İran Savaşı üzerine spekülatif sorular
Bu köşeyi takip edenler savaş ve savaş süreçlerine dair çok sayıda yazı yazmış olduğumu hatırlayacaklardır. Bu yüzden aslında tekrara düşmemek için birçok yeni gelişmeyi münferit haliyle yazmaktan kaçınıyorum. Zira münferit gelişmeyi ana bağlamına oturtmak için yine eski bilgilerden oluşmuş bir malzemeyi kullanmak zorunda kalıyorum. Bu bir yandan yazıların muhtevası açısından iyi bir durum; zira her yeni gelişmeyi esasta önceden kullandığım ana malzemeden başka bir malzemeyle oluşturduğum bağlama oturtmak eski bilgilerin ve perspektiflerin tekrarı yanında bu bilgi ve perspektiflere güveni de zedeleyecektir tabiatıyla.
Bu açıdan, bağlamı oluştuğunda eski esaslı bilgileri ve isabetli öngörüleri hatta sorunlu tespitleri de zikrederek, yeni oluşan durumları ileriye doğru bir perspektif verecek şekilde yeniden değerlendirmekte yarar vardır. Özellikle İran'a yapılan İsrail ve ABD saldırılarının 1 (Bir) yılı geçmesi bir genel değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir. Kısa bir malumat da vermekte fayda vardır. İsrail’in İran’ın nükleer programını ve devlet zirvesini hedef alan 13- 16 Haziran 2025 saldırıları sonucu önemli ordu komutanları ve istihbarat/ milis liderleri öldürülmüşlerdir. Bunun ardından 28 Şubat 2026 tarihinde (Kükreyen Aslan Operasyonu) ABD. israil ortak operasyonu ile İran devletinin en üst düzeyi hedef alınmıştır. İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı Tahran’daki konutuna düzenlenen hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Bu çerçevede üst düzey komuta kademesinden yaklaşık 40 üst düzey komutanın hayatını kaybettiği açıklanmıştır. Bu büyük saldırıların arasında başka küçük nokta hedeflerine saldırılar da düzenlenmiştir. Mesela askeri unsurların koordine edildiği Hatemül Enbiya karargahı komutanı Gulam Ali Reşid’in yerine atanan Ali Şadmani de bu operasyon ile öldürülmüştür. Bunun yanında birçok askeri, ekonomik, ulaşım, vb kritik tesislere de saldırılar yapılmış, hatta Devrim Muhafızlarının çocuklarının bulunduğu okulun bombalanmasında olduğu gibi çok sayıda masum sivil de katledilmiştir.
Elbette ki bu savaşı kronolojik bir silsile ile irtibatlandıracak olursak Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı operasyonu ve takip eden Mossad ve İDF’in (İsrail Ordusu) Suriye ve Lübnan'daki İran ve milis güçlerine yönelik yok etme saldırıları ve operasyonlarını ve Gazze saldırılarını da zikretmemiz gerekecektir. Bu daha rasyonel bir perspektif sayılabilir. Zira o dönemde yazılarda savunduğum görüş şu idi;İsrail bu saldırılarını salt kendi iradesiyle yapmıyordu, ana muharrik güç Amerika idi. Savaşın finansmanı hatta büyük bir kısım mühimmatı da ABD tarafından karşılanıyordu. Bu tarihten itibaren başlayan konvansiyonel çatışmaların ve savaşların birbiriyle irtibatsız savaşlar olduğunu düşünmek artık mümkün değildir. İsrail’in İran’a ilk hava harekatından sonra “Bu saldırılar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, artık İran'a karşı uzun süre devam edecek bir saldırılar silsilesinin habercisidir” düşüncesine sahip olmuştum. Bugün ise artık daha berrak düşünüyorum.
Bu olaylar, savaşlar silsilesi en başından katı bir komplo teorisi ile değerlendirilmeyecek olsa bile yani eş zamanlı ölçülemeyen olaylar gerçekleşse bile belirli ve kapsamlı bir planlama ve stratejinin ürünüdürler. Bu izlekten devam ettiğimizde öngörülemeyen bazı olaylar dışında özellikle savaşın finansmanı, lojistiği, özellikle silah sistemleri ve mühimmat yeterliliği konularında AmerikanOrdusu gibi küresel savaş yapmış bir ordunun ihmalkâr davranabileceği düşünülemez. Elbette bazı silah platformları ve silah sistemleri yeterli derecede başarı sağlayamamış olabilirler, İran hava savunması özellikle coğrafyanın da yardımıyla tam olarak tespit edilememiş olabilir. İran toplumu Batının tahmin ettiğinden daha fazla direniş göstermiş olabilir. Ancak, şunu unutmamak gerekir ki, 2. Dünya Savaşında Amerika'nın savaşa girdiği tarih Almanya ve Japonya’nın askeri güçlerinin zirvede olduğu geç bir tarihtir. Kısa sürede ABD toplumu savaşa ikna edilmiş, savunma sanayii olağanüstü bir üretim sağlamış, savaşın finansmanı konusunda ciddi bir sıkıntıyla karşılaşılmamıştır. Bunun da üzerine ABD aynı başarıyı küresel kamuoyunu hazırlamakta ve küresel lojistik ve stratejik ağları sağlamakta göstermiştir.
Bu açıdan baktığımızda bugün Amerika İsrail İran Savaşının seyri ile ilgili ortaya atılan bazı iddiaların gerçeği tam kapsamadığını söyleyebiliriz. Bu bizi spekülatif sorulardan birincisine götürecektir. Amerikanın durumuna ilişkin olumsuz iddialar Amerikanın İran saldırılarında başarısız olduğu, İran’ın Rusya ve Çin destekli savunma sistemine karşı başarılı olamadığı, bir süper güç enstrümanı olan devasa uçak gemilerinin savaşta bir işe yaramadığı ve yaramayacağı, mühimmatının bittiği konularında yoğunlaşmaktadır. Ancak, özellikle son dönemde Amerika İsrail’i de İran operasyonundan ayırarak “saldırı- müzakere- saldırı- müzakere- saldırı” modalitesinde bir strateji izlemektedir. % 99 oranında da ilk saldıran Amerika olmaktadır. İran’ın saldırıları ise genelde Hürmüz boğazından geçen petrol tankerleri veya bölgedeki Amerika müttefiki Arap devletlerinin kritik tesisleri üzerine yapılmaktadır. Savaş ve politik analiz uzmanları Amerikanın belirlediği modalitenin İran’ı yormaya ve uyutmaya hizmet ettiğini düşünmektedirler. Dolayısıyla 2023’ten beri gördüklerimiz salt savaş değil karmaşık ve bir önceki yazıda geçtiği haliyle modüler savaş süreçleridir (bakınız; Modüler Küresel Savaş; M. Ali Bal).
Dikkat edilirse Amerika Suriye Krizinin çözümünden beri bölgede İran'a karşı etkili ve yerel bir ittifak sistemi, kendi kendine çalışacak bir savaş mekaniği, vb inşa etmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede bugün artık Suriye İran’ın arka bahçesi olmaktan çıkmıştır. Lübnan’daki İran ciddi bir güç kaybına maruz kalmıştır. Ayrıca ABD Çin'in bölgeye yumuşak güç enstrümanlarıyla ve barış yapıcı bir güç olarak girmesini engellemeye çalışmakta, Çin'in oyun planını bozmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, 10 Mart 2023 tarihinde Çinin inisiyatifiyle Pekin’de imzalanan Suudi Arabistan ile İran Arasında İlişkilerin Normalleştirilmesi anlaşması önemli bir örnektir. Bu anlaşma gereği taraflar (S. Arabistan ve İran) ilişkilerini normalleştirmeyi ve karşılıklı olarak 2 (İki) ay içinde karşılıklı olarak elçilikler, diplomatik misyonları açmayı, birbirlerinin egemenliklerine saygı göstermeyi ve içişlerine karışmayacaklarını teyit etmişlerdir.
Hatta İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Amir Abdullahiyan “bu anlaşmanın bölgenin ve İslam dünyasının çıkarları için büyük imkanlar sağlayacağını, İran'ın iyi komşuluk politikası gereği daha çok adım atacağını” beyan etmiştir. İranlı Bakan ayrıca bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Katar ve Umman gibi Arap ülkelerinden tebrik telefonları aldığını belirtmiştir. (Bu arada, İranlı Bakan Abdullahiyan Cumhurbaşkanı Reisi ile birlikte 19 Mayıs 2024 tarihinde yaşanan helikopter kazasında hayatını kaybetmiştir).
Bugün artık İran ile Arap ülkelerinin bir araya gelmesi ve dostane ilişkiler geliştirilmesi hayal bile edilemez durumdadır. Nereden nereye geldiğini görebiliyor muyuz? Elbetteki bu tarihi anlaşmanın İslam Ruhundaki kardeşlikten kaynaklandığını filan iddia etmek doğru olmayacaktır. Bu yakınlaşma politikasının ve anlaşmanın asıl mimarı Çin’dir. ABD de asıl Çin’in bu inisiyatifini bozmuştur.
Bu örnekten şu çıkarsamayı yapmak da mümkündür. ABD için İran meselesi Çin meselesinin bir parçası olarak kısa vadede çözülecek bir mesele olarak görülmemektedir. Uzun süreli ve çok yönlü bir savaş süreçlerinin hedefidir. Dolayısıyla İran'a yönelik yapılan saldırılar anlık değil, uzun bir stratejinin bileşenleridir.
SPEKÜLATİF SORULAR VE SPEKÜLATİF CEVAPLAR
Bu noktada artık sorularımızı sorabiliriz: Amerika İran Savaşı bir başka deyişle Amerika İsrail ittifakının İran Savaşı bu taraflarla sınırlı izole bir savaş mıdır? Yoksa yakın gelecekte Amerika ve İsrail bu savaşı başka ülkelere ve ittifaklara mı yükleyeceklerdir? Amerika bu savaş üzerinden Çin ile nasıl bir dengeye gelmeyi hedeflemektedir? Çin ve Amerikanın küresel müttefik ve lojistik ağı mukayesesi nedir? Daha alışkın olduğumuz bir mantıkla daha uçuk bir soru soralım savaşlar olduğu için mi savunma sanayii gelişir yoksa savunma sanayii üretimi mi savaşları devletlere dayatır? Eğer son sorunun ikinci önermesi doğru ise bugün dünyada savunma sanayii üretimlerinin genel performans karşılaştırması bize neyi anlatır? Küresel düğümü herşeye rağmen çözmeye daha yakın ülke Amerika olduğundan Amerikan liderliğinin ve bu liderliğin inşa ettiği küresel ve bölgesel ittifak sisteminin incelenmeye değer olduğunu düşünüyorum. İşte bu noktada da Amerikan liderliğinin Askeri Endüstriyel Kompleks ile ilişkisi nedir? Bu ilişki bize neyi göstermektedir? Özellikle CD Vance ile Palantir CEO’su arasındaki kuvvetli ilişki neyin göstergesidir?
Soruları gruplayarak cevaplamaya çalışalım.
“Amerika İran Savaşı bir başka deyişle Amerika İsrail ittifakının İran Savaşı bu taraflarla izole bir savaş mıdır? Yoksa yakın gelecekte Amerika ve İsrail bu savaşı başka ülkelere ve ittifaklara mı yükleyeceklerdir?”
Savaşı İsrail başlatmış görünmektedir. Ama aslında o dönemde de iddia ettiğimiz gibi savaşın asıl muharrik gücü Amerika’dır. Eğer dünyanın süper gücü bir bölgesel güce saldırmış ise ve bu bölgesel güç meydan okuyan (Challenger) diğer büyük gücün (Çin’in) birçok stratejik hamlesinin ve projesinin temel bileşenlerinden ise buna bölgesel savaş demek mümkün değildir. Bu açık bir küresel savaştır. Küresel savaş söz konusu olduğunda ise artık izole savaşlardan, sınırlı ittifaklardan, küresel hele aynı bölgede barış vahalarından bahsetmek mümkün değildir. Herkes bir şekilde savaşın tarafıdır, her ülke savaştan etkilenmektedir. Savaşın uzun vadeli stratejik boyutunu ve yayılma kabiliyetini de hesaba katarsak bir şekilde eğer ülkenin böylesi bir savaşa dahil olacağını tahmin etmek güç değildir.
“Yakın gelecekte Amerika ve İsrail’in bu savaşı başka ülkelere ve ittifaklara yükleme ihtimali nedir?”
Bu ihtimalin gerçeğe dönüştüğü bir aşamada yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ancak, bunun daha da büyüyecek bir ateşe dönüşeceği korkutucu bir öngörü olarak varlığını devam ettirmektedir. Zaten savaşın başından itibaren Ortadoğu’daki güçlerin her biri ABD ve İsrail ile gizli ve açık bir ittifakın parçasıdırlar. Halen gerek bölgede gerekse geniş Ortadoğu bölgesinde (Sudan gibi) devam eden savaşlarda İsrail ve ABD ile müttefiklik ilişkisi olana güçlerin de birlikte savaştığını görmekteyiz. Mesela Sudan iç savaşında İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri müttefiklik ilişkisine sahiptir. Türkiye ise İsrail ile bölgesel rekabetiçindedir. Ancak, Sudan’da Türkiye’nin savunma sanayii ürünleri ile Çin yapımı silahlar karşı karşıyadırlar, elbette ki bunu sadece iki ülkeye indirgemek doğru değildir, burada bahsettiğimiz basına verilen bilgi ve fotoğraflardan kaynaklanmaktadır. Değilse ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, vb menşeli silahlar ve silah sistemleri de kullanılmaktadır.
Henüz bazı nedenlerle bölgesel savaşta etkinlik söz konusu değildir. Mesela Katar ile Türkiye arasında hatırı sayılır bir askeri işbirliği vardır. Ancak, Katar’ı hedef alan İran füzelerine karşı Türkiye müessir bir güç olamamıştır. Gerçi burada Türkiye’nin İran ile ilişkilerini bozmak istememesi de etkili olmuştur tezi ileri sürülmektedir. Sebebi ne olursa olsun bu durumun Türkiye’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu zayıflattığı görülmektedir.
Vakıa Katar da Ortadoğu’da Türkiye ile Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan, GKRY, Mısır ve tabiki Exxonmobil ile müttefiktir. Bu ortaklığı biraz daha detaylandırılsak, Yunanistan, GKRY; Katar, Mısır ve Exxonmobil Ortaklığı (konsorsiyum) Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinin keşfi, çıkarılması, Avrupa’ya taşınması ekseninde şekillenen stratejik bir ortaklıktır. Doğu Akdeniz enerji denklemini derinden etkileyen, değiştiren aktif bir işbirliği modelidir. GKRY’nin Türkiye’yi devre dışı bırakarak ilan ettiği ve Doğu Akdeniz Gaz Platformuna da onaylattığı sözde 10. ve 5. Parsellerde hidrokarbon arama ve işletme ruhsatlarına sahiptir. Burada aslan payının (% 60) Exxonmobil’a ait olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım. Sadece belirli alanlara projeksiyon tutarak anlatmaya çalıştığımız ittifak sistemi ana süper gücün dayatmasıyla her an değişebilir durumdadır. Dolayısıyla ittifak içindeki ülkelerde mutlak bür güvenlikten söz etmek mümkün değildir.
“Amerika bu savaş üzerinden Çin ile nasıl bir dengeye gelmeyi hedeflemektedir? Çin ve Amerikanın küresel müttefik ve lojistik ağı mukayesesi sonucu nedir?”
Henüz projenin tüm bilgilerine vakıf değiliz. Ancak, belirli hususları vurgulamak gerekir. Bir kere bu savaş önceden planlanmış bir savaştır. Çok kötü bir tabir ancak maksadı en iyi anlatan tabirle “Mayın eşeği” olarak öne sürülen Trump’ın bütün la yüs’el adam pozlarına karşın Savaşı yürütürken Pentagon ve Centcom generallerinin öngörülerini ve stratejik ve taktik bakış açılarını dikkate aldığı artık daha net görülmektedir. İkincisi Amerika bu savaşı daha da uzatma düşüncesindedir. Planlanan savaş bir iki yıllık bir savaş değildir. Daha uzun yıllar konvansiyonel, asimetrik, gayrı nizami, modüler, taşeron, vb savaş türlerini görmek durumu ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Çin özellkle milli rezervlerine güvenmektedir. ABD ise hızla Çin'in küresel kaynak ve rezervlerine erişimini kısıtlamaktadır. 2. Dünya Savaşından öğrenilmiş ders (lesson learned) Çin’in uzun süre ayakta kalabileceğidir. Ancak, Savaşı sonlandıracak olan en üst askeri sistemlere sahip güç olacaktır. Bugünkü durumda Amerika Çin'in ulaşacağı rezerv bölgelerini, muhtemel stratejik ittifak kurabileceği ülkeleri denetim altına almaktadır. Çin dünyada bir limanlar ağı kurmakta ve şirketleri için bölgesel partnerler oluşturmaya çalışmaktadır; ancak, bu alanlardaki egemenlik sistemleri Amerikanın elindedir. Küresel geçiş yolları, boğazlar, vb yine Amerika kontrolündedir. Rusya, Çin, Avrupa İttifakı ise çok uzakta bir hayal gibidir.
Küresel savaş hazırlıkları ilerledikçe ve halihazır savaşlar devam ettikçe Amerika küresel savunma sanayii merkezlerini artırmaktadır. Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Güney Kore, Hindistan, vb. Çin ise müttefiklerine silah satışı yapmakla beraber, yabancı üretim üsleri kurmada gecikmiş durumdadır. Ayrıca, güvenlik gerekçesiyle teknoloji paylaşımı yapmaktan uzak durmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin küresel lojistik ağı daha geniş ve çeşitlilik içermektedir.Son soru: “Savaşlar olduğu için mi savunma sanayii gelişir yoksa savunma sanayii üretimi mi savaşları devletlere dayatır?”
Savaşa hazırlanmak ve sürekli seferberlik durumunu yükseltilmiş düzeyde tutmak askeri bir gerekliliktir. Ancak, modern zamanların savunma sanayii üretimi gerek ve sonuç olmaktan çıkmış, savaşların sebebi haline gelmiştir. Bunu bir nevi kapitalist üretim - tüketim mantığıyla da benzeştirebiliriz. Bilindiği üzere felsefi anlamda kapitalist üretim sistemi kendi tüketici kitlesini üretir, biçimlendirir, yönlendirir. Savunma sanayii de kendi tüketici kitlesini yaratmak ister. Bu kitlesi için elverişli savaş şartları yaratır. ABD için ifade edilen “Devasa Askeri Endüstriyel Kompleks” bir bakıma hem içeride hem de dışarıda siyasi, askeri, ekonomik bir ana yönlendirici olarak vardır. Bugün yaşadığımız savaşlardan önce ve savaşlar sırasında bu devasa askeri endüstriyel kompleks yeni dönem askeri anlaşmalarını yapmış durumdadır. Son limitine kadar zorlanan üretim bantları savaşların devam edeceğinin işareti ve sebebidir kuşkusuz.
Nitekim Trump sonrası M. Rubio ile birlikte Başkanlığı en güçlü adayı olarak gösterilen başkan yardımcısı CD Vance ile Palantir’in CEO’su (Peter Thiel) arasındaki organik ve hiyerarşik ilişki dikkat çekicidir.
Bu konuyu biraz daha açarsak, Amerikanın şirketleri yoktur, şirketlerin Amerika’sı vardır; Amerikan Devleti değil, Amerikalı Şirketlerin devleti vardır. Dolayısıyla yüksek teknoloji şirketleri sadece teknolojik üretim yapmamaktadırlar. Aynı zamanda devleti kendileri için elverişli bir korucu ve politika yürütücü olarak biçimlendirmekte, gerektiğinde ele koymakta, lider kadroyu elde tutmaktadırlar. Dolayısıyla Palantir gibi sivil yüksek teknolojiyi askeri politika ve kurumların emrine veren yüksek teknoloji şirketlerinin temsilcilerini devletin her düzeyinde özellikle liderler düzeyinde görmek mümkündür, Palantir aslında sadece kendisini değil, Amerika’daki bu tarz şirketler grubunu temsil etmektedir. Bu şirketlerin lobileri, hatırlı adamları, politikacıları, hukukçuları, medya yönetici ve liderleri vardır. Palantir ile Palantir CEO’su arasındaki kuvvetli ilişki yakın dönemde de küresel savaşın devam edeceğinin göstergesidir.
Son kısımda bölgesel ve ülkemize yönelik tespitler üzerinde biraz daha yoğunlaşmamız gerekmektedir. Bu savaş uzun süre devam edecek bir savaş, buna göre pozisyon alınması gerekir. Mesela Rusya gibi büyük ölçüde silah üretimine güvenen bir ülkede bile Putin’in Rus toplumu içindeki meşruiyet inşa çalışmalarının arttığını görmekteyiz. Bunun en bariz göstergesi spontane imiş gibi gösterilmeye çalışılan, halk ile birebir iletişimlerdir. Anlaşılan şu ki savaş için en temel şey bütünleşmiş bir millet ve meşruiyetini sadece milletinden alan bir liderliktir. Küresel ve bölgesel savaşın bugün etkilerini yaşıyoruz ancak yakın bir zamanda savaşın fiili tarafı olabiliriz. Bu risk genel olarak vardır.
Çok tehlikeli bir diğer öngörü Amerikanın İran Savaşını başka ve bölgesel güçlere yükleme riskidir. ABD’nin Avrupa, Ortadoğu, Okyanusya ülkeleri gibi dünya devletleri için bir ittifak ağı kurma projesi yakın bir zamanda müttefikleri için somut görevler doğurabilir. Bunun örneklerini Okyanusya’da gördük. Avustralya ABD'nin konvansiyonel zorlamasıyla askeri bütçesini, hedeflerini projelerini ve dış politikasını değiştirmiş durumdadır. Filipinler, Endonezya gibi ülkelerin muhtemel bir bölgesel savaşta insan kaynağı olmaya doğru yönlendirildiği görülmektedir. Japonya ve Güney Kore içsel motivasyonlarla Amerika ile varoluşsal bir ittifak içine girmişlerdir. Hindistan doğası gereği Çin ile rekabet halindedir.Rusya ise Çin ve Rusya ile ittifak kurma kapasitesinden uzaklaşan bir güçtür. Küresel savaş bağlamı dışında Rusyanın bir bölgesel güç olarak Türkiye için önemi göründüğünden daha büyüktür. Tabiki Rusya ile yaşanacak krizin bize zararı da tahminimizden fazla olabilir. Bu nedenle, İran Savaşıyla ilgili görünmese de envanterimizdeki eski ABD füze ve mühimmatını Ukrayna’ya gönderme inisiyatifi son derece riskli bir karardır. Şunu unutmamak gerekir ki Amerika müttefik ülkeleri bir araya getirirken farklı yollar benimsemiş durumdadır. Mesela doğrudan İran'a karşı ittifak içinde görünür olmak istemediğinizde Ukrayna üzerinden ABD ve Batı ittifakında daha görünür olmanız mümkündür.
Yeni Amerikan askeri ittifaklar mantığını anlamak için bazı ana maddeleri paylaşmak istiyorum. Amerika yardım etmek değil sorumluluk yüklemek üzerine bir ittifak sistemi inşa etmektedir. Bu sorumluluklar ekonomik, siyasi ve askeri sorumluluklardır. Dolayısıyla müttefiklerine ekonomik, finansal, siyasi ve askeri kurumsal katkılar sunmamaktadır. Sadece o ülkelere kalıcı, kurumsal ve yararı da kendilerine yönelik olmayan diplomatik pozisyonlar bahşetmektedir. Müttefiklerini kategorik sınıflandırmaya tabi tutup, her bir müttefikine farklı faydalanmakta, dolayısıyla sınırlı ittifak formunu uygulamaktadır. Bazı ülkelerin petrolünü, bazı ülkelerin yüksek teknolojisini, bazı ülkelerin insan kaynaklarını kullanmaktadır. Bunun dışında kendi uzmanlarının dolaşıma soktukları kazanmaktan formülasyonunda küçük (!) değişiklikler yapmıştır. Buna göre müttefik ülke her yönüyle desteklenmeyebilir, her iki taraf aynı oranda kazanç sağlayamayabilir (Doğrusu sağlamamalıdır da). Bu ittifak formatının daha vahim Ortadoğu versiyonu üzerinde kafa yormamız gerekmektedir.
Buraya kadar sunduğumuz çerçevede oluşan riskler, ittifaklar, hedefler konusunda müteyakkız olmalıyız. Bu çerçevede, her tür ihtimali içeren senaryo çalışmalarını önemsemeliyiz.
Mehmet Ali BAL / Haber7
-
Enes Paşa 3 saat önce Şikayet EtHey arkadaş Abd gözüyle her şeyi görüyorsun yanlış. Allah abd yi bir gecede bitirir. Sana göre herşeyi abd kontrol ediyor ama hakikat öyle değil abd artık batıyor. Aç gözlerini görmeye çalışBeğen Toplam 2 beğeni