Mustafa Yürekli
Mustafa Yürekli
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Ölü şehir ve kültürsüzlük

GİRİŞ 13.06.2026 GÜNCELLEME 13.06.2026 YAZARLAR

Ölü şehir, ekonomik, siyasi veya doğal afetler nedeniyle terk edilmiş, nüfusu büyük ölçüde azalmış veya tamamen boşalmış yerleşim yerleri için kullanılan bir terimdir.

Aynı zamanda arkeolojide "ölülerin şehri" anlamına gelen nekropol (veya nekropolis) kavramını ifade etmek için de kullanılır. 

Fiziksel yapıları (evler, sokaklar, binalar) büyük ölçüde ayakta kalmasına rağmen canlılığı ve yerleşik nüfusu kalmamış yerlerdir.

Şehirlerin ‘ölü şehir’e dönüşmesinin sebepleri şöle sıralanabilir: Savaşlar, madenlerin tükenmesi, nükleer felaketler (örneğin Çernobil) veya büyük ekonomik krizler olabilir.

ÖLÜ ŞEHİRİN ÖZELLİKLERİ

Ölü şehir deyimiyle, doğallıktan uzak, yapay bir şehir ifade edilir anı zamanda; sadece ticari, teknolojik ve bürokrasinin (sivil, asker) sırıttığı bir düzen barındıran alanlar için kullanılır.

Ölü şehir, her şeyden önce ruhsuz şehirdir. Ölü şehir imgesi, şiirimizde çok yayğındır; ölü şehir denince akla ilk gelen, tarihi dokudan yoksun, birbirinin kopyası gökdelenlerin ve tek tip yapıların hakim olduğu, yerel kültürün kaybolduğu ve insan etkileşimini engelleyen yerleşim yerleridir.

Kentsel planlama ve sosyoloji bağlamında ‘ölü şehir’ tanımlaması genellikle şu özelliklere dayanır:

1.Tarih ve sosyal hafıza eksikliği ilk göze çarpan özelliktir. Eski yapıların yıkılıp yerine ruhu olmayan, fabrikasyon binaların dikilmesi tarihi ve sosyal hafıza eksikliğinin somut göstergesidir..

2.Bir yere ölü şehir deniyorsa, orada tek tip mimarinin olduğu anlatılır. Betonlaşmanın ve birbirine benzeyen (genellikle cam/çelik) gökdelenlerin ağırlıkta olması kasdedilir..

3. Ölü şehir çağdaş dünyada medyada yağın bir şekilde kullanılan ve sosyal alanların yokluğunu anlatan bir kavramdır.. İnsanların bir araya gelip sosyalleşebileceği meydanların, parkların veya kültürel merkezlerin yetersizliği sözkonusudur.

4.Araç odaklı tasarım demektir ölü şehir: Sokakların yayalar için değil, yalnızca otomobil trafiği düşünülerek tasarlanması en belirgin özelliğidir.

5.Yerel kimliğin kaybolması durumu da ölü şehir kavramıyla kodlanır..

Modernleşmenin dayattığı yeni yaşam tarzının insanları beton bloklardan oluşan uydu kentlere yönlendirmesi, 20. yüzyıldan itibaren göreceli olarak kaybolan mahalle kültürünü tamamen ortadan kaldırıyor.

Mahalle kültürünün bitmesi ve her yerde aynı küresel kent düzenlemelerinin yapılması için ölü şehir deyimi kullanılır. Büyük binaların çevrelediği meydanlar, caddeler ve sokaklar.. Modern kent planlamasına maruz kalmış, tarihi binalarını, geleneksel yapılarını kaybetmiş, beton kaplamış şehirdir ölü şehir.

ŞEHİRLERİN RUHU VARDIR

Şehirlerin imar edilmesi konusunda onlarca plan ve proje hazırlanmaktadır. Oysa ki şehrin ruh sahibi olması, bütün bu projelerden daha önemlidir.

Çağdaş mimariye göre yapılan projelerin maddeci bir anlayış ve kapitalist bir felsefeyle hazırlanmış olduğu görülmektedir. Oysaki ülkemizin diğer meselelerine de aynı felsefeyle yaklaşıldığı için bir çözüme ulaşılamamıştı. Bu yüzden farklı bir anlayış, farklı bir yaklaşımla çözüm bulmak gerekir. Bunun için kendi medeniyetimize dönmemiz yeterlidir.

İslam medeniyetinde şehirlerin imar edilmesi demek; geniş yolların, geniş caddelerin açılması, her gün çöplerin toplanması, yıkanıp temizlenmesi demek değildir. Bunlardan ziyade şehirlerin manevi bakımdan kalkındırılması, şehre ruh ve kimlik kazandırılması demektir. Şehirlerin de bir ruhu, bir karakteri vardır, olmalıdır. Şehre ruh kazandıran, karakter, kişilik ve kimlik kazandıran unsur medeniyet ve kültürdür. Kültür ve medeniyet bakımından yeterince gelişmeyen şehirler ruhsuz, kimliksiz kalan şehirlerdir.

İslam şehri, mahalle anlayışı içerisinde gelişmiştir. Mahallenin merkezinde o bölgenin en büyük câmisi ile han, hamam ve çarşısı yer alırdı. Şehir ölçeğinde merkez ise Ulu Câmilerin çevresinde sıralanırdı. Medreseler, büyük çarşılar, tekkeler, imâretler, şifâhâneler bu merkez dikkate alınarak inşâ edilirdi. 

Devletin sınırlarının genişlediği, refâhın arttığı dönemlerde mahallenin önceliği güvenlik yerine dayanışma ve güzellikleri artırma çabası olmuştur. Ev mîmârîsi bu dönemlerde gelişmiş, estetik yenilikler bu dönemlerde yaygınlık kazanmıştır. Bahçeli evlerden oluşan mahallelerimiz ādetâ güzelliğin ve yeşilin birer numûnesi hâline gelmiştir.

Toplumun temel birimi olarak aileyi çevreleyen evlerin, ailelerin birbiriyle düzenlenmiş münâsebetlerinin bütünü olan mahallelerin yerine, teknokratların insanlardan kopuk olarak belirlediği tarzda meydana getirilen apartman bloklarına insanları yerleştirerek yığınların oluşmasına yol açıyoruz. 

Osmanlı örneğinde görüleceği üzere mahalle ve köyler hattâ şehirler dağların eteklerine yapılır, ovalar ve tarım arâzilerine ev yapılmazdı. Mahalleye yeni gelen bir aile tüm mahalleli tarafından karşılanır, ikramlar yapılır, hoş-beş ile aradaki bağlar kuvvetlendirilirdi. Mahallede arsız tiplere müsâade edilmezdi. İyi günde kötü günde komşular birbirine destek olurdu. Herkes birbirini tanır zamanla hısım akraba olurlardı. 

Çocuklar bu ortamda toprakla barışık, mutlu şekilde büyürlerdi. Aileler arasında çıkan tatsızlıklar gerekirse diğer komşular veya mahalle imamı tarafından tatlıya bağlanır, hiçbir sorun görmezden gelinmezdi.

Bu hâliyle mahalle “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının yaşayan bir örneğiydi. Devleti veya şehri ilgilendiren haberler tellallar tarafından veya minâreden duyurulurdu. Herkes devleti ilgilendiren konularda sorumluluğunu bilir, ona göre hareket ederdi. 

Diriliş ancak ruhla birlikte olur. Şehirler temiz sokaklara, geniş caddelere, fabrikalara, makinelere, teknolojiye, yüksek binalara sahip olduğu zaman değil ruha, kültür ve medeniyete kavuştuğu zaman kalkınmış, gelişmiş ve dirilmiş olur.  

Mustafa Yürekli / Haber7

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL