Zenginlikle imtihan ya da Hz. Süleyman kadar zengin olsan…
Ahmet, Ertuğrul ve Hüsnü… Üç güzel fidan; meyve vermeye meyletmişler.
Delikanlılıkları ve cesaretleri sayesinde “Dakana” ile doğal taş işine giren üç girişimci kardeş.
Niye mi bu gençler ile yazıya giriş yaptım?
Devletimizin gençlere sunduğu birçok teşviklerine gerek durmadan, mırın kırın etmeden, harama ulaşmanın çok kolay olduğu bu zor dönemlerde helâl yoldan işlerini kuran ve yine tüm zorluklara rağmen ne olursa olsun helâl yoldan kazanmayı erdem olarak gören gençler oldukları için…
Elbette bu tarz nice gençlerimiz var çok şükür. Hepsine selam olsun…
Gençlerle ve özellikle “Dakana” gençleri ile “helâl yoldan kazanma” yanında “kazanç sonrası neler yapılabilir” üzerine de bolca hasbihal ediyoruz.
Gençler çok meraklılar ve “yoldan sapmamak için yolu bilenlere sormak” kendilerine yük değil de hak oluyor maşallah.
Biraz durup birlikte düşünüyoruz yani: Daha çok kazandığımızda gerçekten ne oluyor? Daha mı huzurlu oluyoruz yoksa daha da çok harcamanın peşine mi düşüyoruz?
Bir ev ve yeni bir ev daha, bir araba ve sonra daha lüks bir araba, biraz daha “göze sokulan” (gösterişli) bir hayat…
Modern kapitalist dünya, zenginliği aşağı yukarı böyle tarif ediyor.
Peki inandığımızı söylediğimiz İslam ne diyor?
İslam esaslarına göre mesele/dert, zengin olmak değil.
Zengin olalım; helâlinden çok ama çok kazanalım. Hatta bu zenginlik, Hz. Süleyman’ın (aleyhisselam) zenginliğinin uzantısı olsun; kırıntısı bile muazzam zenginlik!
Ama esas mesele, zenginlik ile nelerin yapıldığı veya yapıl(a)madığı. Çünkü İslam’da servet/zenginlik de bir imtihan ve bu imtihanın cevap anahtarı, zengin olanın parasının nereye aktığıyla ilgili.
İslam’da servetin ilk durağı elbette harcamadır.
Yani parası olan harcar, ama sınırsız değil; harcamanın belli ölçüleri var.
Harama harcamak yasak; bu nedenle “haram nedir” bilmek şart!
Haram olan israf da kapıdan içeri giremez; israfın da ne olduğu hakkıyla bilinmeli yani.
Mümin; helâlinden yer, içer, giyer, yaşar.
Ama diğer insanlardan yani toplumdan kopacak, hele hele muhtaç durumda olanın kalbini incitecek, “bak ben ne kadar zenginim” dedirtecek gösterişli bir halet-i ruhiyeye ve tüketim tarzına da yönelemez, eğer gerçekten müminse!
Yani “ihtiyaç” kadar “insan gibi” yaşamak var; “gösteriş” için yaşamak yok!
İhtiyaç, duruma, zamana ve zemine göre değişebiliyor ama.
Ahmet’in ihtiyacı ile Ertuğrul’un ihtiyacı veya Hüsnü’nün ihtiyacı aynı değil! Kişiler farklı çünkü.
Ahmet’in dünkü ihtiyacı ile bugünkü ihtiyacı ve gelecekteki ihtiyacı da bir olmaz! Zamanın değişmesi ile ihtiyaç da değişir çünkü.
Etruğrul’un bekârlık zamanı ile evli olacağı zamanki ihtiyacı da bir olmaz! Medeni durum değişikliği ile ihtiyaçlar artabilir de azalabilir de. Keza, çocuklu olmak da yeni ihtiyaçlar demek.
Bunu bilmeli ve buna göre davranmalı bir mümin!
Böylece, “insan gibi” derken de “o insanın ihtiyacına, zamanına ve zeminine göre” demiş oluyoruz.
“Gösteriş”ten uzak olmak derken de “Allah, haddi aşanları sevmez” ilahî ikazına muhatap olan ve tüketiminde bunun gereğini yapan (haddini bilen) insan demiş oluyoruz.
İhtiyaca göre, gösterişsiz ve insan gibi harcama yapınca yani harcamalar ölçülü olunca, yine elde para kalabilir.
İşte burada durum ikinci adım çok net: Âtıl duran servetin zekâtı vardır.
Zekât, serveti temizler; zira kişi ne kadar helâl-haram ayrımında hassas olsa da bilmeden şüpheliler de işin içine karışabiliyor. Şüphenin tozlarını zekât temizler.
Ama zekât sadece verenin malını temizlemez, toplumun dengesini de sağlar. Çünkü muhtaç durumda olanın, zekâtı veren zengine olan bakışı düşmanca ve sınıfsal olamaz artık. Bu nedenle (bozulmuş dahi olsa) İslam toplumları için materyalistlerin yaptığı sınıfsal izahlar komik kalıyor.
Ayrıca zekât alanın cebine giren para, yeniden piyasaya döner. Alışveriş olur, tüketim artar, ekonomi canlanır.
Dolayısıyla zekât, sadece ibadet değil; aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir sigorta.
Keşke Türkiye’de yaklaşık 35 milyar dolarlık zekât potansiyelinin sadece 5 milyar doları değil, tamamı verilebilse.
Şimdi zengin için kritik bir soru daha geliyor: “Param durdukça (âtıl kaldıkça) zekâtla azalıyor, ne yapacağım?”
Cevap üçüncü durakta: Yatırım.
İslam’da helâl para biriktirmek yasak değil ama paranın kasada çürümesi sorun. Para çalışmalı, kıpır kıpır piyasada işlemeli; ama faizle değil, emekle ve riskle.
“Dakana” gençlerinin yaptığı gibi bir iş kurmak veya bir işe ortak olmak ya da kâr-zarar paylaşımına girmek…
Bunların hepsi hem kazanç üretir hem de topluma katkı sağlar. Çünkü yatırım, sadece para kazanmak değil; üretim demek, istihdam demek, evlenmek isteyenlere aş demek.
Ancak yine de yatırım her zaman herkes için mümkün olmayabilir ya da yatırım yerine başka helâl seçenek tercih edilebilir.
İşte burada karz-ı hasen yani faizsiz borç seçeneği devreye giriyor.
Bu borçtan kazanç beklenmez; karşılık olarak güven ve dua yeterlidir.
Dürüst, güzel ahlâklı, kendi başına ayakta kalmaya çalışan insanlara verilen faizsiz borç, sadece onları değil, toplumun ahlâk zeminini de güçlendirir.
Çünkü “faizsiz de bu işler olabiliyor, öyleyse pis işlere bulaşmayalım” lafını kişilere ve topluma dedirtebilmektir karz-ı hasen aynı zamanda!
Bugün bireysel olarak ya da vakıflar ve dernekler aracılığıyla bu yol açık ve uygulanıyor. Hatta bu işi yapan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren Karz-ı Hasen Platformu gibi bir yapılanma var Türkiye’de çok şükür.
Bu döngünün temel kuralı basit: Para karşılığı para kazanmak yasak!
Faiz yok; emek, risk ve paylaşım var.
Yatırım yapıldı, borç verildi, hâlâ para mı kaldı?
İşte o zaman son kapı sizi bekliyor: Hayır işleri.
Eğitimden sağlık alanına, yaşlılardan engellilere, göçmenlere ve evlilik hazırlığındaki gençlere desteğe kadar uzanan geniş bir yelpazede hayır işleri...
İşte Mümin, Allah rızası için bu tarz ihtiyaçları gidermeye dönük harcamaya yönelir. Çünkü tüketimde israf yasağından dolayı sınır var, ama infakta cömertlik esas!
İşin özüne dönecek olursak; İslam’da zenginlik, “daha çok harcama özgürlüğü” değil, “daha çok sorumluluk” demek.
Servet; lüksü ve israfı büyütmek için değil, hayatı dengelemek yani “vasat ümmet” olmak için gerekli.
Tüm zorluklara rağmen i) helâlden zenginliğini elde ettikten sonra ii) israftan uzak duran, iii) zekâtını veren, iv) yatırımını yapan, v) gerektiğinde faizsiz borç (karz-ı hasen) ile diğer yatırımcıları güçlendirmeye çalışan ve vi) infakını ihmal etmeyen “güzel insan” (homoİslamicus) profilleri ile güzel toplum mümkün olur.
Güzel toplumdan güzel devlet teşekkül eder.
Güzel devletlerin bir araya gelmesiyle de İslam Birliği mümkün olabilir, Allah’u âlem!
Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7
-
Abdullah Birisi 2 saat önce Şikayet Etİslamı he yönüyle özellikle ekonomik ilkelerini de (emir ve yasakları) en öenmli dertlerimizden bir olmalıBeğen
-
TR.61 3 saat önce Şikayet EtHangi isalm devletleri.? Suidilermi.? Bae.ilemi.? Misir ilemi.? Bunlarin hic biri Türkiye icin tek adim atmaz´olasi bir durumdada tek asker yollamaz.Türk devletleride öyle´tek asker yaollayan millet Pakistan ve Can azarbaycan olur.Gerisini tarihe bakin.!Beğen
-
Yimpaş zede 3 saat önce Şikayet EtYimpaş bu ülkede dini duyarlılığı olan binlerce insanın parasını yok ederek, Bu tür anlayışın kapısına kilit vurmuştur. Paranın tamamı sıfırlanmıştır.Beğen Toplam 1 beğeni
-
MAHMUT 4 saat önce Şikayet EtMükemmel. Bu makaleyi herkesin okuması, okuduğunu anlayan ve onunla amel edenlerden ALLAH HEPİMİZİ EYLESİN.Beğen Toplam 1 beğeni
-
AĞACAN 4 saat önce Şikayet Etİnşallah hocam inşallah, emeğinize sağlıkBeğen Toplam 2 beğeni