Prof. Dr. Faruk Taşcı
Prof. Dr. Faruk Taşcı
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

“Fon”un turnusol kâğıt işlevi: “Söyle Fon’unu sana kimliğini söyleyeyim!”

GİRİŞ 10.10.2026 GÜNCELLEME 10.10.2026 YAZARLAR

7 Ekim’i yani El-Kassam Mücahitlerinin “Büyük Taarruzu”nu ve sonrasında tüm dünyanın şahit olduğu Gazzelilerin izzetini yazmak isterdim. Ancak hemen sonrasındaki aylarda, siyonist işgal rejimi saldırılarıyla şehit olan ailesi için taziye ziyaretine gittiğim Gazzeli doktora öğrencimin söyledikleri var aklımda.

Taziye cümlelerimin içinde “Allah sabırlar versin kardeşim” geçince “Sabırlık bir durumumuz yok, biz şükrediyoruz ki şehadet nasip oldu. Dahası, ben buradayım ve cenk edip şehadet nasip olmadı diye üzülüyorum. Allah asıl size sabırlar versin; sizlerin durumu sıkıntılı, İslam üzere yaşamak zor sizde” diye karşılık verişini unutmuş değilim.

Bu taziye sonrasına denk gelen günlerde rahmetli babamın vefatından önceki son sözlerinden birinin “Gazze’de cesetler ölüyor, ruhlar dipdiri. Buralarda ruhlar ölüyor, cesetler sağlam. Asıl yardıma muhtaç kim?” şeklinde olmasını da buraya dahil etmeli.

İşte “fon” meselesi, tam da şehit yakını Gazzeli kardeşimizin bahsettiği, rahmetli babamın da açıkça beyan ettiği Türkiye meselesi!

Bu nedenle şehit yakını Gazzeli kardeşimin işaret ettiği bir dert olarak, “İslam’ın kavramları” üzerinden Türkiye’deki fon meselesini deşmek isterim.

Fon olayı patladığında aklıma ilk gelen Efendimiz’in (aleyhisselatü vesselam) şu ikazı olmuştu:

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur...” (Müslim, Müsâkât, 107)

Aslında bu ikaz, biraz da Müslüman-Mümin kavramlarının ayrımıyla ilgili.

Kaba tarifle, “Müslüman, inanıyor ama bildiğini okuyor” demek.

Şu Hadis-i Şerif tam da bu kaba tarife uygun: “Öyle bir zaman gelecek ki kişi malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine bakmayacak!” (Buharî, Büyû’, 23)

Yani Müslüman, nefsine uyabilen biri (maalesef), çünkü “Müslüman’ım” diyen herkesin imanı kalbine inmiş değil! Öyle olsaydı şu ayete ne gerek vardı:

“Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak ‘Müslüman (teslim) olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmiş değildir.” (Hucurât Suresi, 14)

Bu nedenle Müslüman olmak demek, henüz “dil ile teslim olan” fakat imanın özünü kalben tam olarak benimse(ye)meyenler demek. Ortada iman var, evet; ama bu, daha çok dil ve şekille (zahiren) ilgili.

Aslında zaman zaman Türkiye’de duyduğumuz “bizim sarhoşumuz da imanlıdır (Müslümandır)” lafı, buraya dahil edilebilir.

Dünya sarhoşu olarak, “dediğim dedik, bildiğim bildik” modunda fona bulaşıp kusmukları ile ortalığı pisleyen günahkârlar da işte tam buradalar.

İster fon meselesinde ister başka meselelerde bildiğini okuyan modundaki “Müslüman’ım” diyenlere karşın Mümin’se, “kalben de inancını içselleştiren ve inancının gereğini yapan” demek.

Bu nedenle ibadetleri yerine getiren bir kimse zahiren/hukuken “Müslüman”, evet; ama bu inancını hayatının her alanına hâkim kılma mücadelesi veren kişiyse “Mümin”.

Mümin’den foncu olmaz yani!

En basiti mesela; “haram da belli helal de belli” olduğuna göre Mümin haramdan helale kaçarken, Müslüman “ama şu ama bu”, “bir şey olmaz ki” modlarında harama bulaşabilir!

Müminlerin içinde bir üst mertebenin adıysa “salih”liktir.

Salih kulların duası makbuldür, çünkü “şüphelilerden kaçarlar”.

Bu nedenle Allah’ın salih kulları, spekülasyon, manipülasyon ve dolayısıyla şüpheli zeminleri olan borsa veya benzer alanlara hiç uğramazlar ki fonla monla ilgileri olsun.

Evet fetva var; ama salih kullar, takva üzeredir; fetvaları kabul etseler de takva ile hareket ederler.

Duası makbul bir kişi olmak isteyen Sa’d b. Ebu Vakkas’a (Allah’ım ondan razı olsun) Efendimiz’in (aleyhisselatü vesselam) “Yediklerinin helâl olmasına dikkat et ki duaların kabul olsun.” tavsiyesinde bulunması (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, VI, 310) da bununla ilgili.

“Dua, müminin silahıdır.” (Hadisi Şerif, Hakim, Müstedrek, I, 492) evet, ama müminler arasında şüpheden kaçınan salih kulların silahı ise her daim mermiyle doludur!

Bir de salihler içinde “muttaki” kullar vardır.

Bunlar kalbini Allah’tan uzaklaştıran, Allah’ı unutturan ve meşgul eden her türlü dünyevi bağdan (masivadan) tamamen temizlenen kimselerdir.

Bu kullar için fon, olsa olsa bir yapraktır ve muttakilerin deryaya aşkla akan gönül nehirlerinde yaprak etkisizdir.

Çünkü muttaki kullar için her an Allah ile olma (ihsan makamı); kalbinde sadece Allah’ın sevgisine yer bırakma söz konusudur.

Bu manada, dünya hayatı dikenlerle dolu bir yol; muttaki de şer dikenine basmamak için her adımını uyanık ve dikkatli (murakabe içinde) atan kimse. Allah’ın sevgisini ve rızasını kaybetme korkusu (haşyet) var çünkü.

Muttaki kulların bir kısmı da “sıddık”lardan.

“Sıddıklık” veya “sıddıkiyet” makamı, peygamberlikten sonra gelebilecek en yüce manevi makam.

Burada tam, katıksız, şüphesiz ve sarsılmaz bir sadakat ve doğruluk hâkim.

Zirve!

Zirvede fonun, foncuların yeri yoktur! Zirve sadece O’nundur, O’ncularındır!

Bu nedenle, sıddık, özü ile sözü, niyeti/kalbi/içi ile dışı bir bütün olarak hakikate tam anlamıyla “şartsız, şüphesiz ve delil aramadan” teslim olmuş kişi demek; hem de (akıl dışı değil) akıl üstü bir teslimiyetle.

Yalan sıfırdır.

Hile sıfırdır.

Mübalağa sıfırdır.

Riya sıfırdır.

Çok az kişiye nasip olan sıddıkiyette, kulun kalbinde Allah’tan başka hiçbir gizli ajanda, dünyevi (ve hatta uhrevi) menfaat veya beğenilme arzusunun tozu bulunmaz; sadece ve sadece Allah’ın rızası otağ kurmuştur gönül çadırında.

Allah’a adanmış bir yüce ruh söz konusudur.

Bir de sıddıkiyet ile Peygamberlik makamı arası girebilen şehitler vardır.

“Şehit kimdir?” diye soranlara, Bedir’den başla, Uhud’u, Hendek’i, Kadisiye’yi, Yermük’ü, Nihavend’i, Malazgirt’i, Sırpsındığı’nı, Kosova’yı, Niğbolu’yu, Varna’yı, İstanbul’un Fethi’ni, Pontus’un Fethi’ni, Otlukbeli’yi, Çaldıran’ı, Mercidabık’ı, Ridaniye’yi, Mohaç’ı, Preveze’yi, Trablusgarp’ı, Çanakkale’yi, Milli Mücadele’yi ve dahi Gazze’yi hatırla denir.

“Cihad neymiş, niçin yapılırmış; şehadet nasıl bir şeymiş, şehitlerimiz kimlermiş”, hele hele “mümin, salih, muttaki, sıddık kullar ile mücahitlerin fona mona atlayan Müslümanlarla zerre kadar bir ilgili yokmuş” anla denir.

Anlayış nurdur, herkes nuru kadar anlar!

Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7

 

 

YORUMLAR 16 TÜMÜ
  • Haberci 3 saat önce Şikayet Et
    Listeyi yayınlarlarsa neymiş kimmiş belkide hedefleri neymiş birbirlerinin nesi olurlar yargı uğraşıyor gerekli gördüklerini açıkladılar,bence devamı gelecek.
    Cevapla
  • Ali G. 12 saat önce Şikayet Et
    Allah razı olsun yüreğine ,kalemine sağlık
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle