öneririm. Ayrıca küresel teknoloji tekellerini (ASML, Qualcomm, TSMC, vb) de dikkate almak yararlı olacaktır.

Şunu anlamalıyız ki, çağımızın güçlü imparatorlukları artık arka plandaki güçlü teknoloji imparatorluklarına, teknofedoal şirketlere, onların finanse ettikleri ve siyasi imparatorlukların organize ve himaye ettiği üniversite ağlarına, bireysel ve toplumsal açıdan özgür, donanımlı, gelişmiş ve üretken beşeri zeminlere dayanmaktadırlar. Adalet siyasi açıdan tam objektif, teknik açıdan ise aşırı donanımlıdır. Kurumların iç yapıda geliştirme ve hizmet işlevleri, dışa yönelik olarak ise koruma işlevleri ön plandadır.

İmparatorlukların genetiğine bağlı doğumu ve ölümüne ilişkin bu kısa yazının gerek tekil ulus devletlerin gerekse büyük sofistike imparatorlukların sağlık ve performans durumlarına ilişkin faydalı bir analiz aracı olmasını diliyorum. 

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL