Şubatın asılası kadınları ve Hüda Kaya
28 Şubatçı gözleri karaydı. “Arka bahçeleri” taradılar radar gözleriyle. İmam-Hatip Liselerinin kökünü kurutan, İlahiyat Fakültelerine nerdeyse kilit vurduran süreçte “çil çil kubbeler” nasılsa çil çil dağıldılar. Yetmedi, “meslek liseleri” kategorisinde olan herkesi aynı zulme tabi tutarak, “alanları” dışında üniversite eğitimi almalarını imkânsız hale getirecek düzenlemeler yaptılar. Medya alkışladı, hukuk alkışladı, sermaye, akademi alkışladı, cem evi alkışladı. “Meyyit” idik “gassal” önünde.
Açığa çıkan boşluğu “bizim arkadaşlar” doldurur diye el ovuşturmalar bu dönemde oldu. 28 Şubatın apoletli söylemlerini, takkeli notercilik onayladı. Zaten İHL ve İlahiyat Fakültesi “bizim” anladığımız İslam’dan farklı bir İslam’ı veriyordu. Hatta onlar “devletin” din anlayışına hizmet ediyorlardı. Yani bir tür “Truva Atı” idiler.
Öyle olmasa, ilk İmam-Hatip okulları neden tek parti döneminde açılsın dı değil mi? Zaten Diyanet’in Kur’an-ı Kerim Meali de bir sürü hatayla dolu değil miydi? Hele hele Diyanetin gönderdiği hutbeler! Hâlbuki “bizim” arkadaşlar mümkünse, devletin camisinden bile uzak durmalıydı. Yani 28 Şubatta “Allah bir zalimi, diğer zalimle” terbiye etmişti. Muhafazakâr bunun için de “dinden” delil çıkarabilirdi. Çıkardı da.
Meral Akşener, Çevik Bir’in aleni ve galiz tehdit ve küfürlerine maruz kalırken bir “kadın kahramanı” sessizce alkışlamak “erkekler” için daha kolaydı. Ah şu Emine Şenlikoğlu da bir sussaydı! Davaya zarar veriyordu “kadın”! Merve Kavakçı zaten “malumdu.” Türbanı başına değil, ağzına bağlasalar daha büyük hizmet ederlerdi! Hani “erkek” muhafazakârların yaptığı gibi.
Militarizm kadar kendi içinde tektipçi olan yapılar, “farklı” muhafazakârları topun ağzına atmayı da muhafazakârlık müdafaasına dönüştürdüler. Kimileri zaten “ajandı” kimisi kışkırtıcı, kimisi İslam’ın siyasetini hiç “anlamamışlardı.” Yeni bir anlaşma yaptı Dr. Faustus, ikbal yakındı.
Yine, bir “kadın” yazar olan Alev Alatlı “Başörtüsü ve Tülbent”e dair yazı yazdığında sansürlendi. Yazının içeriğinde farkına varmadığı bir mayın tarlasına girmişti. Diyordu ki, kadını “bela, şer ve fitne” olarak görmemek lazım. “Alev Abla” biraz şaşırmıştı belli ki. “Despot aydın” onun kafasında tek tipti sanırım. Yani sadece bir kesimde var sanıyordu; Öyle olmadığı sonradan anlaşıldı. “Muhafazakâr” demokrasi böyle işlerdi. Yani karşı olduğu demokrasi gibi. Yani kendi söyleyeceklerini gerektikçe başkalarına söyletir, ama istediği kadar söyletirdi.
Kısaca, “Doğu cephesinde” yeni bir şey yoktu. Batı Çalışma Grubuydu yeni olan.
Milli lastiklerin milli-askeri ekonomi açısından önemi reklamlarda vurgulanırken, Çevik Bir’e selam çakıyordu âlem: “Orduya hizmet şerefimiz” idi. Çevik Bir “Ordu” idi ya! Kraker ve margarinlerin İslami ve laik olanları arasındaki savaş, “peygamber ocağı” lehine yön değiştirmişti. Hatta ordudan, ordu malını çaldığı için ordu tarafından yargılanan ve mahkûm edilen bir komutanı savunmuştu muhafazakârlık. “Beytü l-Mal” hesabını da aklamak lazımdı.
Ortadoğu hafızası kısa olduğu için, aslında bir başka açıdan “gününü yaşa!” der: Carpe diem! Bu coğrafyada “hikmetler” de ünsiyet ile aktarılırdı. Böylece bir günü gün etme hali de veraseten geçerdi. Kimi gazetelerin sabah baskılarında ayrı, akşam baskılarında ayrı sürmanşetler yer aldı. Ne iktidar yanında oldu “meslek liselerinin”, ne de muhalefet.
Dahası 28 Şubat laik Amerikancı ile muhafazakâr Amerikancı arasındaki rabıta noktalarını çıkardı. 28 Şubatta kimileri muhafaza etti, kimileri kâr. Muhafazakâr kesim, eline dini argümanları almış diğer muhafazakârların dini yanlış temsil etmelerini (öyle bir tekel hakları var ya!) eleştiriyorken, 28 Şubatçılara sesleri çıkmıyordu.
Yarış aslında “kimi daha çok sevecek acaba?” diye içerdeki ve dışarıdaki “zinde güçler”e yapılan defileden ibaretti. Çevik Bir ve 28 Şubatçıları eleştirmek veya karşısında durmak zaten muhaldi. Onun için de “dinden” deliller hazırdı. “Cihat zaten en iyi insanın nefsiyle yapılırdı.”
Ortadoğu’nun mahut “korku” güdülemesi çalışmıştı. Korku anlarında nefisle dâhili cihat, linç etme gücü olunca da harici cihat devreye girebilirdi. Dedik ya, Ebu Zer yalnızdı, bireyseldi, müstakimdi. Onun sesi kesilince, vicdanlar rahatlardı. Bireye karşı “toplu’m” Ortadoğu’da en iyi siyasi primleri toplardı. Ortadoğu’nun tarihinde ancak “emir büyük yerden” gelirse ve çoban değneğine göre hareket etmek yazardı. “Kurt” korkusu ile teyakkuza geçilir ve sürüler toparlanırdı Dicle kenarında. Topluca Mehdi’yi beklerlerdi. İsrafil’in Sûru ile çobanın kavalını bir tutardı Ortadoğu.
Boy boy “yeşil” holdinglerin isimleri açıklanırken, bir anlamda “yeşil” holdingler federasyonu açıklanmış oldu. Hatta künyeleri araya sehven giren bazı işyerleri de bundan nasibini alarak sevindi. “Kazan-kazan” olunca, kazan kaldırılmazdı. Sonra savunmalar geldi, “sermayenin rengi” olmazdı. Ve önce savunma şeklinde gelen bu renk inkârı, renksizlik, sonraları içselleştirilmiş bir her renge girmek tarzına dönüştü. Örtülerden yeşil kalktı, rengârenk oldular.
“Misyon” tamamdı! 28 Şubat “bitti” ve Çevik Bir muhafazakâr holdingde üst düzey yönetici olarak çıktı! “Cellâdına gülümsemek” böylece vuku buldu. Artık sürüyü kurt kapamazdı. İzahatı kolaydı bu işlerin, hani şu paratoner meselesi! İsmet Özel bu dönemde, “cellâdına gülümseme”nin yeni yöntemlerine şahit olmuştu. Tıpta travma sonrası stres sendromu denen tavır muhafazakârlık belirteci oldu. Ama Amerikan hastanesi ne günler için vardı zaten. Vietnam gazileri ile beraber, “we neam!”gazileri tedavi gördüler.
28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesinin merdivenlerinden aşağı polislerin sürüklercesine çığlık çığlığa indirdiği kız öğrencilerin sesleri hala kulaklarımda. O zamanlar henüz 11 yaşındaki kızıma bu “asayiş” problemini, bu “vukuatı” izah etmekte çok zorlanmıştım. (Ecevit’in Beyaz Saray’da Clinton karşısında neden “sözlüye kalkmış” talebe gibi durduğunu da anlayamamıştı.)
Fatih Semtinde “Osmanlı” tekvando kursu binasının önünde bir sakallı adamın dört kameramanın muhasarası altında cadı avına tabi olması da böyle bir durumdu. Muhtemelen o da sakalları arasında bir “iç tehdit” unsuru gizliyordu. Kabarıktı suçları. Sonra birden peruk sektörü patladı. Kıldan, tüyden işlerin sektörü, eften püften siyasetin ciddi bir uzantısı oldu. Artık öğrenciler başlarını ya saç üstüne peruk takarak ya da şapka giyerek örtüyordu. Sonra şapka sektörüne sıçradı dinamizm.
Huzur Sokağı romanını filme alan Mesut Uçakan huzursuzdu. Takva” filminin ayak sesleri duyulmaya başladı. Mustafa Kutlu ise, işin “Sır”ını çok önce yazmıştı. Üstat işin sırrını biliyordu! Yani, 28 Şubat dönemi “namus,” “kanun” ve “erdem” arasında bocalama dönemi oldu. Kaybeden erdem oldu.
Yetmedi.
İslam’dan referans alan kesimler arasında fitne çıktı. Pardösülü ve türbanlı olanlar, türbanlı ve pantolonlu olana, o türbanlı ve taytlı olana, o türbansız ve etekli olana, o türbansız ve kısa etekli olana “tam anlayamadığı” bir farklı duyuşu hissediyordu. Ancak komünal algıları aşarak bakanlar arasında ne örtünme şeklinden dolayı ne de örtüsüzlükten dolayı husumet olmuyordu.
Başörtüsü her hangi bir şey gibi bir “imge” olabilir. “Simge” olabilir. Sorun ona sadece simgesel olarak anlam yüklemek, ya da simgesel olarak onun anlamını hiçe saymaktır. Tesettürün “emirliğini” ya da meşruiyetini tartışmak ne onu vaaz edenlerin ne de ona karşı çıkanların haddi değildir.
Bireysel olarak insan, “başka vecibeleri” yapar, yapmaz o da kendi sorunudur. Başında örtü olmadan dini vecibelerini yerine getiren her kesimden insan da vardır Türkiye’de. Yani, çözüm ne devletin ne de cemaatin kafasıyla hareket etmeden, bireylerin kendi tercihlerini kendilerince yaşamaları, onlar gibi ötekileştirmeden “kendileri” olarak vecibe gördüklerini yerine getirme tercihleridir. Kimse kimseyi din ya da laiklik adına zorlamaya mezun değildir.
Totaliter kafalar insana “totalite” olarak bakar. Totalleştirmek ise, ne adına olursa olsun, insanı birey olarak Yaratan’ın hüküm alanına müdahale etmek isteğidir. Din de devlet de insanların Hayatlarını tanzim ve huzurlu yaşamaları için vardır. Tersi durumda insanlar din veya devlet için var olur ki, bu da bir totaliter mantıktır.
Hüda Kaya Hanımefendi o totaliter kafanın mağdurlarından biriydi. Yargılandı, mahkûm oldu. Sırf inandığı için başını örtmüştü; ancak, basit gibi görünen meselede, üç cürümü birden işlemişti. Birincisi, başını örtmekti. Diğeri de, örtü yasağını protesto eylemlerinden “ajan-kışkırtıcı” filanlık da yapmıştı. Hatta üçüncü bir suçu da kızlarına başlarını örtmeyi telkin etmesiydi. Silsile-i meratipe göre, hepsi de suçluydu.
Başörtüsü direnişinin sembol isimlerinden Hüda Kaya’nın Başörtüsüne Özgürlük Yolunda isimli kitabı çıktı. 28 Şubat totalitarizminin mağdurlarından Hüda Kaya’nın kitabı, yazarının döneminin bizzat canlı şahitlerinden ve mağdurlarından olması noktasında da büyük bir önem taşıyor. Başörtüsü direnişi sebebiyle birçok defa gözaltına alınan ve sonrasında uzun süre cezaevinde yatan Hüda Kaya yaşadıklarını bir kitapta topladı.
Neler yazıyor diye merak ederseniz, bir iki satır aşağıdadır: “Başörtüsü mücadelesi sebebiyle ilk olarak 97’de başladı yargılanma sürecimiz, 98’de kaleme aldığım ‘ulusal bir heyecan gecesi ve başörtüsü’ başlıklı yazımdan dolayı, çoğaltıp dağıttığı için de o sırada henüz 13 yaşında olan oğlum Muhammed Cihad ile DGM’de yargılandık. 312. maddeden 20 ay ceza alışım, bir kadın olarak yaşanan ilklerdendi… Başörtüsüne özgürlük isteklerimiz ve eylemlerimizden dolayı 99 yılında 75 kişi ile beraber ve tekrar üç kızım da birlikte tutuklanarak cezaevine gönderilişimiz, terörle mücadeledeki zorlu sorgulama süreci, 146 / 2. maddeden idam istemiyle yargılanmamız yaşanan ilklerdendi…”
İşte böyle…
Örtünmenin farklı ülkelerdeki uygulamaları, peçeli olanlar dâhil, burka ve benzerleri dâhil İslamı temsil adına ya da laiklik adına kınanması meşru olarak görülemez. Toplumların ve bireylerin modern ya da klasik, ya da İran’daki gibi yarı kapalı, ya da çarşaflı modelleri de aynıdır. Ancak parlak siyah çarşaflı da mat siyah çarşaflı daha az “takva” tarafından görülebilir mi? Görülebilir. O halde herkesin sadece kendi tarzıyla ilgilenmesidir mesele. Başkalarına kendi tarzını herkesin tarzı olmalı şeklinde bir bakış da aynı derecede bir yargılayıcı ve totaliter bakıştır.
Savunucularına göre, bizzat Allah’ın emri olduğu için başörtüsü gereklidir. Kimi cemaatlere ya da kesimlere göre, başörtüsü günlük siyasi ve ekonomik güç dalgalanmalarına göre “füruat” filandır. Başörtüsü örtünme de esas sembol niteliği olan şey bu kesimlerin “takva” anlayışlarından tutun da, türbanı iffet-namus ölçüsü görmeye kadar gider. Türbanı da yeterli görmeyerek türbanlıları yeterince “mümine” görmeyen insanlar da vardır. Türban “YÖK’ün”; “başörtüsü” bizimdir kabilinden algılar.
Bir kesim insan gelenekten başörtüsü kullanır. Diğer bir kesim aile yönlendirmesi, okudukları “dini” kitapların etkisi ve bazen de bir “ihtida” sonrası psikolojisi ile hareket ederek --aynen Hacda olduğu--gibi yeni bir başlangıcın hayatlarındaki temel taşı olarak görürler. Başka temel ibadetleri yapmasalar bile, onlara göre başörtüsü bu anlamda bir simgesel önemi haizdir.
Bu grupların içinde bir de tamamen kendi tercihleri ile kendince dinini yaşama hesabıyla, sadece Allah’a hesap vererek örtünmeyi yaşam tarzı olarak görenler de vardır Hüda Kaya gibi. Başını açmak o insanlar için, çıplak dolaşmakla eşdeğer anlam taşır. Mağdurluklar da yaşarlar, ama bu mağduriyetlerini de içlerinde yaşar ve sermaye yapmazlar.
Başörtülü kadınların mağduriyetleri türlü türlü olmuştur. Çok daha az paraya çalıştırılırlar bizzat “muhafazakâr” “biraderler” tarafından. Hayat ve inanç ile “devlet” arasında sıkışarak bir sabır ve tevekkül fazileti gösterirler.
Onlar başlarını kendi iç bütünlükleri için örterler, başkalarına “üstünlük” taslamak değildir maksatları. Başkalarına örtünmeyi dayatmak da akıllarından geçmez. Bilirler ki, kendilerine açılmayı vaz eden “kanun” kadar, kapanmayı vaz eden “namus” da zorbalığa kaçar. Yani kendisi örtünse de, örtünmeyene yargılamadan bakanlar, dostluk kuranlar olduğu gibi, türbanın markasından, bağlanma şekline kadar birbirlerini takvasızlıkla suçlayan ya da bu şekillere göre “bizimkiler-ötekiler” ayrımı yapanlar da vardır.
Bu şarkı burada biter mi?
Geldiğimiz süreçte kadınların sorunlarını erkekler kendi akılları ve çıkarları doğrultusunda çözmeye çalışmaktadır. Anayasalarımızı bir “toplumsal mutabakat” belgesi olarak görmek ve göstermek konusunda pek çok filozof ve başta Rousseau’nun epey muhalefeti olacaktır sanırım.
En son anayasa, yasak savma kabilinden yüzde doksan üzerinde kabul görmüştü. Referandumda “giyinme özgürlüğü” yer almadı. Bu da enteresan bir ayrıntı olarak tarihe geçti. Kadının başındaki örtüden siyasi ikbal ve iktisadi gelecek bekleyenler olduğu kadar, kadının bedenini de metalaştıran zihniyetler olduğu açıktır. Kadını kadın olduğu için lanetli görenler kadar, kadını metalaştıranlara da kadınların bizzat karşı çıkması lazımdır.
Özetle, Cumhuriyeti sadece erkekler değil, kadınlar da kurdu. Yani nüfusun yarısı olan kadınlar. Yani Cumhuriyetin en az yarısı kadınların. Din için de aynı şeyler geçerli. Dini konularda klasik ulema hep erkeklerden oluştu. Bazen bir âlimin kişisel fikir ve tercihi de İslam’ın fikri olarak algılandı. Yani kadınların kadınca dini yorumlamaları, Cumhuriyeti kadınca yorumlamaları da gereklidir. Din’in ve devletin cinsiyet toplumsal cinsiyet hiyerarşisi olması hayat ve kapsam alanını daraltır.
Beraber yürünesi yollara gelirsek…
Kadınlar, kendi katılım haklarını hem dinlerine hem de siyasi yapılara, hükümete, devlete ve Cumhuriyete yansıtmak zorundadırlar. Aksi halde, kadınlar erkeklerin kendilerini muaf tuttukları bir “namus” ve “fazilet” savaşında beraber kaybeden taraf olacaktır. Devlet olduğu kadar hükümetleri de aynı sorgulamalara tabii tutmak da bunun tek geçerli yoludur. Bir de Marifetname gibi kitaplarda, sırf kadın oldukları aşağılandıklarını hatırdan çıkarmamaları lazımdır.
Örtünen ya da örtünmeyen, iki kesimden de olan kadınlar da Anadolu denilen coğrafyanın insanlarıdırlar. Trakya bunun dışında değil. Ayrıca İstanbul-taşra ayrımı da yoktur. İstanbul taşrada, taşra da İstanbul’da. Ne kadınların ne de erkeklerin elinden Cumhuriyet ve liyakati esas alan demokrasinin yıkılması söz konusu değildir.
Durmak yoksa…
Buna demokrasiyi sadece kendileri için değil herkes için isteyen, onu azınlık ya da çoğunlukların zulmetme hakkı olarak görmeyen herkesi karşı çıkması lazımdır. Bunu yaparken de herkes tıkanan semboller ve mazi üzerinden değil, duygudaşlık hissi ve çıkar kavgası olmayan, “ötekini” blok olarak ötekileyen bloklar olarak değil, gerçek bir birey ve bir milletin mütemmim cüzleri olarak yapmalıdır. Ne siyaseti dinin, ne de dini siyasetin sermayesi yapmadan.
“Değişim” kendi başına sihirli bir değnek değildir. Değişmek daha iyisi olmak için değişime giderse anlamlıdır. Esas tehlike Türkiye’de her “değer” görülen şeyin bir sermaye olmasıdır. Dahası, sermayenin kendi başında değer olmasıdır. O da tüketim tapınaklarının raflarında ve askılarında olan değişimdir. Değişimin rengini de turuncu değil, yeşille el ele mavi ve onları kucaklayan al bayrağın rengi olmalıdır. Beyaz hilal ve yıldızı her zaman bembeyaz olarak kırmızı zeminde tutacak bir çözüm milletin dini tercihleriyle barışık kalmasını da sağlayacaktır.
Hüda Kaya’yı ve onun gibi dirayetli insanları erdemli duruşlarından dolayı kutluyorum.
Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.com