Büyük Güç Mefkuresi ve Muhayyilesi
Büyük güç ile mefkûre ve muhayyile kavramlarını içsel, bünyevi (Endojen) bir dinamik olarak anlamaya çalışacağım. Bu düşünce seyahatimde birlikte olmak isteyen herkes için bu seyahatin sonuna kadar geçerli bir düşünce dostluğu bileti mevcuttur.
Başlıkta her ne kadar büyük güç tabirini kullanmış olsam da buradaki maksadım hayatiyet kazanmış etkin bir gücün oluşumudur; bunun aslında büyük veya küçük olması ikincil derecededir. Asıl maksat, kendi hayat sahasını inşa etmiş ve içinde bulunduğu denklemde etkin olabilen güçtür. Ama bu durum muhayyile ve tasavvurun ve mefkurenin özellikle büyük güç oluşumu ve inşası açısından daha büyük önem taşıdığı gerçeğini değiştirmez.
Güç oluşumu üzerine geçmişte yaptığım çalışmalarda büyük güçlerin “zihinsel mimarisi” üzerine kısa paragraflar yazmıştım. Ancak, bu küçük yazıda büyük güç zihinsel mimarisi, duygusal dinamizmi, özgün tasavvurları üzerine yoğunlaşacağım. Maddi ortam ve imkanlarla bizatihi bireylerin ve toplumların zihinsel ve duygusal birikimleri ve enerjilerinin nasıl mezcolduğunu açıklamaya çalışacağım.
İyi bilinen iki kelime olmakla birlikte “Mefkure” kelimesini Ziya Gökalp fikirde, “Tahayyül” kelimesini ise Yahya Kemal Beyatlı şiirde bize adeta yeniden öğretmiş ve sevdirmişlerdir.
Önce mefkûre kelimesinden başlayalım. Ziya Gökalp’in Türkçemize kazandırdığı bu kelime, Arapça fikir kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Genel olarak fikir “Düşünce ve görüş” manasına gelirken mefkure “Gerçekleştirilmek istenen amaç” demektir. Mefkûre kelimesi ile “Ülkü, ideal, amaç, hedef, matlap, maksat, dava” kelimeleri eş veya yakın anlamlı görülmüşlerdir. Ancak, böylesi eş anlamlı ya da yakın anlamlı kelimeler varken Gökalp niçin “Mefkure” kelimesine gerek duymuş ve bu kelimeyi merkezi bir yere oturtmuştur. Şahsi düşüncem, “Mefkûre” kelimesinin tercih edilmesi özel bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır.
O da şudur ki, Gökalp ideali, ülküyü basitçe ifade edersek slogan düzeyinde, herhangi bir fikri ve nazari bir bağlamdan kopuk ifade etmek istemememiştir. Bu kelime içinde fikir ve nazariye (Kuram) ile ideali, ülküyü birleştirmiştir. Örnekleyecek olursak, sadece “Kızılelma, Turan, vb. ” dememiştir. Kızılelmanın ne olduğunu ve bu sembolün fikri açıklamalarını, Kızılelmaya nasıl ulaşılacağını, hatta siyasi programını, vb aynı mefkure kelimesi içinde tasavvur etmiştir, inşa etmiştir. Kendisinin diğer farklı kavramları ele aldığı eserlerine bakılırsa O’ndaki bu izah ve inşa keyfiyetini bütün meselelere teşmil ettiğini görmek mümkündür.
Bu cümlelerin yöntem bakımından en kamil anlamda ifadesini bulan eser hiç kuşkusuz Rahmetli Seyyit Ahmet Arvasi’nin “Türk İslam Ülküsü” kitabıdır (1992; Burak Yay.). Hiç şüphesiz Rahmetli Ahmet Arvasi Hoca kendisinin şuuruna intikal ettiği zamana kadar soyut ve sembolik olarak ifade edilen amaçları, değerleri, tutumları, hatta inançları izah ve fikren inşa gayretinde olmuştur. Mesela “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz” eseri (Bilgeoğuz Yay. 2015 yeniden basım) hacmen küçük ancak yüklendiği mana ve misyon açısından fevkalade önemli bir eserdir. Zira herşeyimizi üzerine bina edeceğimiz bilgi, düşünce, sanat ve estetiğimizi ontolojik bir yaklaşımla ele almış ve inşa etmeye çalışmıştır. 1988 yılında 56 yaşında kaybettiğimiz bu büyük insanın eserleri okunduğunda hemen her meseleye merak,dikkat ve idrakle yaklaştığını, en soyut konuları bile mutlaka maddi izaha dönüştürdüğünü, milletimizin temel problemlerini isabetle ve müdakkikane tespit ve teşhis ettiğini; rahmetli Nurettin Topçunun ifadesiyle “.. sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh (ve fikir- İlave bana ait) cephesinin maden işçisi” olarak verimli ve mefkûresine uygun bir hayat sürdüğünü görürüz.
Daha sonra Prof. Osman Turan “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” eseriyle mefkure kelimesini zihnimize ve kalbimize nakşetmistir. Elbette mefkûre şahsiyetleri olarak sayabileceğimiz çok sayıda insanımız vardır. Ancak, burada sadece “mefkure” kelimesinin teknik anlamda hangi kavramların sentezi olduğunu, nasıl bir iç mimarisi ve içeriği olduğunu teknik anlamda belirgin örnekler olduğu için bu büyük insanı ve eserlerini örnek olarak verdik.
Başlıkta yer alan “Muhayyile kelimesinden önce anlamını tam tebarüz ettirmek için, “Tahayyül” kelimesi ile başladım. “Tahayyül” kelimesi daha önce görülmüş, duyulmuş ya da zihinde tasarlanmış bir şeyi, o an orada olmadığı hâlde zihinde canlandırma ve hayal etme demektir. Arapçadan dilimize geçen bu kelime, "hayal" kökünden türetilmiştir. Tahayyül kelimesini saf şiir kelimesi olarak almamak gerekir. Beni de çok duygulandıran o kısmı hatırlayalım.
“Yol Düsüncesi” şiirinde üstad Beyatlı yaşlılık, vatan, nostalji temalarını canlandırarak “Tahayyülümde vatan kalsın o eski haliyle” der. Büyük vatanın şehirlerini ihtiyarlıkta gençliğindekinden farklı algıladığını ifade eder ve “Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle”diyerek şiirini noktalar. Rahmetli Beyatlı’nın kahramanlık ve hüzün şiirleri sayılabilecek diğer şaheser şiirlerinde yer alan eski geniş vatanın şehirleri “Tahayyülünde kalan” şehirler ve dünyadır.
Tahayyül ile aynı kökten olan “Muhayyile” ise neredeyse tamamen farklı bir idrak dizgesinin epistemesidir. Öz olarak “Hayal gücü veya imgelem” demektir. Geniş olarak ise “İnsanın zihninde var olmayan şeyleri tasarlama, geçmişte gördüğü şeyleri zihninde yeniden canlandırma ve yeni fikirler üretme yeteneğidir”. İlişkili olduğu diğer bir kelime “Tasavvur” ise “Bir şeyi zihinde şekillendirmek, tasarlamak, canlandırmak ya da bir amaç ve plan olarak zihne yerleştirmek” demektir. Arapça "suret" (şekil, resim) kökünden türemiştir. Her iki kelimenin de sıradışı anlam yükü ve gücüne bakacak olursak, ikisinde de özgün tasarlama, canlandırma, biçimlendirme, vs anlamları vardır. Buraya kadar yer alan kelimelere baktığımızda da görülen şey insan aklının, duygularının, hayalinin, ruhunun ve birikiminin doğal dünya üzerindeki hükmetme ve biçimlendirme ve uyum sağlama gücüdür. Bu güç“ …Ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım… ” (Bakara/ 30) ayetinde vurgulanan insanın yaratılış keyfiyetinden kaynaklanmaktadır. Yoksa Allah’ın (Cc) Esma’yı Hüsnası arasında yer alan “ Musavvir ” ismi şerifi ve manası tenzih edilmektedir.
Büyük Güç ve Mefkure ve Muhayyile ve Tasavvur
“Aklın yolu birdir” denilir ya Tarihçi Krishan Kumar da büyük güçler ile tasavvur arasında bir doğrusal ilişki kurmuştur hacimli kitabında: “İmparatorluk Tasavvurları- Beş emperyal devlet dünyayı nasıl şekillendirdi?; Krishan Kumar; Doğubatı Yay,; 2024”. Schopenhauer “Dünya benim taasavvurumdur” der felsefi bağlamda. Büyük güçler de diğer bileşenleri ile birlikte bir tasavvurun ürünüdür. Prof. Celal Şengör’ün Christophe Colomb için bir sorusu ve cevabı var, beni çok etkiler: “Colomb Amerika'yı keşfettiği okyanus seyahatine çıkarken haritası varmıydı? (Elbette kağıt olarak Amerika kıtasını gösteren bir harita yoktu. Zaten Colomb da Hindistan'a erişmek üzere yola çıkmıştı.) Evet, vardı, ama kafasındaydı harita.
”Bu muhteşem söze benim ilavem, okyanus ötesi için tasavvurları vardı. Tasavvurumuzda olmayan bir şeyi yapamayız. Büyük fırsatlar, imkanlar, ilişkiler ağı içinde olabiliriz. Ama büyük fırsatlar, imkanlar ve ilişkileri inşa edemeyiz, bunların sahibi olamayız, en fazla minimum hisse ile böylesi bir denklemin edilgen bir parçası olabiliriz. Büyük güç oluşumunda mefkure, muhayyile ve taasavvurdan hangisi önce gelir? Hangisi önde olmalıdır? Buna kesin bir cevap vermek mümkün olmayabilir. Özellikle muhayyile ve tasavvur fonksiyonel kudret açısından birbirlerine benzemektedirler. Daha önce olan bir şeyi radikal bir şekilde değiştirmek veya dönüştürmek ya da inşa etmek. Muhayyilede bunu yeni düşünceler, imgeler, görüntüler ve olaylar yaratarak yaparız. Tasavvurda ise bu hayal ve imgeyi zihinde canlandırma, tasarlama, biçimlendirme, vb yoluyla yaparız. Muhayyilede yaratıcı hayal ve fikir bir tür akışkan nebüloz içindedir. Görüntüler, imgeler, hayali varlıklar içiçedir. Daha önce hiç olmayan veya bilinmeyen bu nebüloz içinde muhayyile kendine mahsus idrak ve kudret nispetinde bu nebüloz (Gök biliminde uzayda bulunan devasa gaz ve toz bulutları) içinde özgün ve biricik sistemler, kanunlar, varlıklar, vb yakalar. Tasavvur da Muhayyile de birbirine benzer ancak muhayyilenin hasadı ile insanın niyet, kast ve aklına düşünce insanın kendine mahsus dünyasında canlandırma, hayal etme ve tasarlama ameliyesi gerçekleşir. Belki bazı yönleri itibariyle belirli somut ve matematiksel koordinatlar, yapılar, ilişkiler, vb belirlenir. İşte muhayyile ve tasavvur birbirini besleyerek, var ederek, biçimlendirerek, insana ait bir şaheserin inşa ve oluşumunu gerçekleştirirler. Mefkure büyük ölçüde bir manada muhayyile ve tasavvurun hem kendilerini hem de ürünlerini bir fikri kuramın, bir düşünce ve idealin ana unsurları haline dönüştürür. Bir ölçüde bu hasattan çıkan ürünleri tefekkür ile geliştirir. Sistematik yapıya kavuşturur. Ortaya çıkan şaheser yapının birey ve toplum tarafından bir ideal olarak benimsenmesini temin ve ifade eder.
Büyük Güçler üzerine yazanlar için Roma niçin imparatorlukların anası kabul edilir sorusuna cevap bu satırlarda gizlidir. Zira Romalılar o zamana kadar hiçbir milletin ve topluluğun aklına gelmeyen, olmayan bir sistem düşünmüşler ve inşa etmişlerdir. Bu sistemi mükemmelen işletmişlerdir. Devletin mimarisini o güne kadar olmayan kurumlarla tasavvur ve inşa etmişlerdir. Roma pasaportu taşıyan büyük bir coğrafyanın insanlarına serbestçe seyahat, ticaret ve siyasi hayata katılma imkanı tanımışlardır. Roma ırk ayrımını büyük ölçüde minimize etmiştir. Fethettiği ülkelerin soylularını soylu, halklarını ise vatandaş olarak Romanın değirmeninde öğütmek nasıl akıldır o çağda? Fethedilen ülkelerin hukukunu muhteşem Roma Hukukunun bir parçası saymak nasıl bir sistem tasavvurudur? İmparatorluğun en ucra köşelerine kadar uzanan Roma ticaret yolları coğrafyayı Roma adına anlamlandırmıştır. Çağındaki bir çok millet de bu anlamın bir parçası olmuştur. Muhteşem ve mühendis Roma ordusu da o zamana kadar görülmemiş bir ordudur; yenilen orduların askerlerini Roma vatandaşı ve askeri yapmak da görülmemiş bir başarıdır. Sadece coğrafyayı değil gökyüzünü anlamlandırmak, gezegenleri sahiplenmek, aylara günlere isim vermek, bugüne kadar yaşayan şehirler kurmak, bizim medeniyetimiz de dahil pekçok medeniyete örnek teşkil etmek… Bütün bunların hepsi daha önce düşünülmemiş, hayal edilmemiş, yapılmamış işler idi. Roma bunu muhayyilesinde canlandırdı, tasavvur etti ve her ne pahasına olursa olsun uygulamayı ideal edindi. Hatta kötülüğün zirvesi bile Roma'daydı. Gladyatörleri ve ahlaki çöküntü dönemlerini hatırlamak yeterlidir…
Muhayyile, Tasavvur ve Mefkure
Özgün bir tasarım için tasavvur gücü, olağanüstü ürünlerin ilhamı için de büyük ve serbest bırakılmış bir hayal gücü elzemdir. Kendi hayalini kuramayan bir millet ve fertleri öz muhayyilelerini işletemezler. Bu alan sahte benzerlerinin yarattığı risklerle doludur. Şöyle ki, rasyonalite ve somut gerçekliklerden uzak hayalperestlik muhayyile demek değildir; dolayısıyla ham hayalin binası çabuk yıkılır. Çok dikkatli olmakta yarar vardır. Fikirsiz ve tefekkürsüz mefkure de o ölçüde yıkıcı olabilir. Fikir ve tefekkür olmadan mefkure olamaz. Fikir ve ülkünün harika sentezi olan bu kavram nihai kertede rasyonel bir şekilde hayata geçirilirse bir anlam ifade etmektedir.
Mesele kelimelerin gerçek anlamlarını kaybetmemeleri, bir cümle veya metne ulaşan birikimin ise idrak edilebilmesinde düğümlenmektedir. Çok hoş bir anekdot vardır. “Büyük Alman düşünür Hegel ölüm döşeğinde en iyi öğrencisini çağırmış, öğrencisi hoca herhalde bana büyük bir bilim mirası bırakacak diye hem gururlu hem de sevinçli yanına gitmiş. Hoca az duyulur bir sesle “Evladım, ölümümden sonra eserlerimi Almancaya çevirin, vasiyetimdir!” demiş. Öğrencisi şaşırıp “Hocam eserlerinizin hepsi zaten Almanca!” diye karşılık verince “Peki ama evladım bu Alman milleti beni ve eserlerimi hiç anlamıyor” diyerek daha derin bir iç çekmiş…”
Özellikle tam anlamıyla idrak edilmesi gereken merkezi kelimelere en başlarda verilecek örneklerdir bu kelimeler. Büyük güç olabilmek için siyasi analistlerin ve ilgili bilim adamlarının saydıkları bileşenlere ilaveten belki hepsinden önce muhayyile, tasavvur ve mefkureyi belirtmek gerekmektedir. Hatta tek tek büyük güç bileşenlerinin doğru idraki ve geliştirilmesi için de bu üç temel kavrama ihtiyaç vardır. Mesela genelde verili bir değer ve vektör olarak görülen jeopolitik konuma Amerikalı Coğrafyacı (ve Siyasi Haritacı) Isaiyah Bowman (1878- 1950) jeopolitik kuramlarına bizatihi beşeri katkıyla oluşan değeri ve vektörü ilave etmiştir. Bunun öz ifadesi “Yeni bir jeopolitik yaratmaktır”. Keza büyük güçlerin teşekkülünde, özellikle de Batıyı tarihin en büyük gücü yapan ve bugünlere kadar da egemenliğini devam ettiren özelliğin daha gelişmiş silahlar ve platformlar yapabilmesidir, daha ölümcül silahlar üretmesidir, yani inovatif kapasitesidir diyen Daron Acemoğlunun bu değerli katkısını ele alalım. İnovatif kapasitenin bireysel keşif ve yaratıcılıktan temel yüksek öğrenim kurumlarının oluşturulmasına, bilim insanları ve mucitlerin tam bir hürriyet ve güven içinde çalışmalarından icatların sanayii ekosisteminde üretilmesine kadar bir dizi entegre zincirin her halkası ve her aşaması muhayyile, tasavvur ve mefkure ile ilişkilidir.
Büyük sanatkarları hatırlayalım, en önemli eserlerini yıllarca muhayyilelerinin, tasavvurlarının rahminde yaşatırlar, geliştirirler. Nihayetinde şaheseri doğurmak bir mefkureye dönüşür, adanmaya dönüşür. Bir büyük gücü inşa etmek de bir şaheser yaratmak gibidir kuşkusuz.
Önce büyük gücü muhayyilede en uygun coğrafyaya en mütekâmil şekliyle yerleştirmek üzere hayal edersiniz. Sonra bu gücün bileşenleri tasavvur edilir, bileşenleri ile entegrasyonu tasavvur edilir. Muhayyile ve tasavvurda büyütülen bu mefkure bütün millet ile paylaşılır. Mefkurenin programı, hedefleri, araçları vs de paylaşılır. Milletin ortak bir rüyasına dönülmeyen hiçbir tasavvur uzun ömürlü olamaz, bir inşa modeli de olamaz. Özellikle büyük güç tekevvünü ve inşasının somut aşamalarına geçildiğinde ortak rüya ortak tutumlara, cehde, gayrete, vs dönüşür.
Milletin rahminde embriyo ne kadar gelişmiş olursa milletin enerjisi o kadar yüksek olur. Bu enerji konusunu ciddiye almamız gerekir. İbni Haldun’un asabiyeti kuvvetli milletlerinde hissettiğimiz en güçlü keyfiyet millet enerjisi keyfiyetidir. Bu enerjidir ki muhayyile ve tasavvuru maddi alana çıkartır; yüklenicilerine mefkure aşısı yapar, hedefe ulaşıncaya kadar mefkure sahiplerine cansuyu olur. Bundan dolayıdır ki, büyük güç olmak rampasında olan milletler için en tehlikeli durum ana hedefe sarf edilecek enerjinin iç kavgalar ile boşaltılmasıdır. Bir diğer riskli durum, bir merkezde yoğunlaşan/ yoğunlaşmaya başlayan gücün rasyonel olmayan hedefler için boşa harcanması, zayi edilmesidir. Böyle bir durumun olmasından Allah’a (cc) sığınırım. Bu hacmen küçük yazıya son ilavem bu üç kelimenin açılımları ve hayatiyetlerini sonlandıran veya sınırlayan olumsuzluklardır. Muhayyile ve tasavvuru farklı alanlardaki tezahürleri itibarıyle de düşünmemiz gerekir. Mesela muhayyile bir büyük gücün özgün hayal edilmesi, yeni bir düşünce olarak ortaya çıkması, daha önceden görülmemiş ve bilinmeyen tarzda yepyeni ilişkilerin, yüksek nitelikli ortaklıkları ve özgün sistem tasarımını (Siyasi ve hukuki muhayyile kapsamında) içerdiği gibi bilim alanında ihtira, icat, keşif ve teknoloji alanında patent gibi bileşenleri kapsar. Aynı şekilde muhayyile bir toplumun nihai gelişmişlik merhalesini hayal etmeyi de içerir. Bütün bu alanlarda muhayyilenin ufkunu açacak ve kaynaklarıyla bağını sağlayacak içsel ve dışsal özgürlüktür. Muhayyile nebulasında belirginleşen fikirleri, keşifleri, görüntüleri, özgün koordinatları biçimlendirecek tasavvur da aynı muhayyilenin işlevsel açılımı gibi bir açılıma sahiptir. Siyasi tasavvuru (Özgün sistemi nihai formuna sahip kılma, büyük güç tasarımını somutlaştırma, evrensel adalet ve iddia içerme, vb), bilimsel tasavvuru (Bilimi teknoloji sahasında uygulama yeteneğini geliştirme), sosyal tasavvuru (Toplumsal ilişki zeminini değerler ve zarafetle düzenleme, vb) bu çerçevede sayabiliriz. Nihayet her hayalin, her tasavvurun bir ideal ve düşünce sistematiği olan mefkure ile fertlere ve toplumlara benimsetilmesi ihtiyacı vardır. Bu üç kelimenin temel gelişmesini tahrip eden saydığımız alanlardaki hürriyet ve liyakat yoksunluğudur.
Siyasi tahakküm fert ve toplumun genel gelişimini ve ortak güç oluşumunu engeller. Bilimsel ve fikri tahakküm ise bilim ve düşüncenin inkişafının katilidir. En küçük teknik cihazın icat ve üretiminden büyük icat ve sanayi alt yapının tesisine kadar bütün aşamaları bilimsel tahakküm ile baskılanacak, zarar görecektir. Fikri tahakküm ile fikir, sanat ve estetikte karanlık bir perde inecektir. Aynı durumu mefkure ile ilgili olarak söyleyebiliriz. Mefkure de hürriyet ortamında neşet eder ve neşvünema bulur.
Bu yazıyı yazmaya başladığım andan itibaren aklımda okulların bu hafta açılacak olması var idi. Zira büyük güç muhayyilesi ile tasavvurunu taşıyacak ve büyük güç olma (Yarınki Büyük Türkiye) mefkûresini yaşatacak olan gençlerimiz, çocuklarımızdır. Yahya Kemal Beyatlı “Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz” diyerek esef ediyordu. Biz de son zamanlarda birçok alanda “Muhayyile, tasavvur ve mefkureye aşina olmayanları” görüyoruz. Dilerim yeni eğitim ve öğretim yılı bütün çocuklarımız için “Muhayyile, tasavvur ve mefkureyi de anlayan ve tam idrak eden bir nesil olmalarına” vesile olur. Kıymetli öğretmenlerimize de aynı muhayyile, tasavvur ve mefkure ile donanmış, bir dönem diliyorum.
-
okur 11 saat önce Şikayet Ether fikir bir hayalden çok meşrui bir ihtiyaçtan hasıl olmamışsa fikir de yandaşları da fanidir.önce meşruiyeti olacak ki erdemi önceleyecek yolun doğasıyla bütünleşip menzile erecek.kızılelmayı kimse takmaz artık kızıl geyiğe dönmüş sen peşinden gittikçe o kayboluyor duruyorsun tekrar görünüyor.bin yıllık plan yapıp uygulayanlar bunu nasıl gerçekleştirmiş ikna sanatıyla.Beğen
-
xxx 11 saat önce Şikayet EtTürkçemiz çok eksik bırakılmış ve hala devam ediyor. TDK kurulduğu günden bu güne özelliklemi yapıyor bunu bilemedim. Bunun çok tehlikeli bir sonucu da var. kur'an değiştirilemez ama dil ile meali değiştirilebilir. Yani Allahın dediği benim çeviridiğim gibidir demk istiyorlar. Bugün bunu din programlarında yapanlardan görüyoruz, duyuyoruzBeğen