Özcan Ünlü
Özcan Ünlü
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Geleceğin cahili kim olacak?

GİRİŞ 12.07.2026 GÜNCELLEME 12.07.2026 YAZARLAR

Son zamanlarda, bilhassa edebiyat çevrelerinde bulunduğum toplantılarda, gençlerle konuşurken, bazen bir dergi masasının etrafında çaylarımız soğuyuncaya kadar uzayan sohbetlerde dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz. Şair biraz tedirgin, romancı öfkeli görünmeye çalışıyor, yayıncı her zamanki gibi hesabını kitabını yapıyor; hocalar öğrencinin önlerine koyduğu metni gerçekten kendisinin yazıp yazmadığını anlamaya uğraşıyorlar.

Gazetecilerin bir kısmı ise meseleyi henüz tam kavrayabilmiş değil; belki de biz gazeteciler, başımıza gelen felaketleri önce haber yapıp sonra anlamak gibi eski bir alışkanlığa sahibiz.

Soru şu: Yapay zekâ edebiyatı öldürecek mi?

Bilmiyorum. Fakat bir süredir başka bir şeyden korkuyorum: Edebiyat ölmeden önce, edebiyat okuru ortadan kalkabilir mi?

İki soru birbirine benziyor gibi görünse de öyle değil. Hatta ikincisi, benim için çok daha ağır.

***

Geçenlerde okuduğum bir yazı, uzun zamandır zihnimin bir yerinde dolaşan bu endişeyi yeniden önüme koydu. İnsanlık tarihinde okuma dediğimiz şeyin sandığımız kadar tabii, ezelî ve vazgeçilmez bir alışkanlık olmadığını hatırlatıyordu.

İnsan binlerce yıl anlattı. Dinledi. Ezberledi. Ateşin başında hikâye kurdu, destanı hafızasında taşıdı, oğluna-torununa anlattı, o da kendi oğluna… Bilgi bazen bir ihtiyarın dilindeydi, bazen bir ozanın kopuzunda, bazen bir annenin çocuğuna gece yarısı anlattığı masalda.

Sonra yazı geldi. Kitap geldi. Matbaa, kütüphane, gazete, dergi… Ve insanın yalnızca bilgiye ulaşma biçimi değişmedi; insanın zihni değişti. Bunu bugün biraz unutuyoruz.

Okumak bize yalnızca birtakım şeyler öğretmedi. Bizi, belki farkında bile olmadığımız bir biçimde terbiye etti. Uzun bir cümlenin başıyla sonu arasında kaybolmadan yürümeyi, bir fikri hemen tüketmeden onun peşine düşmeyi, bir itirazı zihnimizin bir köşesinde günlerce bekletmeyi, yüz sayfa sonra karşımıza çıkan küçücük bir ayrıntının yüz sayfa önce okuduğumuz bir cümleyle akrabalığını sezebilmeyi öğrendik.

Sabır mıydı bunun adı? Belki. Fakat yalnızlık da vardı işin içinde…

***

Düşünüyorum da, bir insanın eline bir kitap alıp saatlerce sessizce oturması ne kadar tuhaf bir insan davranışıdır. Karşısında konuşan yok. Görüntü akmıyor. Müzik yok. Birileri üç saniyede bir “buradayım” diye dürtmüyor sizi. Telefon titremiyor. Ekran parlamıyor. Sadece kelimeler var ve bir de kendisi...

Anna Karenina’nın yüzünü Tolstoy çizmedi bize. Raskolnikov’un odasının fotoğrafını romanın arasına Dostoyevski iliştirmedi.

Tanpınar, İstanbul’u anlatırken önümüze Boğaz’ın havadan çekilmiş görüntülerini koymadı.

Borges’in kütüphanesinde bir kamera dolaşmadı.

Onların sustuğu yerde biz çalıştık. Belki edebiyatın sırrı biraz da buradaydı: Yazarın eksik bıraktığını okurun zihni tamamlıyordu.

***

Şimdi tuhaf bir yere geldik; okur artık çalışmak istemiyor. Ekranlardan şu cümleler yükseliyor:

“Özetler misin?”

“Ana fikri ne?”

“Üç maddede anlat.”

“Beş dakikada bilmem gerekenler.”

“Uzun olmuş, biraz kısalt.”

İnsanlık tarihinde bilgiye hiç bu kadar kolay ulaşmadık ve galiba hiçbir zaman düşünmenin zahmetinden bu kadar hevesle kaçmadık.

Ben yıllardır yazıyorum. Gazetede, dergide, kitapta… Şiir yazdım, deneme yazdım, haber yazdım. Bazen bir cümlenin başında saatlerce beklediğim oldu. Şunu öğrendim: İnsan, çoğu zaman ne düşündüğünü yazıya başlamadan önce bilmiyor. Bildim sanıyor.

Masaya oturuyorsunuz. Aklınızda bir fikir var. İlk cümleyi yazıyorsunuz. O cümlede kullandığınız bir kelime, yıllardır zihninizin kuytusunda duran başka bir kelimeyi çağırıyor. Sonra bir hatıra geliyor; çocukluğunuzdan belki, babanızın bir sözü, yıllar önce okuduğunuz bir kitabın altını çizdiğiniz o unuttuğunuz cümle… Yazı sizi başka yere götürüyor.

Kaç defa başına oturduğum yazıyla bitirdiğim yazının birbirinden tamamen farklı olduğunu gördüm.

***

Yazı bazen yazarından daha akıllıdır. İnsana kendisinin bilmediği şeyi söyler.

Şimdi o bilinmeyen yere bizim yerimize bir başkasını gönderiyoruz: Benim için düşün, benim için oku, benim için yaz, benim için özetle, benim için karar ver…

Yapay zekâya kızmıyorum. Niye kızayım? İnsanlığın ürettiği en şaşırtıcı araçlardan biriyle karşı karşıyayız. Araştırmanın yıllar alacağı bağlantıları saniyeler içinde önümüze getirebiliyor. Bazen insan zihninin göremediği ilişkileri gösteriyor. Doğru soruyu sorarsanız önünüzde hiç düşünmediğiniz kapılar açabiliyor.

Fakat her büyük araç, sonunda sahibine bir soru sorar: “Beni kullanacak mısın, yoksa bana mı benzeyeceksin?”

***

Korkum makinelerin insan gibi düşünmeye başlaması değil artık; insanların makine gibi düşünmeye başlaması. Kısa, hızlı, sonuç isteyen, bağlamdan sıkılan, hatırlamaya üşenen… Bir şeyi bilmek yerine ona nereden ulaşacağını bilmeyi yeterli sayan bir zihin doğuyor. Hatırlamıyoruz, kaydediyoruz.

Düşünmüyoruz, aratıyoruz.

Okumuyoruz, tarıyoruz.

Gözümüz satırların üzerinde, zihnimiz başka yerde.

Yeni cehalet belki de budur. Okuma yazma bilmemek meselesi değil bu, okuyabildiği hâlde okuyamamak. Evinizde bin kitap olacak ve bir kitabın içinde kırk dakika kalamayacaksınız. Dünyanın bütün bilgisi cebinizde olacak ve bir düşünceyi, hemen “katılıyorum” yahut “katılmıyorum” demeden, zihninizde on dakika misafir edemeyeceksiniz.

Bunun yalnızca bir edebiyat meselesi olduğunu sananlar yanılıyor.

***

Uzun metin okuyamayan insan, uzun düşünceyi takip edemez. Uzun düşünceyi takip edemeyen toplum, karmaşık meseleleri sloganlarla çözmeye kalkar. Savaş bir cümle olur, tarih bir etiket, bir millet tek sıfat, bir insan tek kimlik. Sonra dünya küçülür: “Biz” ve “onlar.”

Propagandanın yüzyıllardır aradığı insan tipi belki de budur. Tarih sormayan, kaynağa bakmayan, bağlamdan sıkılan… On saniyelik bir görüntüyle öfkelenen, yirmi saniye sonra karşısına çıkan başka bir görüntüyle önceki öfkesini unutan insan.

***

Kimse gelip kütüphaneleri yakmıyor artık. Kitapları meydanlara yığıp ateşe vermiyorlar. Romanlar yasaklanmıyor. Daha acayip bir şey oluyor: Kitaplar yerinde duruyor, biz yanlarından geçiyoruz. Kütüphaneler açık, girmiyoruz. Dünyanın bütün bilgisi elimizin altında, biz sadece başparmağımızla ekranı yukarı veya aşağıya itiyoruz.

İskenderiye Kütüphanesi yandığında insanlık hafızasının bir kısmını kaybetmişti. Bizim kütüphanemiz yanmıyor; hafızasını kaybeden insan…

Bu yüzden yapay zekânın şiir yazıp yazamayacağı tartışması bana artık biraz talî bir mesele gibi geliyor. Yazabilir. Roman da yazar, köşe yazısı da. Belki bir gün, kabul etmek istemesek de, çok iyi şiirler yazacak.

Peki, okuyacak olan kim?

Bir dizede duracak, kelimenin gölgesini fark edecek, şairin niçin başka kelimeyi değil de tam onu seçtiğini düşünecek, kitabı kapattıktan sonra hemen telefona uzanmayıp pencerenin önünde biraz bekleyecek insan…

O insan kalacak mı?

Bilmiyorum. Fakat galiba geleceğin büyük kültür savaşı insanla makine arasında olmayacak; hız ile dikkat arasında olacak.

Özet ile metin arasında olacak.

Cevap ile soru arasında olacak.

Belki çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli miras daha fazla bilgi olmayabilir çünkü bilgi zaten her yerde. Belki onlara sandalyede oturup bir kitabın içinde uzun süre kalabilme kudretini öğretmemiz gerekecek.

Çünkü -korkarım- geleceğin cahili, okumayı bilmeyen insan olmayacak; okumaya tahammülü kalmayan insan olacak.

YORUMLAR 2
  • Izzet 9 saat önce Şikayet Et
    Yapay zeka, kurulan, dayatılan sistemin en etkin bir parçası. Bunun gibi şeyler yüzünden gençlik, nesil okumaktan uzaklaşıyor. Gayelerden biri de bu idi zaten. Geleceğin en büyük sorunu .
    Cevapla
  • Yavuz Atici 10 saat önce Şikayet Et
    Çok güzel bir yazı olmuş teşekkürler
    Cevapla