Mustafa Kutlu üzerinden bir meşruiyet tartışması
Türkiye’de kültür alanında yaşanan birçok tartışma, ilk bakışta edebî görünür. Fakat biraz yakından bakıldığında meselenin metinden çok meşruiyetle ilgili olduğu anlaşılır.
Kim konuşabilir?
Kim “aydın” sayılır?
Kim hangi konumdan söz söyleyebilir?
Geçenlerde, usta hikâyecimiz Mustafa Kutlu’nun birkaç yıl önce halka açık bir söyleşide dile getirdiği “Türk aydını dindar olmaktan korkar. Kemal Tahir milliydi. Selim İleri hep kendini yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar Türkiye’de çaplı 3 adamdan biridir. İsmet Özel’i son büyük Türk şairi olarak görürüm…” sözleri yeni bir tartışmayı ateşledi. Aslında küllenen bazı mevzuların üzerindeki külleri savurdu.
Edebiyat eleştirmeni ve Notos dergisi yayın yönetmeni Semih Gümüş, bu sözler üzerine X hesabından akla ziyan bir tepki paylaştı:
“Hayatında ezenlere, muktedirlere iki çift söz etmemiş, yoksulluğun dibine gönderilen halkın yanında durmamış yazarın bu sözleri de bomboştur. Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak. Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ve sanat ahlak dışıdır.”
Sadece birkaç izan sahibi tarafından eleştirilen bu sözler ve özellikle “hak edilmemiş aydın olunamayacak” ifadesi, bir meşruiyet tartışmasının merkezine oturuyor.
Bu cümle basit bir tepki değildir. İçinde bir eşik, bir kontrol noktası barındırır. Aydın olmak bir hak ediş meselesi olarak tanımlanmakta ve bu hak edişin ölçütü dolaylı biçimde belirlenmektedir.
***
Muhsin Kızılkaya’nın 15 Şubat 2026 tarihli Habertürk yazısında (“Hak edilmiş aydın olmak”) sorduğu soru bu yüzden önemlidir:
Aydınlık nasıl hak edilir?
Bu hakkı kim dağıtır?
Bu iki soru, Mustafa Kutlu’nun söylediklerinden daha geniş bir alanı açar: Türkiye’de kültürel meşruiyet kim tarafından belirlenmektedir?
Kutlu’nun bir konuşmasında dile getirdiği görüşler elbette tartışılabilir:
Tanpınar yorumu eleştirilebilir.
Kemal Tahir vurgusu problemli bulunabilir.
İsmet Özel değerlendirmesi abartılı sayılabilir.
Edebiyat kamusal bir alandır ve bütün fikirler tartışmaya açıktır. Ancak burada dikkat çekici olan, Kutlu’nun metninin değil, konumunun tartışılmış olmasıdır. Ne hikâye anlayışı, ne anlatı tekniği, ne dil meselesi, ne estetik tercihi çözümleme konusu yapılmıştır. Bunun yerine ahlaki bir çerçeve kurulmuş ve o çerçeve üzerinden bir hüküm verilmiştir.
Normal şartlarda eleştirmen metni tartışır, hâkim hüküm verir.
Bu iki rol arasındaki çizgi silikleştiğinde, eleştiri yerini meşruiyet dağıtımına bırakır.
***
Semih Gümüş’ün temel iddiası, ‘yazarın halkın yanında durması’ gerektiği ve ‘iktidar konforuna yaslanan edebiyatın ahlak dışı’ olduğu yönündedir. Bu ifade ilk bakışta yüksek bir ahlaki hassasiyet gibi görünür. Fakat tarihsel olarak bu söylem çoğu zaman temsil iddiası üretmiştir: Halk adına konuşmak, halk adına yargılamak, halk adına meşruiyet belirlemek…
Mustafa Kutlu’nun metinleri slogancı bir halkçılık yapmaz. Onun hikâyelerinde halk ideolojik bir proje değil, gündelik hayatın içindeki insandır. İnancı, çelişkisi, zayıflığı, direnciyle insandır. O metinlerinde halk adına konuşmaz, halkı konuşturur. Bu küçümsenecek bir fark değildir. “Halkın yanında durmak” çoğu zaman yüksek bir konumdan dile getirilir. Kutlu ise yüksek bir yerden değil, aynı zeminden yazar. Bu tutum, temsil iddiasını değil, anlatma çabasını içerir.
“Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ahlak dışıdır” cümlesi güçlü ve ikna edicidir fakat genellenebilir olduğu için risklidir.
***
Eğer iktidarla temas ahlaksızlık ölçütü ise…
Mesela, CHP ve özellikle İnönü hayranlığı ile bilinen ve 1960 İhtilâli’ni destekleyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın milletvekilliği…
Bizzat Atatürk’ten ‘iş’ dilenen Yahya Kemal Beyatlı’nın diplomatik görevleri…
Maksim Gorki’nin Stalin dönemindeki konumu…
Mayakovski’nin devrim propagandası nasıl değerlendirilecektir?
İktidar yalnızca sağa ait bir kategori değildir. Sol iktidar da iktidardır. Devletle temas her zaman estetik değeri iptal etmez.
Burada belirleyici olan “iktidar” kavramının kendisi değil, hangi iktidar olduğudur. Ölçüt evrensel değilse, ahlaki iddia da evrensel değildir.
Semih Gümüş’ün “Hak edilmemiş aydın” ifadesi, bir unvan siyaseti üretir. Bir kapı ima eder. Birilerinin içeride, birilerinin dışarıda olduğu bir düzen kurar.
Oysa ‘aydın’lık bir diploma değildir.
Bir klik tarafından verilen bir berat hiç değildir.
Aydınlık, düşüncenin sorumluluğunu üstlenmektir.
Karşı fikri ciddiye alabilmektir.
Hüküm vermeden önce çözümleme yapabilmektir.
***
Bütün metinlerinin merkezine bu ülkenin insanını alan ve başladığı günden itibaren hiç yön değiştirmeyen bir yazarı, otuz beş kelimelik bir sosyal medya metniyle “ahlak dışı” ilan etmek, entelektüel cesaret değil, hız çağının verdiği hüküm verme konforudur.
Mustafa Kutlu’nun edebiyatı gürültülü değildir. Manifesto üretmez. İdeolojik performans sergilemez. Bu, zayıflık değil ancak bir tercih olabilir.
Günümüz kültürel atmosferinde yüksek ses çoğu zaman derinliğin yerine geçmektedir. Sert cümle çözümlemenin yerini alabilmektedir. Ahlak vurgusu estetik analizin önüne geçebilmektedir.
Kutlu’nun sessizliği, belki de tam bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü sessizlik, gürültüyü görünür kılar.
Türkiye’de kültür alanının gerçekten çoğul olup olmadığı sorusu hâlâ açıktır. Farklı görüşler varmış gibi görünse de meşruiyet üretim mekanizmaları dikkatle incelendiğinde belirli eşikler göze çarpar.
Kim makbul sayılacaktır?
Kim “sorunlu” ilan edilecektir?
Kim eleştirilecek, kim iptal edilecektir?
Bu soruların cevabı estetik ölçütlerle değil, aidiyetlerle verilmeye başlandığında eleştiri alanı daralır.
***
Mustafa Kutlu’ya yöneltilen tepki, metne değil, konuma yönelmiş görünmektedir. Bu da bizi yeniden temel soruya götürür: Eleştiri ile kültürel vesayet arasındaki çizgi nerede başlar?
Biraz daha geniş bakabilirsek…
Mesele belki de Semih Gümüş değil; Mustafa Kutlu hiç değildir.
Belki mesele şudur: Edebiyat, fikir ayrılığına tahammül edebilecek kadar güçlü müdür? Yoksa her ayrılıkta ahlaki iptal mekanizması mı devreye girecektir?
Aydın olmak bir ruhsat değildir ama bazıları onu dağıtmayı sever. Çünkü ruhsat dağıtmak, düşünmekten daha kolaydır. Bir yazarı “hak edilmemiş” ilan etmek, onun metnini çürütmekten daha zahmetsizdir.
Ne var ki edebiyatın kötü bir huyu vardır:
Mührü tanımaz.
Kararnameyi umursamaz.
Ruhsatı geri almaz.
Kim gerçekten kalıcıysa kalır.
Kim yalnızca hüküm vermişse, geriye sadece o hükmün sesi kalır ve o ses de zamanla metnin içinde değil, sadece dipnotların kenarında yer bulur.
-
miso 12 saat önce Şikayet EtsüperBeğen Toplam 1 beğeni
-
kazım keskin 14 saat önce Şikayet EtHarika tespitler, tebrik ederim.Beğen Toplam 1 beğeni
-
Ayşe Sağır 14 saat önce Şikayet EtBir yazarın metnine karşılık vermek zeka ister ,donanım ister, bir duruş ister. Halbuki şahsına saldırmak kolaydır. Belli ki kolay seçilmiş. Elinize sağlık mesele bütün açıklığıyla masaya konmuş.Beğen Toplam 1 beğeni
-
Asım AYDIN 15 saat önce Şikayet EtSüper bir analiz olmuş. Elinize, dilinize ve yüreğinize sağlık.Beğen Toplam 9 beğeni
-
Murat 15 saat önce Şikayet EtSemih Gümüşü de sayenizde tanımış oldukBeğen Toplam 6 beğeni