“Uyuyan Dev”i Uyandırmak İçin Türküler!
Aşk ateşine düşen Âşık Veysel’in türkülerinin yanık olması; zamanları ve mekanları delerek gönüllere ulaşması malum.
Türkülerin Osmanlı’dan günümüze siyasi sınırları/toprakları da aşarak oluşturduğu etki bu aşkla ilgili aslında…
“Osmanlı çınarı”nı yıktılar; doğru!
Ancak çınarın kökleri, öyle derin, öyle güçlü, öyle bereketli ki dünyanın her tarafında tohum/parça olarak Osmanlı (Türk/Müslüman) izlerini görmek mümkün.
Bu nedenle (biraz da korkuyla) olsa gerek “Osmanlı yıkılmadı, durduruldu” diyor İngiliz düşünür Arnold J. Toynbee.
Evet, artık ortada “Osmanlı haritası” yok! Ancak görülmese de nakış bakış işlenmiş bir harita var. Bu gönül haritasını, türkülerin yanık kokusundan da anlayabiliyoruz.
Yani bir milletin gerçek/gönül coğrafyasını anlamak türkülerle de mümkün.
Çünkü türkü, sadece bir deyiş değil, aynı zamanda “derin hafıza” demek; dolayısıyla uyuyan devin gönüllere serpilmiş tohumları demek.
Bizim coğrafyamızın sınırlarını da çoğu zaman resmî/siyasî çizgiler değil, türkülerin de taşıdığı gönül telleri belirliyor.
Bunun içindir ki “gönül coğrafyası” gibi bir kavram da kullanıyoruz.
“Şol Yemen’de can verenler” derken, Yemen sadece uzak bir çöl değil, yitip giden şehit gençlerimizin (dedelerimizin) acısıyla anılan bir kader. Yemen’e gidip de dönemeyen (anne tarafımdan) büyük dedeme selam ve rahmet olsun.
“Şol Revan’da balam kaldı” nakaratında, Erivan artık bir şehirden öte, annelerin ve eşlerin geride bıraktıkları sevdalarının sembolü. Erzurum hattından Doğu illerimize kadar türkünün yankılarını hâlâ duymak mümkün.
Aynı şekilde “Ben giderim Batum’a” dediğimizde Batum, bir yolculuğun, aileyi ve sevdiklerini geri bırakarak gidilen zorunlu gurbetin kapısı. Özellikle Doğu Karadeniz, bu gurbet hikayeleriyle dolu.
Bu türküler bize basit ama kritik bir gerçeği fısıldıyor: Coğrafyamız, sadece bugünkü sınırlarımızdan ibaret değil!
“Yansın şu Ohri’nin evleri” dizeleriyle Ohri, “Belgrad yolu uzun urgan” derken Belgrad ve “Selanik içinde selâm okunur” ağıtıyla Selanik hâlâ bizim kültürel hafızamızın aşk acısı, ayrılık ve hüznü temsil eden birer parçaları.
Bu türküler, en çok da Balkanlar’ın düşüşünden sonra Anadolu topraklarına hicret eden evlad-ı fatihanın ciğerlerinden gelen hasret kokusunu hatırlatıyor.
Balkanlar’dan Kafkaslar’a uzanan bu hat, türkülerin en güçlü damarlarından biri.
Karadeniz’in ötesine geçtiğimizde “Kefe dedikleri bir uzun çarşı” türküsü, Kırım ve Karadeniz hattına ait gurbet ve ayrılık temalarıyla dolu hüznü, Rumeli türkülerine benzer şekilde gerçek tarihsel acıların izlerini taşıyor.
Doğuya yöneldiğimizde “Açılır baharda gülü Tebriz’in” derken Tebriz ve “Gidemem Şiraz’a ben” derken Şiraz, “Hüccetimi İsfahan’a yaz gidem” derken İsfahan, Anadolu’nun ötesine uzanan aşk, gurbet ve kavuşamama temaları ile kültürel bir süreklilik hissettiriyor.
İşte bu türküler, sadece coğrafi yerleri değil, Anadolu insanının gönlünde yer etmiş ve silinemeyen derin bir gönül haritasını anlatıyor.
Günümüz Arap coğrafyasıyla gönül bağımızda da türküler ayrı bir yer tutuyor.
“Gelsin Halep kervanı” ile Halep, “Kerkük’ün altı harman” ile Kerkük ve “Bir tel versin Musul’da kardaşıma” ile Musul, ticaret yollarının, akrabalık bağlarının ve ortak kültürün izleri ile dolu.
Daha da genişlediğimizde “Mısır çöllerinde eylendim yara” bize Mısır’ı, “Diyar-ı gurbette Cezayir’lerde” ise Cezayir’i yani Mağrip diyarları ile gönül bağımızı hatırlıyoruz.
Dolayısıyla bu türküler, Osmanlı’dan bugüne uzanan geniş bir tesir alanının duygusal atlasını çiziyor.
Sonuçta türkülerin anlattığı şey basit ama derin: Kültür ve özelde türküler, siyasi sınır tanımıyor!
Bir zamanlar aynı hikâyeyi paylaşmış insanlar, bugün farklı ülkelerde yaşasa da aynı türküyü mırıldandığında ortak bir geçmişte ve hafızada buluşabiliyor.
Hal böyle olunca; Türkiye’nin dünyadaki etkisini anlamak için sadece haritalara bakmak yeterli değil, türküleri de dinlemek gerekiyor. Çünkü türküler, unutmayan ve uyutulmaya razı olmayan bir coğrafyanın en samimi uyanış ve diriliş dilidir.
Toynbee haklı: “Osmanlı durduruldu, dev uyutuldu; dev uyanırsa bir daha kimse durduramaz.”
Öyleyse, (toprağı bol olsun) Toynbee’ye inat, diri durmak ve dirilmek için türkü söylemeye de ve dinlemeye de devam!
-
O s m a n K A Y A 12 saat önce Şikayet EtYazarın tespitleri tam yerinde. ANCAK bu işin ruhu, Mümin olmaktır, kardeş olmaktır. Mezhepçilik ve ırkçılık mikroplarından arınmaktır. Bir olmaktır.Beğen Toplam 5 beğeni