Özcan Ünlü
Özcan Ünlü
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Küresel ufuk ve zihnî çürüme arasında

GİRİŞ 09.09.2026 GÜNCELLEME 09.09.2026 YAZARLAR

Benim bu köşede yazdıklarımı okuyanlar şöyle düşünebilir:

Dünyanın onca gürültülü işleri arasında bu adam da tutup her yazısında, ‘kör atın kösteğine dolanmış gibi’ aynı şeyleri yazıp duruyor.

Kısmen doğrudur…

Ama bir derdim/izin olduğunun bilinmesine isteriz.

Bizim gündemimiz, dünyanın onca gürültülü işleri arasında harcanmasın diyedir bu ısrarımız. Elbette ‘dünyadan bize ne!’ diyemeyiz ancak günün sonunda mızrağın ucunun bize döndüğü, bazen bizi dürttüğü hatta belli zaman aralıklarında kalbimize saplandığını neredeyse yarım asırdır tecrübe etmekteyiz.

O sebeple…

İnat ve ısrarla yazmaya, söylemeye, kayda almaya devam edeceğiz; etmeliyiz.

Bu hem ahlakî bir sorumluluk, hem bir yurttaşlık ödevi, hem de meslekî bir fikr-î takip melekesidir…

***

Dünyanın ekseni kayıyor; bu doğrudan hareketle devam edelim:

Haritalar, ittifaklar ve güvenlik mimarileri yeniden biçimleniyor. Karadeniz’den Kafkaslar’a, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e kadar ateş çemberiyle çevrili bu coğrafyada Türkiye, sadece olayları takip eden bir seyirci konumundan çıkmıştır, çok şükür. Oyun kuran, masayı belirleyen, arabuluculuk ve barış diplomasisiyle bölgesel kardeşlik mutabakatlarına öncülük eden küresel bir aktör –her ne kadar görülmek istenmese de- hüviyetini kazanmıştır.

Bugün Tel Aviv’den Washington’a kadar uluslararası güvenlik merkezleri, Türkiye’nin yerli ve millî savunma sanayiinde yakaladığı sıçramayı, Çelik Kubbe gibi hava savunma doktrinlerini, İHA/SİHA’lardan millî muharip uçağa uzanan stratejik bağımsızlığını dikkatle, daha doğrusu açık bir tedirginlikle takip ediyor. Bölgesel krizlerde kapısı çalınan, barış için sözü dinlenen, askerî ve teknolojik caydırıcılığıyla dengeleri sarsan bir Türkiye gerçeği var karşımızda…

Peki, sınırların ötesinde bu devasa sıçrama yaşanırken, başımızı içeriye çevirdiğimizde ne görüyoruz?

İşte düğümlendiğimiz nokta bu…

Çünkü içeride gündem hiç değişmiyor…

Ne yazık ki enerjisini kendi içine tüketen, vizyonsuzluğa mahkûm edilmiş, çürümüş ve sığ bir siyasî –zaman zaman sosyolojik- bataklık…

***

Türkiye’nin ulaştığı bu küresel sıkleti kavramaktan fersah fersah uzak olan cepheler, yıllardır aynı ezberlerin, aynı kifayetsiz yaklaşımların ve kısır polemiklerin gölgesinde debelenip duruyor. En acısı da milletin refahı ve şehirlerin imarı için tahsis edilen kamu kaynaklarının, belediyeler üzerinden kurulan rant şebekelerine, yolsuzluk iddialarına ve siyasî kirlenmeye kurban edilmesi…

Bugün belediyeler üzerinden yürüyen yolsuzluk tartışmaları ve yargı süreçleri, meselenin hukukî bir hesaplaşma olmasından çıkarılıp derhal “siyasî mağduriyet” kalkanına büründürülüyor. Bir siyasetçinin veya yerel yöneticinin hesap vermekten kaçması, kamu malına el uzatma iddialarının siyasal ambalajlarla örtbas edilmeye çalışılması, Türk siyasetinin içine sürüklendiği ahlakî aşınmanın en somut göstergesidir.

Nitekim CHP’nin kendi iç dinamiklerinde, eski genel başkanları (Kemal Kılıçdaroğlu) düzeyinde dahi Ekrem İmamoğlu davasının “Cumhurbaşkanlığı adaylığı ayrıdır, bu davalar ayrıdır. Kişi her yerde ve her ortamda hesap vermeye hazır olmalı, ‘Her kör kuruşun hesabını vereceğim’ demelidir. Bu iş siyasî kılıfla örtülemez” noktasına gelinmesi, içerideki bu kirlenmenin ve savrulmanın artık gizlenemez boyutlara ulaştığının tescilidir.

Muhalefetin kendi partisinde, kendi belediyelerinde dönen bu pis işlere karşı –nihayet- bigâne kalamayışı, esasında ortalığa saçılan çürümenin ne kadar derinleştiğini göstermektedir. Şehirleri yönetmeye talip olanların girdikleri bu şaibeli ilişkiler ve bunu körü körüne savunan klikler, Türkiye’nin yürüyüşüne sadece ayak bağı olmaktadır.

***

Siyasî kirlenme böyle bir bataklık üretirken, işin zihniyet cephesi ise çok daha trajikomik bir sefaleti sergiliyor. Bunun en taze, en ekşimiş örneğini yılların değiştiremediği (!) Emin Çölaşan’ın hezeyanlarında gördük. A Milli Kadın Voleybol Takımımız Avrupa şampiyonu olmuş, milletin her ferdi göğsü kabararak bu zaferi kutluyor; halkın bağrından kopup gelen o samimi unvana, “Filenin Sultanları” tabirine eski vesayet artıklarının birdenbire alerjisi nüksediyor. Neymiş efendim, “Sultanlık mı kalmış, onlar Atatürk’ün kızlarıymış!”

Bu yaklaşım halkın kültürel kodlarıyla kavgalı, milletin sevincine dahi ideolojik şablonlarla yaklaşan bayat, ekşimiş ve toplumdan kopmuş eski bürokratik/jüristokratik Türkiye refleksinin ta kendisidir. İşin artık trajedi boyutunu aşıp mizaha, gülünçlüğe evrildiği yer ise tam burası. Bir spor zaferini bile doğal mecrasında yaşamayı beceremeyen, her milli başarıyı ideolojik bir tapınmaya ya da yapay zeka ucubesi görsellere tahvil etmeye çalışan bu zihniyet, Türkiye sosyolojisinin ne denli fersah fersah gerisinde kalındığının en somut kanıtıdır.

Milletin kültürüyle, diliyle, ortak sevinciyle ezelden beri kavgalı olan bu anakronik akıl, işi sonunda dijital bir maskaralığa kadar vardırdı. Sosyal medyada yapay zekâ ile Atatürk fotoğraflarını hareketlendirip voleybolcularla sarmaş dolaş yapan ve madalyaları bile Atatürk avatarına taktıran bu ucube, zorlama ve komik videolar, bir zaferi dahi kendi doğal seyrinde yaşamaktan aciz, her şeyi kaba bir ideolojik tapınmaya dönüştürmeye çalışan çaresizliğin dışa vurumudur.

Bu yaklaşım, 90’ların modası geçmiş bürokratik vesayet özleminin, halktan kopmuş nobran zihniyetinin karikatürize edilmiş son halidir.

***

Manzara bütün çıplaklığıyla ortadadır:

Bir tarafta Tel Aviv’in, Atina’nın, Brüksel’in ve daha başka merkezlerin çekinerek izlediği, caydırıcılığıyla bölgesinde istikrar abidesi haline gelen, barış masaları kuran ve savunma sanayiinde çağ atlayan büyük Türkiye…

Jerusalem Post’tan Mako’ya kadar yabancı analiz merkezleri, Türkiye’nin savunma bütçesini, Akdeniz’deki ve Orta Doğu’daki caydırıcılığını bir “kuşatma ve stratejik üstünlük” parametresi olarak masaya yatırıyor. Sınırların ötesinde apaçık bir Türkiye gerçeği var: Masada oturan değil, masayı kuran ve oyunbozan bir güç…

Diğer tarafta ise belediyelerdeki rant ve yolsuzluk çarklarına batmış, hesap vermekten kaçan, siyasî ahlakı felç eden ve nihayetinde yapay zekâlı Atatürk illüzyonlarıyla, bayat kavram kavgalarıyla millete vizyon satmaya kalkışan sığ bir eski akıl…

Türkiye, bu kifayetsizlerin ürettiği suni mağduriyetlere, belediye koridorlarına sinmiş şaibeli ilişkilere ve miadı çoktan dolmuş ideolojik hezeyanlara teslim edilemeyecek kadar büyük bir ülkedir. Dışarıda dev adımlarla geleceği inşa eden bu iradeyi içeride görmezden gelmeye çalışanlar, kendi küçük hesaplarında, çürümüş siyasetlerinde ve ekşimiş nostaljilerinde boğulmaya mahkûmdur.

Türkiye artık eski Türkiye değil. İçi boş polemiklerle, ekşimiş kavram kavgalarıyla, komik sosyal medya ritüelleriyle ya da suni siyasi mağduriyetlerle vakit kaybedecek lüksü yok. Dünya savunma sanayiindeki Türk imzasını konuşurken, kendi göğünü kendi füzeleriyle koruyan, kendi motorunu, uçağını yapan bir ülkenin gündemi ne Çölaşan’ın anakronik kompleksleri ne de hukukî hesap vermekten kaçanların şovları olmalıdır.

Türkiye’nin geldiği nokta büyüktür. Bu büyüklüğü anlamak için önce eski, dar ideolojik gözlükleri fırlatıp atmak ve ufka, yani Türkiye’nin gerçek gücüne bakmak gerekir.

Türkiye’nin gerçek gücü, onların göremediği, görmek istemediği bu geniş ufuktadır.

 

YORUMLAR 1
  • Peki 1 saat önce Şikayet Et
    Bu tür adamlar hep sağ iktidarlara vesayet ağzıyla konuşup ve ayar verdi. Bu tür konuşmalar anti demokratik olup darbe şakşakciligidir.O günün amiral gemisi yazarları bunu hep yaptılar ve bu suç zaman aşımı olmayan suçlar gurubundan olması gerek.Hesap verdikleri gün adalet kısmen yerine gelmiş olacaktır. Çünkü bunun gibiler yüzünden işinden,okulundan olan binlerce insan var.
    Cevapla