Tarihte Goya
*Kapakta East India Company hakkında Yıldız Holding koleksiyonundan bir sanat eserini size sunuyorum.

BENARES’TEKİ EAST INDIA COMPANY (DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ) YETKİLİSİ GEORGE FREDERICK CHERRY (1761–1799) VE VEZİR ALİ
Company Ekolü, Kalküta, Hindistan, 1800 civarı
Kağıt üzerine altın ve guaj Ebadı: 53 x 44 cm (çerçeveli), 33,5 x 24 cm (çerçevesiz)
Eser, East India Company’nin Benares temsilcisi George Frederick Cherry ile Oudh Nevvabı Vezir Ali arasında 14 Ocak 1799’da gerçekleşen ve Cherry’nin öldürülmesiyle sonuçlanan görüşmeyi tasvir ediyor.
İngilizler tarafından Oudh Nevvabı görevinden alınan Vezir Ali, daha sonra Benares’te yaşamaya başladı. İngilizlerin kendisini Kalküta’ya göndermek istemesi üzerine, bu kararı görüşmek için yaklaşık iki yüz kişilik maiyetiyle George Frederick Cherry’nin Benares’teki konutuna geldi. Cherry tarafından kahvaltıda ağırlandığı sırada çıkan tartışmada Vezir Ali kılıcını çekerek Cherry’ye saldırdı. Eser, tam da bu anı, Vezir Ali’nin George Frederick Cherry’yi kılıcıyla vurmasını gösteriyor.
Cherry bu saldırıda hayatını kaybetti. Olayın ardından kaçan Vezir Ali ise aylar sonra, hayatının bağışlanması şartıyla İngilizlere teslim edildi ve ömrünün geri kalanını esaret altında geçirdi.
Bir süre önce yazdığım bir seri yazıda Hindistan GOYA’mı anlatırken Yeni Delhi’de izini sürdüğümüz Babür İmparatorluğu’na ait gezilecek yerlerden, müzelerden söz etmemişim. Babür’ün kurduğu başlangıçta kırılgan devlet, oğlu Hümayun ve torunu Ekber döneminde büyük bir imparatorluğa dönüşüyor. Delhi’de Babürlerin izini sürmek Hindistan tarihinin en önemli dönemlerinden birini okumak anlamına geliyor. Bir tarafta erken Babür mimarisini temsil eden Hümayun Türbesi, diğer tarafta ise Şah Cihan döneminin 17. yüzyıldaki ihtişamını gösteren Cuma Mescidi, bugün Babür mimarisinin yaklaşık yüz yıl içinde gelişiminin şahidi ve daha ilginci Aga Han Kültür Vakfı tarafından inşa edilen Hümayun Müzesi…
Hindistan tarihine bakarsanız hiçbir zaman tek çizgide ilerleyen, tek bir halkın ya da tek bir imparatorluğun tarihi olmadığını görürsünüz. Hindistan daha çok İndus ile Ganj havzalarını ve zaman zaman bütün altkıtayı anlatan coğrafi ve kültürel bir kavramdır. İndus Vadisi uygarlığından Vedik döneme, Maurya ve Gupta imparatorluklarından bölgesel Hindu krallıklarına, Delhi Sultanlığı’ndan Babürlere ve nihayet İngiliz sömürge yönetimine kadar Hindistan tarihi sürekli değişen iktidarların ve kültürel sentezlerin tarihidir.
331 YIL SÜREN BABÜR İMPARATORLUĞU
Burada bugünkü anlamıyla Hindistan ile tarihsel Hindistan’ı birbirinden ayırmak gerekiyor. Babürlerin kurulduğu 16. yüzyılda bugünkü sınırları, vatandaşlığı ve merkezi egemenliğiyle Hindistan adında bir ulus devlet yoktu. Hindustan ya da Hindistan daha çok İndus ile Ganj havzalarını ve zaman zaman bütün altkıtayı anlatan coğrafi ve kültürel bir kavramdı. Babürlerin hükmettiği coğrafya bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş başta olmak üzere birden fazla devletin sınırları içinde kalıyor. Nepal, Sri Lanka ve çevredeki başka siyasi yapılar ise Babür hakimiyetinin dışında ya da onunla değişken ilişkiler içinde varlıklarını sürdürüyordu. Dolayısıyla Babür tarihini yalnızca bugünkü Hindistan Cumhuriyeti’nin tarihi olarak okumak yanıltıcı olur, çünkü bütün Güney Asya’nın ortak geçmişinin bir bölümünden söz ediyoruz.
Bugün Hindistan altkıtasında yer alan Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Myanmar (Burma), Sri Lanka, Maldivler’de yaşayan genelde birbirlerinden Hindu, Müslüman ve Sihler başta olmak üzere farklı dini ve kültürel topluluklardan söz etmek mümkündür. Hatta Hintli bir gıda sanayicisi tanıdığım bana Müslümanlar güzeldir çünkü melezler, dediğinde ne kastettiğini anlamamıştım. Özellikle Kuzey Hindistan, Orta Asya, İran ve Afganistan üzerinden gelen topluluklarla yerel halkların yüzyıllar boyunca karşılaştığı büyük bir kültürel etkileşim alanı olmuş. Bunun izlerini dilde de görmek mümkün. Bugün Urduca’da bizim de kolaylıkla tanıyabileceğimiz, benzer anlamlarda kullanılan Türkçe, Farsça ve Arapça kökenli pek çok kelimeye rastlıyoruz. Urdu denilen bu dil bugün Pakistan’ın resmi dilidir; kelimenin kendisi Türkçe ordudan geliyor, Farsça zaban-ı urdu, yani ordu, karargah dili ifadesinden türemiş. Dolayısıyla Türk kökenli askerlerin ve daha çok askeri elitin etkisi ile oluşmuş, Urduca bir Türk dili değil. Hint-Aryan kökenli, özellikle Türkçe’den ve Farsça, Arapçadan, etkilenmiş bir dil. Delhi Sultanlığı ve ardından Babür orduları, sarayları ve büyük şehirleri Türkçe, Farsça, Arapça ve yerel dillerin sürekli karşılaştığı alanlardı. Türk kökenli yöneticilerin ve askerlerin konuştuğu yerel dil zamanla Urduca haline geldi. İşte Babürlerin bıraktığı kültürel sentezin en canlı örneklerinden biri bugün konuşulan bu dildir.
13. Yüzyıldan itibaren Delhi Sultanlığı’nı yöneten Müslüman hanedanlar Kuzey Hindistan’da güçlü bir siyasi merkez kurmuşlardır. Hindistan tarihindeki en etkili Müslüman hanedanlardan biri ise 16. Yüzyılda ortaya çıkan Babürler olmuştur.
Burada tarihsel akışı doğru kurmak önemli; Hindistan’ın İslam’la karşılaşması Moğollardan çok önce başladı. Arap tüccarlar yüzyıllardır Hindistan kıyılarıyla ticaret yapıyordu, 8. yüzyılda Sindistan’ın Araplar tarafından fethi gerçekleşti, 11. ve 12. yüzyıllarda Gazneli ve Gurlu seferleri geldi ve 13. yüzyıl başında Delhi Sultanlığı kuruldu. Yani Moğollar Hindistan’a ulaştığında Kuzey Hindistan’da zaten güçlü bir Müslüman siyasi düzen vardı. Hindistan’ın “Müslüman olması” diye tek bir tarih de yok, İslam Hindistan altkıtasına fetih, ticaret, göç, evlilikler ve özellikle sufi ağları üzerinden yüzyıllara yayılan çok farklı yollarla yerleşti.
Sonra büyük Moğol istilası; Cengiz Han’ın orduları 1221’de İndus’a kadar ulaştı. 13. ve 14. yüzyıllarda Çağatay Moğolları Kuzeybatı Hindistan’a defalarca saldırdı. Moğollar İran, Horasan ve Orta Asya’da şehirleri ve yerleşik medeniyet merkezlerini korkunç ölçüde tahrip etmiş olsalar da Hindistan’ın büyük bölümünü fethedip aynı biçimde ortadan kaldırmayı başaramadılar. Delhi Sultanlığı Moğol ilerleyişinin önündeki önemli engellerden biri oldu. Buna karşılık Moğol istilalarının Hindistan üzerindeki beklenmedik kültürel sonucu, Orta Asya ve İran’dan kaçan alimlerin, sanatçıların, sufilerin, devlet adamlarının ve zanaatkarların Delhi’ye sığınmasıydı. Yani başka coğrafyalarda medeniyet merkezlerini yıkan Moğol ilerleyişi, ilginç biçimde farklı bir medeniyete katkıda bulundu.
Aslında bütün Moğollar geri dönmedi. 1292’de Delhi Sultanı Celaleddin Halaci döneminde Hindistan’ı istila eden bazı Moğol grupları yenilginin ardından İslam’ı kabul ederek Delhi çevresine yerleştiler. Kaynaklarda bunlara Yeni Müslümanlar deniyor. Bunların bir bölümü Delhi Sultanlığı ordusunda hizmet etti, yerli halkla evlendi ve zamanla bölgenin toplumuna karıştı. Orta Asya’daki bazı Moğol hanlıklarında da İslamlaşma süreci yaşandı. Dolayısıyla birkaç kuşak sonra Moğol, Türk, Müslüman, Fars ve Hintli kimlikleri arasındaki sınırlar artık keskin değildi. Müslüman Moğolların medeniyete, kültür ve sanata etkilerini daha önce New York Metropolitan müzesi Islamic Art bölümü hakkındaki yazımda belirtmiştim (https://muratulker.com/the-met-yeni-bir-kitanin-insanlarina-dunya-tarihini-aktarmak-nasil-olur/)
Kurucu Babür şah, Timur soyundan Orta Asyalı bir hükümdar, 1526’da Panipat Savaşı’nda Delhi Sultanlığı’nın son sultanı Lodi’yi yenerek Kuzey Hindistan’da yeni bir hanedanlığın temelini atmıştır. Babür, baba tarafından Timur’un beşinci kuşaktan torunuydu, anne tarafından ise Cengiz Han soyuna bağlanıyordu. Ana dili Çağatay Türkçesiydi ve meşhur Babürname’yi Türkçe yazmıştı. Kültürel dünyası ise büyük ölçüde Timurlu ve Fars kültürüyle şekillenmişti. Dolayısıyla daha sonra Avrupalıların “Mughal/Mogul” diye adlandırdığı hanedanı, yalnızca Moğol hanedanı olarak görmek yanıltıcı olur. Karşımızda Türk-Moğol kökenli, Timurlu siyasi geleneğini taşıyan, Fars kültürü içinde yetişmiş ve birkaç kuşak içinde giderek Hintlileşmiş bir hanedan var. Babürlerin olağanüstü sanat, mimari, minyatür, bahçe, edebiyat ve kitap kültürü de bu sentezden doğmuştur.
Eski Delhi, Cuma Mescidi, Yeni Delhi Hümayun Türbesi Goyası
Şah Cihan tarafından yaptırılan ve 1656’da tamamlanan bu büyük cami, kırmızı kumtaşı ve beyaz mermerle inşa edilmiş dev cümle yani ana giriş kapısı, kemerleri, minareleri ve geniş avlusuyla daha ilk andan itibaren bir imparatorluğun ihtişamını temsil eden özgün bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu hissettirdi.

Birbirinin içine geçen dilimli kemerler, kırmızı taşın üzerindeki zarif bitkisel bezemeler, beyaz mermerden yapılmış mihrap ve kubbelerin altında oluşan loşluk, yapıya güçlü ama aynı zamanda sakin bir atmosfer veriyor. En güzel şey caminin halen bir yaşam merkezi olması; namaz kılan, soluklanan, sohbet eden insanlar ve tabii ki cıvıldayan çocuklarla dolu…

Hümayun Türbesi, Yeni Delhi’nin Nizamuddin bölgesinde, Babür tarihinin daha erken dönemini temsil ediyor. Hümayun, Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür’ün oğlu, Ekber Şah’ın ise babası. Onun için yaptırılan bu türbe 16. yüzyılın ikinci yarısında tamamlanmış. Karşımıza çıkan yapı, yalnızca bir hükümdar mezarı değil, Babür mimarisinin daha sonra ulaşacağı görkemli noktaların habercisi.
Komplekse girerken önce büyük Batı Kapısı karşılıyor insanı. Bu yapıları bilhassa çini tuğlalarla bezeli ve kubbeli olanlarını Turan’da görüyoruz. Kırmızı kumtaşı ve açık renk taşın birlikte kullanıldığı bu anıtsal geçit, daha içeri girmeden sizi ana yapıya hazırlıyor. Ardından bahçenin ekseninde ilerlediğinizde Hümayun Türbesi birden bütün ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Ortadaki büyük kubbe, simetrik cephe, yüksek kaide ve dört yana açılan bahçe düzeni son derece planlı ve dengeli.

Burada en önemli kavram charbagh, yani dört parçalı bahçe düzeni. İran ve Orta Asya geleneğinden gelen bu anlayışta bahçe dört ana bölüme ayrılıyor, su kanalları ve yollar yapıyı geometrik bir düzene yerleştiriyor. Bu yalnızca estetik bir tercih değil. İslam bahçe geleneğinde cennet tasvirleriyle ilişkilendirilen bir düzendir, deniyor.
Hümayun Türbesi bu bakımdan Hindistan’daki en önemli erken dönem Babür bahçeli türbelerinden biri sayılıyor. Burada dolaşırken ister istemez aklıma daha önceki gezimizde ziyaret ettiğim Tac Mahal geldi. Hümayun Türbesi’ne bazen “Tac Mahal’in mimari atası” denmesi hiç de abartılı değil, çünkü benziyorlar.
Hümayun Türbesi’nin bahçelerini dolaştıktan sonra gezimizin bittiğini düşünüyordum. Meğer asıl hikâyenin önemli bir bölümü toprağın altında bizi bekliyormuş. Türbe kompleksinin hemen yanında, Sunder Nursery ile Hümayun Türbesi arasında 2024 yılında açılmış çok yeni bir müze var, ismi Humayun World Heritage Site Museum yani Hümayun Dünya Mirası Müzesi.

Dışarıdan bakınca içeride karşılaşacağınız büyüklüğün tahmini imkansız, nedeni bilinçli bir mimari tercih; tarihi alanın görüntüsünü bozmamak için müze büyük ölçüde, yaklaşık altı metre yerin altına yerleştirilmiş, tarihi peyzajı bozmadan içine saklamışlar, mesajı açık yeni olan, eski olanın önüne geçmemeli, mesela benzeri pazarlamada da geçerli, her yeni ürün mevcutları minimum düzeyde kanibalize etmeli! Bu prensibin bir şehrin mimarisine uygulanmasını görmek ilginçti.
Müze 29 Temmuz 2024’te açılmış. Archaeological Survey of India ile Aga Han Kültür Vakfı’nın uzun yıllara yayılan çalışmalarının ürünü. Hümayun Türbesi, Nizamuddin Yerleşkesi ve Sunder Fidanlığı Tarihi Parkı birlikte 1200 dönümlük bir alanda büyük bir kültürel miras ve kentsel yenileme çalışmasının parçası olmuş.
Burada sadece tarihi eserlerin restorasyonuyla yetinmeyip binayı, bahçeyi, mahalleyi, yaşayan gelenekleri, zanaatı ve o yerde oluşmuş insan ilişkilerini birlikte korumaya çalışmışlar.
Müzede Hümayun kimdi, sorusunun cevabı ile yaklaşık 700 yıllık Nizamuddin bölgesinin tarihi, Babürlerin dünyası, mimari, astronomi, şiir ve kitaptan oluşan kültürü, seyahat, zanaat ve Delhi’nin dönüşümü bir arada anlatılmış. Koleksiyonda minyatürlerden el yazmalarına, sikkelerden astrolablara, gök kürelerinden taş kitabelere, cam ve tekstil eserlerinden mimari parçalara kadar yüzlerce obje bulunuyor. Hükümdarı sadece savaşlarıyla anlatmamışlar, nasıl düşündüğünü de aktarıyorlar.
Müzede karşımıza önce büyük bir harita çıktı, üstünde Humayun’s Travels yani Hümayun’un Seyahatleri yazıyor. Hümayun hayatı boyunca yaklaşık 34 bin kilometre kat etmiş, 122 şehir görmüş ve 27 savaşa katılmış.

Panodaki haritada Hindistan’dan Afganistan’a, İran’a ve Orta Asya’ya uzanan büyük bir coğrafya görüyorsunuz. Hümayun’un hayatı aslında sürekli hareket halinde geçmiş. Taht kazanmış, taht kaybetmiş, sürgüne gitmiş, İran’a sığınmış, tekrar ordular toplamış ve sonunda Delhi’ye dönmüş. Babasından bir imparatorluk devralmış ama karşımızda sürekli başarılarla dolu bir hükümdar hikayesi yok. Tam tersine yenilgi, sürgün, öğrenme, dönüş ve yeniden başlamak Hümayun’un hikayesi.
Babür İmparatorluğu’nun oluşumunu anlamak için Hümayun’u bilmek gerekiyor. Babası Babür 1526’da Hindistan’da hanedanın temelini atmış. Hümayun 1530’da tahta çıkmış. Ancak Şir Şah Suri karşısında yenilerek Hindistan’ı terk etmek zorunda kalmış. Yıllarca süren sürgünün ardından 1555’te yeniden Delhi’yi ele geçirmiş. Bir yıl sonra da ölmüş. Oğlu Ekber ise babasının bıraktığı bu kırılgan mirası, Hindistan tarihinin en güçlü imparatorluklarından birine dönüştürmüş.
Müzede anlatılan Hümayun’un İran’da geçirdiği yıllarını anlamak önemli. 1540’larda tahtını kaybeden Hümayun, Safevi hükümdarı Şah Tahmasb’ın sarayına sığınmış. Bu dönem onun yalnızca siyasi hayatını değil, Babür kültürünün geleceğini de etkilemiş. İran sarayında gördüğü sanat, kitap üretimi, resim, mimari ve saray kültürünü daha sonra Hindistan’a taşımış. Yani bazen bir hükümdarın yenilgisi bile kültürel olarak üretken olabiliyor. Hümayun İran’dan Hindistan’a dönerken yanında yalnızca askerî destek getirmemiş, fikirler, sanatçılar ve bir anlayış getirmiş, Hindistan kültüründe İran etkisi görüyoruz.
Aslında burada daha büyük bir tarihsel dönüşüm var. Cengiz Han ve torunlarının 13. yüzyıldaki ilk Moğol fetihleri Buhara’dan Semerkant’a, Merv’den Bağdat’a kadar İslam dünyasının büyük medeniyet merkezlerinde muazzam yıkımlar yaratmıştı.
Sonraki kuşaklarda Moğol hanedanlarının önemli bir bölümü İslam’ı kabul etti ve daha önce karşı karşıya geldikleri Fars İslam kültürünün taşıyıcıları haline geldiler. Böylece medeniyeti yıkan “Moğol” ile birkaç yüzyıl sonra Hindistan’da bahçeler, kütüphaneler, minyatürler, astronomi eserleri ve Tac Mahal gibi yapılar üreten “Mughal” arasında şaşırtıcı bir tarihsel dönüşüm ortaya çıktı. Fakat Babürlüleri doğrudan Cengiz Han’ın istilacı ordularının devamı saymak da doğru değil. Babür hanedanının asıl siyasi ve kültürel mirası Timurlulardan geliyordu. Babür’ün dünyası Çağatay Türkçesi ile Fars yüksek kültürünün birleştiği bir dünyaydı. Hindistan’a geldiklerinde bu dünyaya Hint gelenekleri de katıldı ve sonunda başlı başına yeni bir Babür medeniyeti oluştu.

Babür hanedanı 1526’dan 1857’ye kadar, 331 yıl devam etmiş; hükümdarların özellikle Nizamuddin bölgesiyle olan ilişkileri dikkat çekici, bölge büyük bir sufi olan Nizamuddin Evliya ile anılıyor.

13. ve 14.yüzyılda yaşamış Hazreti Nizamuddin Evliya’nın türbesi, Babürlerden çok önce bölgenin manevi merkezlerinden biri haline gelmiş. Müzedeki hac yolculuğu bölümü, Babür hükümdarlarının buraya ziyaretler yaptığını anlatıyor. Babür, Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan… hanlar değişiyor ama ilişki sürüyor. Hümayun’un türbesinin buraya yapılması bilinçli bir tercih, türbe bir padişah mezarı olarak dünyevi iktidar ile manevi otoritenin aynı coğrafyada buluştuğu bir yer olmuş. Müzede bu ilişkiyi özellikle iyi anlatmışlar. Müzede Hindistan tarihinde İranlı, Türk, Orta Asyalı ve Hint unsurlar birbirlerine üstün gelmiyor,karışıyorlar. Hint kültürü böyle devam ederek gelmiş.

Müzede dikkatimi çeken panolardan biri de altı köşeli yıldızla ilgili; ilk bakışta bizim bugün hemen “Davud Yıldızı” diye tanıyacağımız şekil. Ama burada önemli bir hatırlatma söz konusu. Altı köşeli yıldız tarih boyunca sadece Yahudilere ait bir sembol olmamış. Hindistan’dan İslam dünyasına kadar çok farklı kültürlerde geometrik ve kozmolojik bir motif olarak kullanılmış. Hümayun Türbesi’nin cephelerinde de bu motifi görüyorsunuz.
Tarihe bugünün sembolik anlamlarını geriye doğru taşıyarak bakarsak birçok şeyi yanlış anlayabiliriz. Bir sembolün anlamı zamana ve coğrafyaya göre değişebiliyor. Hatta müzede dolaşırken insan Babürlerin geometriye olan ilgisinin yalnızca süslemeyle sınırlı olmadığını fark ediyor. Yıldızlar, çokgenler, simetriler ve tekrar eden desenler mimariyi adeta matematiksel bir düzene sokuyor, çünkü Hümayun’un çok başka bir yönü astronomiye olan ilgisi.

Hümayun astronomi ve astrolojiye olağanüstü derecede meraklıymış. Müzede Hümayun’un usturlaplara, gök kürelerin ve astronomik metinlere ilgisi özellikle anlatılıyor. Astrolab, yıldızların konumundan zamanı ve yönü belirlemekten gökyüzü hesaplarına kadar birçok amaçla kullanılan o dönemin gelişmiş bilimsel araçlarından biri; müzenin koleksiyonundaki örneklerden biri Muhammed Mukim tarafından yapılmış pirinç bir astrolab, üzerinde 44 yıldız konumu işaretlenmiş. Başka bir gök küresinde ise yıldızların konumları farklı büyüklüklerde gümüş noktalarla belirtilmiş.

Üstte vitrinde açık duran kitabı ve yanında kalem takımını görünce 16. Yüzyılı sadece atlar, kılıçlar ve savaşlardan oluşan bir çağ gibi düşünmeyin, derim. O dönemde insanlar gökyüzünü ölçüyor, yıldız katalogları hazırlıyor, matematik hesapları yapıyor, kitap topluyor, şiir yazıyor, bahçeler tasarlıyor ve çok karmaşık mimari yapılar inşa ediyor. Hümayun, kitaba son derece meraklı, garip bir şekilde o yolda ölüyor. Hümayun 1556 yılında Delhi’deki kütüphanesinin merdivenlerinden düşmesinin ardından hayatını kaybediyor. Hayatının önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş, 27 savaşa katılmış bir hükümdar savaşta değil, kitaplarının bulunduğu yerde geçirdiği bir kazanın ardından ölüyor.
Ardından oğlu Ekber tahta çıkıyor. Müzenin Ekber bölümünü İmparatorluğu İnşa Etmek diye adlandırılmış. Ekber, Hümayun’un önce yitirip sonra yeniden kurduğu devleti imparatorluğa dönüştürüyor. 1556’dan 1605’e kadar süren yaklaşık yarım yüzyıllık hükümdarlığında yalnızca toprakları genişletmiyor, idari sistemi kuruyor, farklı toplulukları yönetime dahil ediyor ve çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir imparatorluğun nasıl yönetilebileceği konusunda kendine özgü bir model geliştirmeye çalışıyor. Sonra Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib geliyor. Tabii tarihlerinde çok sayıda hükümdar, prens, eş ve saray çevresi var.

Babür İmparatorluğu dediğimizde tek bir yapıdan söz etmiyoruz. 331 yıl boyunca aynı kalan bir imparatorluk yok. Hükümdarlar, devlet anlayışı, din politikaları ve mimari, değişiyor. Hatta imparatorluğun Hindistan’la kurduğu ilişki bile kuşaktan kuşağa dönüşüyor. Babür hala büyük ölçüde Orta Asyalı bir hükümdar. Ekber dönemine geldiğimizde hanedan giderek Hintlileşiyor. Şah Cihan döneminde ise ortaya artık başka hiçbir coğrafyaya tam olarak ait olmayan özgün bir Babür estetiği çıkıyor. Tac Mahal bunun en meşhur örneği. Hümayun Türbesi de bu dönüşümün başlangıç noktalarından biridir.
İlk kuşak Orta Asya’dan Hindistan’a geliyor, birkaç kuşak sonra artık yerlileşiyorlar. Hanedan üyeleri, askerler, yöneticiler, sanatçılar ve onların çocukları bu coğrafyanın parçası oluyor. İranlı, Türk, Afgan, Orta Asyalılar ile yerli Hint unsurlar evlilik, askerlik, saray hayatı, ticaret yoluyla birbirine karışıyor; kim Hintli, kim yabancı sorusu kuşaklar geçtikçe anlamını kaybetmeye başlıyor. Babürler Hindistan’ı değiştirirken Hindistan da Babürleri değiştiriyor. Tarihte kültürün bazen bir tarafın diğerine galip gelmesiyle değil de, tarafların birbirini değiştirmesiyle doğduğuna yönelik çok örnek var.
İyi müzecilik, eserin önüne geçmeden eseri görünür kılmaktır. Bir başka güzellik, müzenin kendisinin bir mimari ego gösterisi olmaması. Yer seviyesinin yaklaşık altı metre altına inşa edilen müzenin üzeri, bir Babür bahçesini hatırlatan peyzajla düzenlenmiş, böylece tarihi çevrenin görünümü muhafaza edilmiş. İçeride ise 270 derecelik dijital gösterim alanları, mimari modeller, objeler ve klasik vitrinler birlikte kullanılıyor. 100 kişilik bir oditoryum, geçici sergi alanları, kütüphane ve başka kamusal alanlar bulunuyor. Müze geçmişe saygı duyan çağdaş bir yapı, yapmak yerine eskiyi anlatan bir yenilik olarak karşımıza çıkıyor.
Aga Han Kültür Vakfı’nın burada yaptığı sadece müze kurmak değil. Hümayun Türbesi ve bahçelerindeki restorasyon çalışmaları 1990’ların sonundan beri devam ediyormuş. 2007 sonrasında türbenin kendisindeki kapsamlı koruma çalışmalarına geçilmiş. Geleneksel ustalarla gerçekleştirilen restorasyonun yalnızca türbenin korunmasına değil, kaybolmakta olan yapı zanaatlarının sürdürülmesine de katkı sağlaması amaçlanmış.
Bugün Güney Asya haritasına baktığımızda modern devlet sınırlarıyla eski imparatorluk coğrafyalarının her zaman örtüşmediğini görüyoruz. Hindistan’ın 1947’de bölünmesi ve İngiliz sömürge yönetiminin sona ermesinin ardından ortaya çıkan sınırlar, bölgedeki bazı ihtilafların şekillenmesinde önemli rol oynamış. Bana bu yönüyle Orta Doğu coğrafyasındaki bazı ihtilafları hatırlatıyor.
1857’de İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne karşı başlayan büyük ayaklanmada son Babür hükümdarı Bahadır Şah Zafer isyancıların sembolik lideri haline geldi. İngilizlerin Delhi’yi yeniden ele geçirmesinin ardından yakalandı, yargılandı ve Rangun’a sürgüne gönderildi. Babür hanedanının siyasi hakimiyeti böylece sona erdi. 1526’da Babür’le başlayan siyasi hakimiyet, 331 yıl sonra 1857 ayaklanmasının bastırılması ve İngilizlerin son hükümdarı tahttan indirmesiyle sona erdi. Ama yaklaşık beş yüz yıl sonra Delhi’de hala onların bahçelerinde yürünüyor, izleri sürülüyor, saygıyla anılıyorlar.
Kaynakça
https://www.htmuseum.org/
https://www.pib.gov.in/Pressreleaseshare.aspx
https://whc.unesco.org/en/list/232
https://the.akdn/en/home
https://www.iranicaonline.org/articles/babor-zahir-al-din/
https://www.iranicaonline.org/articles/urdu/
https://www.cfr.org/global-conflict-tracker/conflict/conflict-between-india-and-pakistan
-
Abdullah 12 saat önce Şikayet EtMurat beyi katkılarından dolayı tebrik ediyorum ,Beğen Toplam 2 beğeni
-
Hayrettin 13 saat önce Şikayet EtHindistan da Türk-islam hakimiyetini anlatan iyi bir yazıBeğen Toplam 4 beğeni