Eski Gedikpaşa’nın ayakkabı toptancıları
Hikâye, 1970’li yıllarda, İstanbul’un gecekondu bölgelerinden kalabalık bir kente, oradan da bir megakente dönüştüğü yıllarda başlıyor.
O dönem İstanbul’un farklı semtleri, belirli ticaret alanlarında uzmanlaşıyordu.
Eminönü’ndeki gıda toptancıları kendi sektörlerini beslerken, ayakkabı üretimi ve satışının önemli merkezlerinden biri de Fatih ilçesindeki Gedikpaşa semtiydi.
Ancak Gedikpaşa’da, zamanla İstanbul’un ticaret hayatına damgasını vuracak bir davranış kalıbı da yerleşiyordu.
Aralarında esnaflığı Ahilik geleneğine uygun dürüst şekilde yapanları ayrı bırakıyorum.
Resmen bir kara düzen…
Hikâyenin özü oldukça basit:
Elinde kalan, satamayacağını bildiği, en kötü malı, yeni bir ayakkabı dükkânı açmak isteyen tecrübesiz esnafa satmak.
Toptancı, söz konusu modeli alan esnafın müşteri kaybedeceğini, hatta bir süre sonra dükkânını kapatmak zorunda kalacağını gayet iyi biliyor.
Buna rağmen karşısındaki kişiyi uyarmıyor.
Aksine, ona uygun ödeme koşulları sunuyor ve “Vereyim kardeşime!” anlayışıyla malı elinden çıkarıyor.
Sonuç tahmin edilebilir:
Birkaç ay sonra o esnaf kepenk kapatmak zorunda kalıyor.
Toptancı ise elindeki kötü malı satmış, kendi çıkarını korumuş oluyor.
Acı olan, bu davranış biçiminin yalnızca geçmişte kalmaması.
Günümüzde de farklı biçimlere bürünerek varlığını sürdürüyor.
“Vereyim kardeşime!” anlayışı, kendini güncelleyerek hayatın pek çok alanında karşımıza çıkıyor.
Son dönemde yaşanan birçok olayda bunun benzerlerini her kademede görebiliyoruz.
Yapılan hatayı gördüğü hâlde uyarmayan bürokratlar, yanlışları fark ettiği hâlde koltuğunu korumak için sessiz kalan yetkililer, daha fazla kazanma hırsıyla yanlışlara göz yumanlar…
Bütün bunların temelinde, kişisel çıkarı ortak sorumluluğun önüne koyan bir anlayış yatıyor.
İnsan, karşısındakinin zarar göreceğini bildiği hâlde kendi kazancını düşünüyorsa sorun yalnızca ticari bir tercih olmaktan çıkıyor; ahlaki bir meseleye dönüşüyor.
İşin daha vahim tarafı ise şu:
Yanlışı görüp de uyaranlar çoğu zaman takdir edilmiyor, aksine enayi yerine konuluyor.
“Sana ne?”, “Sana mı kaldı?” sözleri hepimizin kulağına tanıdık geliyor.
Böylece yanlışı yapanın değil, yanlışa itiraz edenin sorgulandığı bir düzen ortaya çıkıyor.
Sessizlik ödüllendirilirken uyarıda bulunmak bedel ödemeyi gerektiriyor.
Gedikpaşa’daki ayakkabı toptancılarının hikâyesi bu yüzden yalnızca geçmişte kalmış bir ticaret hikâyesi değil.
Asıl mesele, bugün de farklı alanlarda karşımıza çıkan bu zihniyet...
Başkasının zararını bile bile kendi çıkarını korumak ve buna itiraz edeni suçlamak.
Bir toplumda ahlakın ölçüsü, yalnızca insanların ne kadar kazandığı değil, kazanç uğruna neleri görmezden geldiğidir.