Ömer Turan
Ömer Turan
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Küresel ülke olmanın yolu Filistin'den geçer

GİRİŞ 24.09.2011 GÜNCELLEME 24.09.2011 YAZARLAR

Başta MHP’liler olmak üzere toplumun bir kesimi son dönemde takip edilen aktif dış politikaya temkinli yaklaşmakta hatta karşı çıkmaktadır.

En fazla karşı çıkılan konu ise Türkiye’nin Filistin davasının hamiliğine soyunması ve bu bağlamda batının şımarık çocuğu İsrail’e karşı sert bir tavır almasıdır.

Bu kesim, kraldan fazla kralcı olarak niteledikleri bu politikanın Türkiye’nin çıkarlarına ters olduğunu, dolayısıyla hükümetin, Filistin, Libya, Mısır, Somali gibi ülkelerle uğraşacağına kendi iç sorunlarımızla ilgilenmesi gerektiği görüşündedir. Bu düşünce tarzının özellikle, milliyetçi olduğunu iddia eden kesimler tarafından dile getirilmesi oldukça düşündürücüdür.

Zira tarih ve siyasi şuuru olan sıradan birisi dahi, Ortadoğu’da lider ülke olmanın yolunun başta Filistin davası olmak üzere bölge ülkelerinin sorunlarıyla yakından ilgilenmekten geçtiğini bilir.

Son yüzyıl incelendiğinde bölge liderliğine soyunanların bir şekilde Filistin davasının sözcülüğünü yaptıkları görülecektir. Bunun en güzel örneği 60’lı yıllarda Araplar tarafından bir kurtarıcı olarak görülen Cemal Abdal Nasırdır. Nasır’ı bir kahraman haline getiren başlıca neden 1956’da Süveyş kanalını millileştirmesinden ziyade Filistin sorununa el atması ve uluslararası platformda Filistinlilerin hamiliğine soyunmasıdır. 1964’de Ahmet Cibril’e Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurdurtur. Tüm Filistinli grupları bu örgütün şemsiyesi altında toplar. İsrail’in tehdit ettiği diğer ülkelerle savunma anlaşmaları imzalar.

Bu çerçevede, İsrail ve ABD’yi karşısına almaktan çekinmez. Nasır, İsrail karşıtı bu tutumu sayesinde kısa süre içinde Araplar için bir efsaneye dönüşür. Nasır’ın neden olduğu dip dalgalar bölgedeki tüm rejimleri derinden sarsar. Ya iktidarlar devrilip yerine Nasır yanlısı yönetimler gelir ya da mevcut rejimler bekalarını korumak için hem fikir olmasalar bile onun sözünü dinlemek zorunda kalırlar. Bu durum Nasır’ın öldüğü 1970’e kadar böyle devam eder. Hatta Nasır o derece etkilidir ki, ölümünden sonra bile Mısır bir süre daha hâkim konumunu devam ettirir. Tüm bunlarda gösteriyor ki Ortadoğu da lider olmanın yolu Filistin’den geçer. Filistin konusuna el atma cesareti gösteremeyenlerin bölgede söz sahibi olma gibi ihtimalleri yoktur.

Bu tarihi gerçek Ak parti için de geçerlidir. Ak partinin başarılı politikaları bölgede özellikle aydın kesim tarafından baştan itibaren yakından takip ediliyordu. Ama bu yakın ilgi Arap aydınları ile sınırlı kalıp halkların seviyesine inemedi. Ta ki başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’e meydan okumasına kadar. Sembolik olan bu çıkış uzun dönemdir bir lider arayışı içinde olan Arap halkları üzerinde müthiş bir etki yaptı. Araplar, Mavi Marmara ve ondan sonra gelişen olaylardan sonra uzun süredir bekledikleri lideri bulduklarına inandılar ve başbakan Erdoğan’ı Nasır gibi kurtarıcı olarak görmeye başladılar. Bu algılamadan yola çıkan birçok gözlemci, Başbakan Erdoğan liderliğinde ki Türkiye’nin, Ortadoğu’nun hatta İslam dünyasının tartışmasız lideri olduğu görüşündedir. Libya ulusal konseyi başkanı Mustafa Celil bunu açıkça ifade etmekten çekinmemiştir.

Bu iddialı saptamaları teyit etmek için herhangi bir Arap ülkesine gitmek ve orada sokakta rastgele bir kaç kişiyle görüşmek yeterlidir. Erdoğan, Nasırdan sonra hiç kimsenin erişemediği bir konuma yükselmiştir. Nasır’dan farklı olarak sadece Arapların değil aynı zamanda tüm İslam dünyasının lideri olarak görülmektedir. Bu tarihi başarının altında yatan nedenlerin başında, İsrail’e karşı takınılan tutarlı ve cüretkâr tavır gelmektedir. Bu tavrın samimi olması başarıda belirgin rol oynamıştır.

Bu tarihi başarının dışarıda olduğu kadar içerde de kıskançlık, çekememezlik oluşturduğu bir gerçektir. Milliyetçiliği sadece sembol ve sloganlardan ibaret olarak görenler Nasır deneyiminden yola çıkarak Türkiye’nin bu tarihi çıkışının bir hezimetle sonuçlanabileceğini öne sürüyorlar. Oysa biraz derinlemesine incelendiğinde iki deneyimin birbirinden tamamen farklılık arzettigi görülecektir. En önemli fark, o dönem Mısır’ının gerek siyasi gerekse ekonomik olarak o denli iddialı dış politikayı taşıyabilecek konumda olmamasıdır. Batı, Nasır’a tamamen yüz çevirmişti. Sovyetlerden ise istediği desteği tam olarak alamıyordu. Liderlerinden biri olduğu Bağlantısızlar hareketi ise ona ihtiyacı olduğu siyasi, askeri ve iktisadi yardımı vermekten oldukça uzaktı. Ekonomisi içler acısı haldeydi. Döviz rezervi hemen hemen sıfırdı. Mali olarak devlet iflas halindeydi. Askeri durum ise bundan farksızdı. Ordusunu güçlendirmek için acilen silah alımı yapması gerekiyordu. Ama bunun için ne parası vardı nede satın alacak yer bulabiliyordu. Çekoslovakya’dan aldığı silahlar ihtiyacının çok altındaydı. Sovyet desteği ise hiç bir zaman güven vermiyordu. Nitekim bunu 5 Haziran 1967 günü daha net bir şekilde görecekti. Nasır tüm bu olumsuzluklara rağmen çok iddialı bir dış politika takip etti. Üstelik hiç temkinli değildi. Bunun bedelini de çok ağır ödedi.

Türkiye’nin şimdiki konumu ise o dönem Mısır’ından kıyas edilemeyecek derecede daha güçlüdür. Her şeyden önce Türk ekonomisi Avrupa birliğini kıskandıracak derecede iyi durumdadır. Askeri gücü ve onu destekleyen savunma sanayisi istenilen düzeyde olmasa da İsrail’e kafa tutacak güç ve potansiyele sahiptir. Tüm bunlardan daha önemlisi ise, Türkiye’nin bu süreçte son derece temkinli olmasıdır. Ak parti iktidara gelir gelmez İsrail’e karşı radikal bir tavır almadı. Aksine İsrail’le ilişkilerini devam ettirdi. İsrail’in saldırgan dış politikasına tepki koymak zorunda kaldığında ise Nasır’ın aksine İsrail’le uluslararası hukuk çerçevesinde mücadele etmeyi seçti. Başka bir deyişle Erdoğan, Batı ile müttefik kalarak İsrail’e meydan okudu. Nasır gibi anti-semitizm kokan saldırgan bir jargon kullanmadı. Kendi içinde tutarlı olan bu politika, mevcudiyetini yeni bir soykırım korkusu üzerine kurmuş olan İsrail’in elindeki en büyük kozu almış ve onu uluslararası arenada yalnızlaştırmıştır. İsrail böyle bir rakiple mücadele etmeye alışık olmadığı için kendisinden beklenmeyecek büyük hatalar yapmakta, yaptığı her hata da Türkiye’nin akıllı hamleleriyle durumunu içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Bu gün zor durumda olan Türkiye değil, İsrail’dir. İçerde ki bazı kesimlerin iddiasının aksine, Türkiye’nin Filistin davasının hamiliğine soyunması, Türkiye’ye hem siyasi hem de iktisadi acıdan hiç bir şey kaybettirmemiştir, aksine başta uluslararası saygınlık olmak üzere çok şey kazandırmıştır.

Hâsıl-ı kelam, Türkiye’nin dünyada sözü dinlenen küresel bir güç olması her şeyden önce Ortadoğu’nun lideri olmasına bağlıdır. Yakın siyasi tarih de bize bunun yolunun Filistin davasından geçtiğini net bir şekilde gösteriyor. İşte bu yüzden, Türkiye, gerek ilkeli duruşu gerekse milli çıkarları gereği Filistin davasının hamiliğine soyunmak zorundadır. Uluslararası hukuk çerçevesinde bunun için gerekli olan her şeyi yapmaktan çekinmemesi gerekiyor. İnsanlık tarihinde emsal teşkil edecek böyle bir idealist politika, Türkiye’yi uzun süredir hayâlını kurduğu bir konuma yükseltecektir.

Lider ülke olmanın taşıdığı risklere gelince, tabii ki böyle iddialı politikalar takip etmenin belirli bir bedeli vardır. Bu tarz politikalar eşyanın tabiatı gereği kendi içinde çok büyük riskler barındırmaktadır. Ama risk almadan da hiç bir şey yapılamayacağı da bir gerçektir. Netice itibarıyla, kaplumbağa bile risk almak, yürümek için başını çıkarmak zorundadır.

Ömer Turan/ Haber 7
turanomer72@hotmail.com

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL