'Türk gibi' tüttürmek
Tütün Amerika’da doğmuş, ama ona Türkler “tarz” kazandırmıştır. Tütün Anadolu'ya ilk defa Osmanlı Devleti zamanında (1605) Venedikli tüccarlar tarafından sokulmuş ve kullanımı kısa bir zamanda yaygınlık kazanmıştır. Bu muzır keyif verici zamanla kahve ile harmanlandı. İnsanlar onu içti, o insanları.
Kahve de ilginç bir tarihçeye sahiptir. 1544 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardı. Osmanlı döneminin en parlak zamanlarında buyur edilen tütün, daha sonra kahve ile olan kardeşliğini pekiştirmiş ve “sosyalleşme” yerleri olan kahvehane/kıraathanelerin yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Günümüze kadar uzanan hükümet/devlet indirip çıkarma mekânları olarak kıraathaneler, Osmanlı toplumunda iletişim zeminini zenginleştirmiş ve yenilerini hazırlamıştır. Bir anlamda doğudan kahve, Batıdan tütünle oluşturulan bu harika sentez Osmanlıda zirve yapan hazlardan sadece ikisini oluşturmuştur! Batı’da hâlâ yaygın olan “Türk gibi tüttürmek” sözü boşa değildir. Bunun yanında “Müslüman oldu” yerine “Türk oldu” kavramı da asırlarca Batı dillerinde “hidayet” sürecini anlattı.
Türkler kahve’yle de nam saldı. Ancak onun anavatanı da Osmanlı ülkesi değildi. Üretim yeri olarak değil, hazırlanış şekli itibariyle kahve “Türk kahvesi” olarak tarihteki yerini aldı. Kahvenin anavatanı Etiyopya idi. Yerli halk bu bitkinin tanelerini un hâline getirip bir çeşit ekmek yapıyor, meyveleri kaynatıldıktan sonra suyunu içmek suretiyle tıbbî amaçlı kullanıyor ve "sihirli meyve" olarak anıyorlardı. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı, 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve’yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen'deki sufi tarikatı oldu. Daha sonra 1470’li yıllarda Aden’de, 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke’de görülmüştür.” Yani tütündeki ruhanîlik kadar, kahve de menşei itibariyle mistik bir geleneğin doğurduğu lezzetti!
Osmanlı’ya kahvenin intikali Kanuni Sultan Süleyman döneminde olmuştur. 1517'de, Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirmiştir. Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahveci başı" adında bir de rütbe eklendi. “Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahveci başı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahveci başılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.” Yani kahvenin hatırı, iktidara kadar uzanıyordu.
Tütünü Osmanlı topraklarına taşıyan Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği de Venedik'e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615'te tanışmış oldu. “Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645'te açılan İtalya'nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de --diğer pek çok ülkede olduğu gibi-- özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde mekânlar oldu. Kahve 1643’te Paris’e, 1651’de Londra’ya ulaştı. Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve çiftlikleri kurdular.
Kahvenin anavatanı Osmanlı değildi. Ama dünya, kahvehaneleri, kahveyi kültürle donatan Osmanlıya borçludur. Türkçeden diğer dillere geçen ve Batı dillerinde eskiden Osmanlıdaki telâffuzuna yakın şekilde ifade edilen kahve/hane, yirminci yüzyılda Osmanlı Devletinin gerileme ve çökmesi ile kahvehaneyi aşağılarken, cafeleri ya da “coffee-house” ları bağrına basmaya başlamıştır. Daha önce Fransız etkisiyle aksanlı olarak giren cafe, daha sonra 1950’ler ve özellikle Özal’lı yıllarla, Anglo-Amerikan yörüngesinin yeni bir tezahürü olarak ortaya çıktı. Osmanlıdan alınan Kahvehane, Türkiye Cumhuriyeti döneminde “cafe” patentiyle geri döndü. Amerikan Starbucks zincirlerinin bu ülkede neden ayrı bir havası var diye sorarsanız cevap McDonalds varlığına dair bir silsile cevapla aynı olacaktır.
Dahası, sonradan Fransa ve Avrupa’da yaygınlaşan şekliyle “salon” ve kahve/cafe kültürü, cami/kilise/loncalar gibi toplumun büyük kesimlerine görüşme ve “muhabbet” mekânları dönemini de aralamıştır. Yani toplumların, devlet ve dinin --en azından doğrudan-- etki edemediği mekânlar oldular. Bir yandan da zamanla toplumdaki tabakaları “eşitleyici” rol de üstlendiler. Sınıf farkları bu mekânlarda belirleyici bir özellik olmak yerine, müdavimlerin bir başka rengi olarak yer aldı.
Nargile doğu kültürünün bir öğesi olmakta ile birlikte doğuş yerinin Hindistan olduğu zannedilmektedir. Araplar tarafından "Narcile", İranlılar tarafından da "Kalyan" diye adlandırılır. Asıl nargilenin kökeni ise Farsçada "Hindistan cevizi" anlamına gelen "Nargil"den gelir. Hindistan’da ortaya çıkan nargilenin ilk örnekleri Hindistan cevizinin içinin çıkarılıp kabuğuna bir kamış sokularak yapılmıştır. Zamanla Hindistan cevizi yerine kabak kullanılmaya başlanmış, kullananların sayısı arttıkça porselen ve bronz da nargile için elverişli malzemeler haline gelmiştir. Bunları cam, billur, çini hatta gümüş gövdeli nargileler izlemiştir. Hindistan’da doğan nargile, başta İranlılar olmak üzere Araplar daha sonra da Türk insanı ile tanışmıştır.
Türk insanının nargile ile tanışması Osmanlı dönemine rastlar. O dönemde İran’dan getirilen ve zamanın kahvehanelerinde muhabbetlere eşlik eden tömbeki, bazı padişahlar tarafından yasaklanmıştır. Dördüncü Murat dönemindeki kısıtlamalar da bu tütün (ve dahi alkolün) “ehil” elden çıkarak, zıvanadan çıkmaya başladığını gören devlet büyüklerinin de tepkisini yansıtmaktadır. Sultan doğal olarak bundan muaftı. Elbette Mustafa Bekri de!
Nargile uzun zamandan sonra ülkemize tekrar döndü. İstanbul Tophane’de, İzmir Kemeraltı'nda, Ankara Gençlik Parkı'nda tömbeki olarak sunulmaya başlandı. Bu özlemli mekânların müdavimlerini genellikle orta yaşın üstündeki insanlar oluşturuyordu. Daha sonraki, yani yakın dönemlerdeki aromalı nargilelerin hayatımıza girmesi ile daha hafif bir içecek hâline gelen nargile genç kitle tarafından da tercih edilmeye başlandı.
Bu anlamda eski “pastane” kültürünün yerini özellikle büyük şehirlerde, McDonalds türü “fast food” kültürüne inat, uzun zamana yayılan nargile muhabbetleri aldı. Klasik Doğu-Batı arası sıkışmışlık, hafif Osmanlı nostaljisi, sosyalleşme, biraz büyümüşlük, keyfin kurumsallaşması, evden dışarı kendini atma vesilesi oldu. Doğru kişilerle olunca da nargile meclisleri en “hevâ ve hevesten” gam meclislerine, havaya nâr, nâra tütün, tütüne muhabbet katmanın bazen “entel” bazen entelektüel göstergeleriyle donandı. Ve nargile nargilegillerin ziyaretgâhı oldu. Böylece tütün yeni bir sosyolojik zemine oturmuş oldu.
Nargileye dair çıkan nice olumsuz haber de bigâne kaldı. Ya zamanı çok olan, ya da evde zamanı aile efradı veya misafirlerle geçirmek yerine, dışarıda, mümkünse tarihi mekânlarda nargilegillerden olmak bir tarz oldu. Geleneğin içinden bir unsur, tam da bitti derken yeniden ve bir tür orta sınıf tarzına dönüştü. Buna yeni muhafazakârlığın sosyalleşme açılımını da eklersek, nargile mekânları farklı kesimleri buluşturur oldu.
Tütünün hem efkârlı hem keyifli anların refakatçisi olduğunu o da biliyordu. Ancak nargileden sonra bireysellik kazanan sarma sigara ve sanayi üretimi sigaralar gitgide daha bir efkârın temsilinde içilir şekilde temsil edildi. Önce şiirlere sonra şarkı ve türkülere nüfuz eden sigara, “cigara”dan sigara aşamasına geçişte yeni kimlikler edindi. Cemaatler arasında ayrışan bir tütün kültürü, bazılarında rabıtaya yardımcı olan bir ruhsat hatta tavsiye ile uygulanırken, bazılarında haramsal nitelik kazandı. Kimi ise, meselâ Cerrahîlerde olduğu gibi, ne tavsiye ne de men etmeye bakmadan mescitlerin hemen içinde ayrı bir odada uzayan zikirlere katık olarak yerini aldı.
Kırsaldan kente göçle gelen aşamada tütün, Türkiye’deki toplumsal değişiklerin nabzını da kendi dumanında tuttu. Tütün içilen sigaranın filtreli, filtresiz olmasından tutun da yerli ya da ithal olmasına kadar bir toplumsal sınıflamaya şahit oldu. Daha önceleri büyük erkeklere, erkeklere has olan tütün, kadınların toplumda değişen rolleri ve eğitim ve iş alanlarındaki etkileşimleri sonucunda, erkeklerle aralarındaki farkları onların yaptığı eylem olarak sigara, tütün kullanımı şeklinde gösterdi. Bu aynı zamanda ekonomik sınıfla da ilgili olarak, ama her halükârda cinsler arasındaki etkileşimi de ifade ediyordu. Daha önceleri daha çok üniversitede daha serbest büyümüş olan nesillerde yaygın olan tütün, muhafazakâr kesimlerin ekonomik pastadan istifadesi ve kendine özgü bir kültür oluşturmaktaki acizlikleri de eklenince, devraldıkları kültürü biraz daha muhafazakâr görünümlü, ama içten içe imrenilen kesimlerin alışkanlıklarını bir gömlek farkıyla devam ettirmek şeklinde ortaya çıktı.
Tütün kullanımı Osmanlı’da olduğu kadar İran’da da yaygındı. Her ne kadar İran’da “Türk gibi tütün içmek” deyimine mütekabil bir deyim peyda olmadıysa da İran’da tütünle ilgili bir önemli hadisede bir Türk hanedanının rolü vardı. Tütün, Osmanlı’da olmayan bir şekilde İran’da bir isyanın da temelinde yatan olguydu. Eski Yunan’da kadınların eşlerine uyguladıkları savaş karşıtı cinsel grev eylemine benzer bir başkaldırı harekâtını İranlı kadınlar başlattılar. Erken dönem İran’ında demokratik nümayiş özelliği taşıyan bu sivil itaatsizlik hareketi 1891 yılında İran Şahının eşlerinin nargileleri bir tarafa atıp, bir daha tütün içmemeye yemin etmeleriyle başladı. Tütün haremin en vazgeçilmez unsurlarından idi. Bazı duvar halılarına da yansıyan sahnelerde odalıkla divanlara uzanmış nargilelerinin tadına varmaktayken tasvir edilmişlerdir. Ama bu hareketleriyle kadınlar monarşik bir yapıya karşı gelmişlerdi.
Gazze'de geçen yıl kadınlara nargile içmenin yasaklanmasında böyle tarihsel erkek alanı ihlali mantığı vardır… Türkiye’de yollarda kadın sürücüleri şeritlerden dışlamak isteyen “pederşahi” alan gibi.
Tütünün elbette ki zararları vardır. Bu zararlar da efsane haline getirilen, 4000 küsur kimyasalın içilen sigarayla beraber solunuyor olmasının yanında, kötü kokabilmesi, küllerinin ve izmaritinin de sorun olabilmesidir. Öte yandan, sigara içenler arasındaki evrensel sigara ve “ateş” alma dayanışması da bütün dayanışmaları aşkın biçimde sürmektedir. Dünyanın hemen her yerinde bu evrensel bir tütüncü dayanışmasıdır. Tütün hâlâ keyif ötesi ve hücrelere işleyen bir rabıtayı simgelemektedir. Bir tiryakinin cebinde ya da evinde olmadığı zaman hissettiği sigarasızlık hissini çoğu insan hâlâ birbirine hissetmemektedir. Daha nice derin rabıtaları kıvrım kıvrım içinde barındıran tütünün belki de en kötü tarafı, değer namına ne varsa hepsinde olduğu gibi, kendini içeni içmesinden öte, onu da paranın satın alıyor olmasıdır. Tütünün menşei ile bu gerçeğin ne kadar alakası vardır bilmem, ama şahsen sigaranın en sevmediğim yönü de bu güzel ölesiye dostluğu paranın satın alıyor olmasıdır.
Bugün de tütün hem sermaye hem iktidar savaşları arasında tütmeye devam ediyor.
Padişah’ın fermanına sarılmış olarak…
Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.org