Mehmet Ali Bal
Mehmet Ali Bal
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına Göre Koruma Hakkı ve Zorlukları

GİRİŞ 21.09.2026 GÜNCELLEME 21.09.2026 YAZARLAR

Koruma hakkı derken devletlerin kendi egemenlikleri çerçevesinde yer alan ve resen kullanılan koruma yetkisini ifade etmekteyim. Asıl güncel konumuza girmeden önce kısaca bu kavram üzerinde durmak istiyorum. Bu yetkiye genel olarak Roma Hukukunda “Jus (ius) protectionis” yani “Koruma yetkisi” denilmektedir. Bu yetki tahmin edileceği üzere çok yönlüdür. Mesela bir devletin, başka bir ülkenin egemenlik alanında yaşayan vatandaşlarının haksızlığa uğraması, temel haklarının sistematik ihlal edilmesi halinde “Jus protectionis” yani “Diplomatik koruma hakkı” saklıdır. Devletler güçlerine göre gerekli müdahaleyi bu kavram çerçevesinde yaparlar. Diğer yandan, bir devletin başka bir devletin egemenlik alanında yaşayan vatandaşlarını askerlik, kamu düzeni vb gerekçelerle çağırması yetkisine “Jus avocandi” yani “Çağırma Hakkı” denilmektedir. Bizim bugün üzerinde duracağımız asıl yetki alanı ise bir devletin insani krizleri, tiranlığı engellemek veya müttefiklerini korumak amacıyla bir başka devletin egemenlik alanına müdahale etme hakkı veya yetkisidir. Bu uluslararası literatürde“Jus interventionis” kavramı olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca uluslararası hukukta devletlerin kendilerini meşru müdafa haklarını “Jus defendendi” yani kendini koruma ve savunma hakkı kavramı ile ifade etmekteyiz. Ki bu kavram devletlerin doğrudan kendilerini savunma hakkını (Meşru müdafaa) hakkını ifade etmektedir. Bu kavramları mutlak kabul gören amir hükümler olarak ifade etmiyorum. Sadece kavramsal ve deneyimsel olarak tarihi süreçte bu kavramlar ve bu kavramları doğuran ya da bu kavramlara dayanan “Müdahale ve savunma eylemleri” söz konusudur. Dünya kamuoyu bu kavramlara yabancı değildir.

Yine şu yanlış anlamaya da sebebiyet vermeyi istemem, bu kavramlar ile kurulan uluslararası düzene her devlet uymaktadır, sadece kural dışı faaliyet yürürken ve tasarrufta bulunan devletlere müdahale edilmektedir. Tamamen bu cümlenin tersi uygulamaları ve politikaları geçmişte gördüğümüz gibi bugün giderek artan yoğunlukta görmekteyiz. Zira uluslararası denge bir nevi uluslararası jüristokrasi ile kurulan ve kaynağını hukuktan alan bir mahiyette değildir. Aksine önce güç vardır; ardından söz, hukuk, tasviri diğer tasarruflar vardır.

Bu yazıda uluslararası hukukun çerçevesi ile gücün çekirdeği arasındaki ilişkileri kısmen analiz etmeye çalışacağız. Diğer yandan da salt gücün empoze ettiği hukuku vurgulayacağız. Bütün bu durumların yol açtığı sonuçları anlamaya çalışacağız. Özellikle de bizim taraf olduğumuz Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve bölgede gelişen yeni olaylar ile ilişkileri üzerinde duracağız.

MEKKE ANLAŞMASI VE JUS İNTERVENTİONİS

Bir devletin insani krizleri, tiranlığı engellemek veya müttefiklerini korumak amacıyla bir başka devletin egemenlik alanına müdahale etme hakkı veya yetkisini ifade eder. uluslararası literatürde“Jus interventionis” kavramı lingua franca’dır. Bu bir hukuki yetki olduğu kadar, güç dengeleri, çatışmaları ve ittifakları çerçevesinde ortaya çıkan durumun açık ifadesidir. Mekke Anlaşması çerçevesinde diğer bir uluslararası ilişkiler ilkesi “Ahde vefa” (Pacta sunt servanda) ilkesidir. Bu da devletlerin imzaladıkları anlaşmalara sadık kalmasını, anlaşma hükümlerine uyması zorunluluğunu ifade eder.

İster hukuki çerçevesi olsun isterse olmasın gücü yeten bir devletin başka bir devletin egemenlik alanındaki çatışmalara, olaylara müdahale etmesi yeni bir güç dengesi, yeni bir hukuki ve ekonomik düzen yaratır. Aynı şekilde ahde vefa ilkesi çerçevesindeki müdahale (yetkisi) de nihayetinde bir güç meselesidir. Bu iki ilkenin mezcedilmesi ile oluşan müdahale çok yönlü sonuçlar doğuracaktır.

HUKUKİ ÇERÇEVEDEN SAHAYA BAKIŞ

Bilindiği üzere Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 07 Ağustos 2026 tarihinde orijinal adıyla “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmanın adından anlaşılacağı üzere bu tamamen ortak savunmayı hedefleyen bir anlaşmadır. Bu anlaşma kapsamında taraf devletler birine yönelik herhangi bir saldırganlık eylemini anlaşma taraflarının her birine yönelik bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt etmişlerdir. Vakıa Suudi Arabistan ile İran arasındaki bir süredir devam eden bombalamalar, İran'ın Suudi Arabistan’a bakışı ile aralarında bir süredir devam eden rekabet, Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırıları dikkate alındığında anlaşmanın ortak savunma amacı daha da belirginleşmekte, bir taraf devletler oluşturmaya yönelik olduğu algısını yaratmaktadır. Anlaşmaya ilişkin diğer bir kuşku anlaşmanın muharrik gücü hangi odaktır sorusuna tam cevap verilememesidir.

MÜDAHALE HAKKI VE AHDE VEFA İLKESİ ANALİZİ

Anlaşma gereği iki ilkenin uygulanma şartlarını etraflıca analiz etmekte yarar vardır. Müdahale Hakkının açılımında güncel BM ve ABD yaklaşımlarının etkisi olduğu görülmektedir. Müdahale edilecek devletteki tiranlığı ve ciddi risk altında bulunan müttefik devletin durumunu, insani krizi hangi güç değerlendirecektir? Ayrıca müdahale edilecek bölgedeki devlet veya devletlerin ve toplulukların kendi yorumları aksi yönde olduğunda savaşın kaçınılmaz olması bir yana iç ve dış kamuoyunun ikna edilmesi sorunu ortaya çıkacaktır. Ki bu da müdahale için en önemli şeyi yani meşruiyeti temin edecektir. Müdahale ve koruma için meşruiyet demişken bölgesel gelişmeleri ve müdahaleye yol açan olayları parça ve bütün olarak da analiz etmek yararlı olacaktır. Mesela Suudi Arabistan' yapılan saldırılar S. Arabistan’ın egemenliği ve bütünlüğüne bir tehdit olmakla birlikte Suudi Arabistan'ın Yemen’e yönelik hava saldırıları da bir kesim kamuoyu tarafından bir ihlal telakki edilmektedir. Diğer yandan, Hürmüz’de ve Babülmendep’te İran ve İran’ın vekil güçleri ile ABD Ordu güçleri ve bazı müttefik ordu güçleri arasındaki savaşı bütünsellik içinde ele aldığımızda ilk saldıran tarafın İsrail ve ABD olduğu görülmektedir.

Ancak, savaşın Ortadoğu’ya ve kritik körfezlere ve boğazlara yayılması ve kıyıdaş ülkelere saldırılması ayrı tutulmuş bir kesit olarak incelendiğinde İran saldırgan taraf olarak görülmektedir. Dolayısıyla böyle çok yönlü anlaşılabilecek bir konuda meşruiyet oluşturmak zor olabilir. Ancak, zor ve gücü elinde tutan meşruiyetini empoze edebilir. Diğer yandan, meşruiyet ile ilgili olarak, Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde de olsa bölgede silah göstermesi bölgede hatta bizzat Suudi Arabistan’da bile Türkiye karşıtı Arap Milliyetçiliğini tetikleme riski içermektedir.

Özellikle Arap coğrafyasında askeri müdahale konusunda meşruiyet konusunu ciddi olarak düşünmek gerekir. Daha 110 yıl önce bölge Arap Milliyetçiliğinin alevleri içinde kalmış, bu yangın içten içe devam etmektedir. Bu konuda, kişisel ve ticari ilişkiler dışında devletler arası ilişkilerimizde ve meşruiyet kaynaklarına yönelik paylaşımlarımızda dikkatlice bakarsak bu yangını hissedebiliriz. Ve karşımızdaki aydınlar Satı el Husri'ler, Emir Şekip Arslan'lar gibi değildirler. Osmanlı Nizamının ciddi saldırı altında olduğu dönemdeki realist, yıkılışı sonrası kayıtsız  bir dönemden beridir de romantik tonda devam eden algılar ciddi anlamda meşruiyet zeminine muhtaç durumdadırlar.

Ortadoğu'daki Arap Milliyetçiliğinin Türkiye'nin siyasi genişlemesi olgusu ve algısı karşısındaki olumsuz etkileri yanında bugün İran’ın temerküz kuvveti yaratan etkisi de ilave bir olumsuzluk olarak ortaya çıkmış durumdadır. Müdahale ve koruma hakkı Türkiye açısından daha da zorlaşmaktadır. İran gücü doğrudan muhatap almadan yerel vekil güçleri ağzıyla Türkiye'ye suçlamalar ve tehditler yöneltmektedir. Son günlerde yaşanılan olaylar dikkat çekicidir. Geçtiğimiz günlerde (16 Eylül 2026) Husiler Suudi’lerin Yemen’deki hava bombardımanlarına misilleme olarak karşı siha saldırıları düzenlemişlerdir. Bu saldırılar sırasında Mekke’nin bazı bölgelerinin de sihalar ile bombalandığı Suudi makamları tarafından bildirilmiştir. Yemen’deki Suudi liderliğindeki koalisyonun sözcüsü Türki el-Maliki, belirtilen tarihte Mekke’nin güneyinde bir Husi insansız hava aracını ele geçirip imha edildiğini söylemiştir. Bu Siha saldırısı sırasında bir kişinin hayatını kaybettiğini de yine Suudi makamları açıklamışlardır. Maliki bu Mekke’yi hedef alan saldırıyı utanç verici bir fiil olarak nitelendirmiştir. İslam İşbirliği Teşkilatı da Mekke ve Medine'ye yapılan saldırıların kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Türkiye de bu saldırılara karşı Dışişleri Bakanlığı üzerinden yaptığı açıklamada “Mekke’yi hedef alan bu saldırıları kınamış; Suudi Arabistan’ın egemenliği, toprak bütünlüğü ve güvenliğine desteğini yinelemiştir.

Husiler ise Mekke’yi hedef almadıklarını, Suudi’lerin iddialarını reddettiklerini; sadece Suudi Arabistan’daki bir Aramco petrol tesisini ve hava üssünü vurduklarını beyan etmişlerdir. Ancak, Türkiye'nin Dışişleri Bakanlığının yayınladığı kınama mesajına ilaveten Milli Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk tarafından haftalık bilgilendirme toplantısında ifade edilen sözlere karşı Husiler tarafından çok sert ve diplomatik teamülleri aşan bir açıklama gelmiştir. Tuğamiral Zeki Aktürk bu bilgilendirme toplantısında (17 Eylül 2026) şu açıklamaları yapmıştır: “Geçtiğimiz hafta sonu Suudi Arabistan’ı hedef alan İHA saldırısı ile Husiler tarafından gerçekleştirilen eylemleri kınıyor, bölgesel istikrarı tehdit eden bu tür girişimlerin bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Kızıldeniz ve Babülmendep’te devam eden Husi tehdidi ise yalnız bölge güvenliğini değil, uluslararası deniz ticaretini ve küresel istikrarı da olumsuz etkilemektedir.”


Husilerin Savunma Bakanlığı danışmanı Tuğgeneral Abid el Tawr El Arabi kanalına yaptığı açıklamalarda küstahça Türkiye’ye yönelik ifadeler sarfetmiştir. Doğrudan Türkiye Savunma Bakanlığının “Husilerin Kızıldeniz , Babülmendep Boğazı’ndaki saldırılarının ve eylemlerinin küresel deniz ticaretine zarar verdiğine yönelik açıklamalarını sert bir şekilde eleştirmiştir. “Eğer Türkiye şu an Suudi Arabistan emirleriyle hareket ediyor ve bu açıklamayı yapıyorsa bunun bizim nezdimizde hiçbir kıymeti yoktur. Önemli olan Cibuti ve Somali gibi bize kıyısı olan ülkelerin ne dediğidir… Eğer Türkiye savaşa girip Suudi Arabistan’ı savunacağını kastediyorsa, biz hazırız. Eğer Türkiye, Suudi Arabistan ile birlikte bu bölgeleri kurtarmak için yeterli güce sahip olduğunu düşünüyorsa, yemin ederim ki biz hazırız, kaybeden Türkiye olacaktır. Türkiye bir Amerika veya İngiltere gücünde olamaz ama kendi ayaklarıyla bu bölgeye darağacına gelmiştir. Biz kendi toprağımızı, dinimizi savunuyoruz. Türkiye’nin buraya gelmekle ne işi ne çıkarı olabilir?”

Bu konuya ilişkin olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da NTV kanalına detaylı açıklamalar yapmıştır (20 Eylül 2026). Bu açıklamalar ana hatlarıyla şöyledir:” Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve altyapısına çok ciddi saldırılar olduğunu görüyoruz. Bizim anlaşmamıza (Mekke Ortak Savunma Anlaşması) ülkelerin birbirlerine karşı bir müttefiklik sorumluluğu var. Cumhurbaşkanımız da sözünün eri bir lider. Devlet olarak imza attığımız bir konu var. Bu konuda bir dayanışma içindeyiz. Bunun durum analizlerini değerlendiriyoruz.”

“Suudi Arabistanın ABD ile İran arasındaki çatışmanın bir parçası haline getirilmesini kabul edilemez. Suudi Arabistan bu denklemin dışında tutulmalı çünkü kendileri de buna katılmaya yönelik bir arayış içinde değiller. Geldiğimiz noktada Mekke İttifakı üyeleri olarak biz bu durumu yakından takip ediyoruz. Kamuoyuna yansımayan birtakım görüşmelerimiz var. Bu noktada askeri ihtiyaçları, özellikle belli teknik ihtiyaçları olabilir. Bunu karşılama yönünde bir sıkıntımız olamaz.”

“Mekke ittifakını kurumsallaştırmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir. Anlaşmada öngörülen sekreteryanın kurulması ve askeri karargahın hayata geçirilmesine yönelik hazırlıklar hemen hemen tamamlanmıştır.”

“Artık bundan sonra personel gönderip karargahın işletilmesi aşaması kaldı. Ben bu süreçten memnunum. ”

İttifak diğer bölge ülkelerinin de katılımına açıktır. Burası büyümeyecekse zaten bir ittifak alanı olmaz. Biz bir kamplaşma yapmış oluruz. Bizim bölgesel vizyonumuz, mümkün olan çok sayıda ülkenin bir araya gelip ortak savunma alanı kurmasıdır. ”

“Anlaşmanın uygulamaya konulması için hızla yol alınmaktadır. Daha üç ay önce imzalanan anlaşmanın bu kadar hızlı adım atıyor olmasına rağmen bu şekilde nitelendirilmesi (Anlaşmanın kağıt üzerinde

kalacağı eleştirileri), bir şeyi başlamadan bitirmeye yönelik. Göreceksiniz, Mekke İttifakı çok oyun değiştirici bir platform olacak”.

“Babülmendep krizini de tetikleyen ABD- İran krizi belli bir yere kadar tolere edildi. Ancak, ekonomik yansımaları artık tolere edilebilir seviyeyi geçmeye başladı”.

TÜRKİYE’NİN AHDE VEFA VE MÜDAHALE HAKKI ÇERÇEVESİNDE POZİSYONU

Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin pozisyonu devletimizin üç farklı platformu ve makamı tarafından açıklandığı şekliyle üzerinde durmaya değerdir. Sondan başlarsak Bakan Hakan Fidan teknik yardım yapabileceğimizi ifade etmektedir. Savunma Bakanlığı sözcüsü Husilerin eylemlerini “yalnız bölge güvenliğini değil, uluslararası deniz ticaretini ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediği” şeklinde tarif etmektedir. Bu bir anlamda Bakanın “krizin ekonomik yansımaları artık tolere edilebilir seviyeyi geçmeye başladı” şeklinde daha genel ifadesinde yerini bulmuş diyebiliriz. Dışişleri Bakanlığımızın kınaması ise daha çok İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde görülmektedir.

Hukuki ve siyasi çerçeveyi tartıştıktan sonra asıl soru nasıl somut adımlar atılacağına ilişkindir. Bu da sanırım en kritik alandır. Yani Türkiye Babülmendep krizine ve Suudi Arabistan'ın savunmasına askeri açıdan hangi düzeyde katılabilir? Askeri güç kullanma seçeneğini ilk başta tartışmak doğru olacaktır. Zira diğer seçenekler bir anlamda tüketilmiş ve savaş dehşetli bir şekilde devam etmektedir. Eğer Suudi Arabistan daha ciddi saldırılara maruz kalırsa askeri birlik daveti olursa Türkiye için iki farklı senaryo ve bunlarla ilişkili sonuçları muhtemeldir. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın davet ve talebine evet demesi halinde bölgeye küçük birlik göndermek yeterli olmayacaktır. Zira Husiler ile Suudi Arabistan  ve müttefikleri arasında savaş yıllardır devam etmektedir. Suudi’ler ve müttefikleri bunda bir sonuç elde edememişlerdir. Yemen coğrafyasının savunmaya elverişli oluşu, Husilerin savaş için aşırı yetenekli oluşları ve İran desteği savaşın seyrini etkilemiştir. Bugün ise artık İran üzerinden gelen destek Çin ve Rus teknolojisi (silah sistemleri ve konum belirtme sistemleri) ürünleri taarruzda olmasa da savunmada belirleyici olabilmektedir. Şunu da unutmayalım ki, artık Amerikan Savunma Sanayiine yeni rakipler ortaya çıkmış durumdadır. Bölgeye askeri güçlerle indiğimizde karşımızda Yemen esvaplı Çin ve Rus hatta karaborsadan temin edilmiş diğer silah sistemleri üreten ülkelerin silahlarıyla karşılacağız demektir.

Çok temel ve sonuç belirleyici bir hususu ayrıca vurgulamak isterim, ülkemizde bazı alanlarda savunma sanayiinde başarılı üretimler yapsak da bu henüz bir savaşın sonucunu değiştirecek düzeyde değildir. Eğer olsaydı, en son Hürmüz Körfezi krizinde savunma sanayimiz hem bir talep patlamasıyla karşılaşırdı hem de Körfezde bizim silah sistemlerimizin başarısı açıkça görülürdü. Maalesef şimdilik İran savunma sistemleri ile ilgili olarak Çin ve Rus teknolojisinin başat etkisinden söz edilmektedir. Karşı tarafta ise Amerika ve mütttefikleri kendi üretimleri olan silah platformları ve silah sistemlerini tercih etmektedirler. Türkiye’nin bölgedeki savaşa dahil olması herhalde en son ve bize saldırılması ihtimalinde devreye girecek tasarruf olurdu diye düşünüyorum. Zira bugünkü ekonomik ve finansal gücü, savunma sanayii altyapısı ve kapasitesi, seferberlik hazırlık durumu ve entegre güvenlik kurumları kapasitesiyle büyük bir savaşı yürütecek pozisyonda olmadığımız açıktır. Bundan dolayıdır ki, Dışişleri Bakanımız Suudi Arabistan'ın bazı “teknik ihtiyaçları” olabilir diyerek Türkiye’nin müdahale hakkını ve ahde vefa ilkesini hangi düzeyde uygulayacağının sinyallerini vermektedir. Nitekim Suudi Arabistan’a bizden askeri kargo uçaklarının gittiğine dair dedikodular dolaşmaktadır. Bu yeterli olmasa da taraf olduğumuza bir işaret sayılabilir. Bundan dolayı bir karşı cevaba da hazır olmak gerekir.

Diğer bir ihtimal Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının gereğini yapmaması, Suudi Arabistan’a bir saldırı olduğunda sessiz kalması ve inisiyatif alamaması ihtimalidir. Bu durumda ise Türkiye’nin bölgesel ve küresel güvenirliği ciddi yara alacaktır. Yara aldığında ise korunma düşüncesiyle bizim merkezinde yer aldığımız ittifaklara ve bize yanaşacak devletlerde kaçınma eğilimi daha da artacaktır. Kaçınma eğilimi ile birlikte bazı ticari ve sosyal etkinliklerimiz de zarar görecek, küçülecektir. Elan ülkemizde görmeye başladığımız kapanan üretim merkezleri, fabrikalar olgusu zaten devam etmektedir. Bu yüzden Dışişleri Bakanımız Cumhurbaşkanımızın ahde vefada hassasiyetine vurgu yapma ihtiyacı duymuştur.

Yukarıda sunduğum iki durum da Türkiye için bazı zorluklar içermektedir kuşkusuz. Büyük ve uzayan savaş dahil olmak bugünkü şartlarımızı aşan bir durumdur. Müdahale hakkını/ yetkisini kullanmamak, ahde vefa ilkesine uygun davranmamak yani Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını yok varsaymak ise Türkiye’nin kredibilitesini ciddi etkileyecek bir olaydır. Vakıa İran'ın mutlak yenilgisi gibi mutlak galibiyeti de Türkiye’nin bölgesel güç pozisyonunu zora sokacaktır.

MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASININ UYGULAMA ZORLUKLARI

Her ne kadar bu anlaşma için “mümkün olduğu kadar çok sayıda ülkeyi bir araya getirme amacında olan bir anlaşmadır” deniliyorsa da imza edildiği tarihte Suudi Arabistan’ın fiilen İran’ın hedeflerinden biri olması, anlaşma isminin ortak savunma olarak tercihi, taraflardan birine yapılan saldırının tarafların herbirine yapılmış saldırı addedilmesi hükmü ve benzeri hususlar bu anlaşmanın bölgede bazı güçleri karşıya almanın bir enstrümanı olarak görülebileceğini açıkça göstermektedir. Bu durumda anlaşmaya meydan okuyan hedef ülkenin ve ülkelerin hamlelerini de öngörmek doğru olsa gerektir. Ortak Savunma ve müşterek savaşa girme zorunluluğunun ortaya çıkması durumunda nasıl bir tablo ile karşılaşma ihtimali vardır? Bu ihtimali ciddi düşünmek gerekir. Zira sahnede bir ortak savunma anlaşması varsa onun kullanılma ihtimali çok yüksektir. Bu durumda bazı aklımda olan soruları da paylaşmak isterim. Böylesi bir durumda diğer taraflara Türkiye olarak ne kadar güvenebiliriz? Karşı yönden onlar bize ne kadar güvenebilirler? Suudi Arabistan'ın savaş kapasitesi nedir? Pakistan Çin savunma ürünleri ile Hindistan’ı son savaşta iyi hırpaladı. Ancak, bu anlaşmanın üzerinde Amerikan'ın gölgesi olduğunu, ana hedeflerden birinin İran’ı çevrelemek olduğunu, vs düşünürsek Pakistan ile Türkiye ve Suudi Arabistan'ın ABD menfaatlerine uygunmuş görüntüsü verdiği bir savaşta Çin Pakistan’ı o ölçüde destekler mi? Zaten Çin elan İran’ın ardında pozisyon almış durumdadır. ABD’nin İran’ı vurarak Çin’e vurduğunu düşünmektedir. Diğer yandan yüksek oranda Çin’den elektronik harp ve yüksek teknoloji ürünü silah sistemleri alan Pakistan Ordusu ile entegre savaş nasıl olacaktır? Çin ile bu derece çok yakın müttefik olan Pakistan ordusuyla ordumuzun uyumlu hale getirilmesi kardeşliğimiz temelinde kolay olsa da teknik ve müttefiklik şartları itibariyle zordur…

Suudi Arabistan’ın silah sistemleri ağırlıklı olarak ABD menşelidir. Bu sistemleri etkin kullanacak elit personel eksikliği bir yana bu silah sistemlerinin yazılımları üzerindeki İsrail hakimiyeti bizi düşündürmeli değil midir? İran Savaşının etkilerinden biri olarak değerlendirilecek bu anlaşma dışında yoğun ABD baskısı ile İsrail ile aynı kampta yer almaya itilmiş olmak da ayrıca düşünülmeli değil midir?

Son olarak her zaman ifade ettiğim, Ortadoğu’ya fiziksel olarak çok yakınız ama mental (zihinsel) olarak çok uzağındayız sözümü hatırlatarak ilgili devlet kurumları personelimizin Yemen gibi özel ülkeler ve beşeri kaynakları hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğu şüphelidir. Komşumuz ve adeta bir kısmı da egemenliğimiz altında olan Suriye’de temel dil konusunda bile zorluklar yaşadığımızı unutmamak gerekir. Bu eksikliklerimizi tamamlamak gerekir. Son olarak bölgede tekrar bayrak gösteren Rusya ile çok aktif ticari ve askeri faaliyetleri olan Çin’i de unutmamak gerekir. Yakın zamanda Mısır ile Çin müşterek bir hava kuvvetleri manevraları yapmışlardır. Bu Amerikanın mutlak etkinliğinin olduğu dönemlerde yapılsaydı veya teşebbüs edilseydi bile Mısır’da darbe sebebiydi. (Bu konuda Devletler Oyunu Bir CIAAjanının Anıları; Milas Copeland; Çev. Bedirhan Muhib; Nehir Yayınları; 1988, 1995). Bugün en azından bir denge durumuna yaklaşılmaktadır.

Sonuç olarak ahde vefa ilkesi olsun koruma ve müdahale hakkı ilkesi olsun ikisinin de uluslararası sahada uygulama şartları çok ağırdır. Özellikle hazırlıksız ve başka büyük güçlerin çatışmasının blast etkisiyle savrulma halinde ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. 1514’de ve 1473’te ağırlıklı olarak iç dinamiklerle yaşadığımız Çaldıran ve Otlukbeli travmasını ve ağır sonuçlarını da bugünün dünyasında diş dinamikler ve dış güçlerin yönlendirmesiyle tekrar etmeyiz ümidini taşıyorum. Son gelişmelere biraz da bu yönden bakmak tedbir ve ihtiyat gereği sayılabilir. 

YORUMLAR 5
  • okur 6 saat önce Şikayet Et
    tramp her konuştuğunda beyin fırtınasından çıkmış gibi etraflıca düşünülmeden pat diye dünyaya ilan ettiği oldubittiler sadece trampın ben yaptım olgusu mudur yoksa üstünde uzun yıllar düşünülmüş bir kurmay aklın ürünü müdür. trampın patavatsız çıkışlarının ardında bile bir strateji olduğu kanısındayım.dünyada hiç bir ülke çoban matıyla mat olmaz.iki hamle üreten de deha sayılmaz
    Cevapla
  • Abdullah 13 saat önce Şikayet Et
    Aynı samimiyeti garantör devletler olarak Gazze için niye dile getirmiyorlar.Amerika İsrail kızarlar diye olabilirmi.amerika destekli suudiler yıllardır mazlum yemene saldırmaya devam ediyorlar,Cumhurbaşkanımız defalarca dile getirmiş suudilerin zulumkar olduğunu beyan etmişti.amerika irana diş geçiremeyince Türkiye öle Pakistanı Mazlum yemene saldırmaya çalışıyor.amaç kardeş kanı döküls
    Cevapla
  • Burhan 13 saat önce Şikayet Et
    Her zorluk aynı zamanda bir fırsatı sağlayacak yol gösterir. Kutsal mekanları koruma amacıyla bir islam ülkeleri ordusu için fırsat doğmuş olabilir. Normal zamanda bunu yapmak doğru olmaz.
    Cevapla
  • GünayK 14 saat önce Şikayet Et
    Tebrik ederim,analiz ve önerilerinizi çok yerinde buldum. Lakin son dönemde,çok başarılı işler imza atan devletimizin,bu konularda ayrıntılı bir çalışma yapmadan,bu tür bir ittifakı gelişigüzel yaptıklarına ihtimal vermiyorum.Sonuçların hayırlı olacağını umuyorum. Yine de son zamanlarda en beğendiğim,teknik,ayrıntılı ve açıklayıcı sunumunuzu tebrik ederim.
    Cevapla
  • Elın Mışk 15 saat önce Şikayet Et
    siyonistler ve onlara uşaklık edenler her türlü katlıyamı yapacak her türlü zulmü bebek çocuk kadın yaşlı demeden katledecek evlerinden yurtlarından edecekler kimseden ses yok konu bu zalimleri korumaya gelince hemen mekke anlaşması he bu antlaşma kimi koruduğu gayet açık zalimleri karumaktan başka bir şey değil bu şeytanın uşakllarını korumak için türkiyeyi adım adım savaşın içine çekmektir bu
    Cevapla