Prof. Dr. Faruk Taşcı
Prof. Dr. Faruk Taşcı
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

“Tercih etmek” ile “itilmek” arasında yalnızlık

GİRİŞ 07.11.2026 GÜNCELLEME 07.11.2026 YAZARLAR

Türkiye’de TÜİK verilerine göre tek kişilik hanehalkı (yalnız yaşayan) sayısı 5 milyon 523 bin 321. Tek kişilik hanelerin toplam haneler içindeki payı ise 2014’te % 13,9 iken gelinen noktada % 20,5’e yükselmiş durumda.

Meselenin izahına çalışalım…

Bir tarafta yalnızlığı “tercih edenler var”, bir tarafta yalnızlığa “itilenler (terk edilenler)” var.

Yalnızlığı tercih edenler, elbette durup dururken “ben yalnızlık istiyorum” demiyorlar, demezler.

Yalnızlığı tercih etmede “alışkanlıklar” önemli etkenlerden biri.

Özellikle yaş ve medeni durum, alışkanlıklara bağlı yalnızlığı tercih etmede daha fazla ön planda olabiliyor.

Mesela Türkiye’de yalnız yaşayanlar arasında en büyük grubu, eşini kaybetmiş 65 yaş üstü kadınlar oluşturuyor. Bu grup, tek kişilik hanelerin yaklaşık beşte birine karşılık geliyor.

Bunun birçok sebebi sayılabilir, ama “alışkanlıklar” tüm sebepleri de içine alabilecek mahiyette.

Zamanında 87’lik (rahmetli) dedemi köyden alıp İstanbul’a getirdiğimizde, “beni canlı canlı mezara koydunuz” deyip, apart topar köye yani alışkanlıklarına döndüğünü unutmuyorum.

Öğrencilik yıllarından oda arkadaşım akademisyen Mustafa hocanın “Babam 85 yaşında, Kütahya’da yalnız” notu da bu minvalden; babası Kütahya’da yalnız yaşıyor, yani alışkanlıkları ile.

Bu örneklerde, evlat veya torunun yaşlıyı terk etmesi söz konusu değil; hatta yanlarında tutma, birlikte yaşama adına dertleri ve çabaları da aşikâr.

Ancak şehir hayatına alışmamış, “köyünün sultanı” olanlar için yaşlılık dönemi demek, evde hapsolmak demek.

İbn Haldun’a atfedilen “İnsan, alışkanlıkların çocuğudur” sözü burada geçerli olsa gerek.

Bu tarz bir şekilde yalnızlığı tercih eden yaşlılara, tercih ettikleri yerlerde (yani köylerde ve kasabalarında) hizmet sunmak en doğrusu. (Daha evvelki yazımda önerdiğim) metruk köy okullarının “yaşlı yaşam merkezleri”ne dönüştürülmesi adımı da biraz buna hizmet edebilir.

Yalnızlığı tercih etmede “hedeflerine kilitlenmek” de etkili olabiliyor.

Bu durum, gençlerde daha fazla mümkün.

Hedefe kilitlenmiş, hedefinden “saptırılacak korkusu ile” yalnızlık (kendini izole etme) tercih edilebiliyor.

Bu, (sınavlarda derece alma amacıyla belki) dönemlik olabiliyor, ama zamanla bunun “yerleşme/alışkanlık haline gelme” riski var.

Yalnızlığın bir başka yönü olan asosyallik de böyle böyle ortaya çıkıyor zaten.

Bu yalnızlık tercihinde “özgür olma” derdinin olduğu da görülmeli.

Bazı gençlerin ebeveyn evinden ayrılma kararları verip kendi evlerine çıkma çabaları biraz da bundan kaynaklı. “Aile kısıtlamalarından kurtulmak”, en büyük hedef oluyor!

Türkiye’de 30 yaş altındaki gençlerin yalnızlık oranlarının % 17 ile yaşlı yalnızlığından hemen sonra gelmesi, durup dururken değil yani.

Hayattan “ümidini kesenler”in bir kısmı da yalnızlığı tercih edebiliyor.

Denemiş başaramamış, uğraşmış çırpınmış ama olmamış. Bu nedenle, “hayal kırıklığı korkusu”, “laf işitme korkusu” sarıp sarmalamış.

Mesela; uzun dönemli işsiz olmuş, “ne sorarlar korkusu ile” yalnız olmayı, insanların arasına çıkmamayı tercih ediyor. “Tek başına yaşamıyor” belki evli, ancak “yalnız kalmayı”, insanların arasına girmemeyi tercih ediyor; ne düğünlerde var ne de cenazelerde!

Zira bu kişiler için “bağ kurmamak, güvenli liman gibi”. Burada tam da “kendi kabuğuna çekilme” söz konusu; ekonomik şartların getirdiği sosyal gerginliklerden uzaklaşma böyle sağlanıyor çünkü.

Bir de “halvete girmek” suretiyle dönemsel yalnızlık tercihi var.

Tasavvuf yolunda ilerleyen, nefsini terbiye etmek ve kalbini kötü huylardan arındırmak (tasfiye) isteyen dervişler için geçerli bu; kısa dönemli ve bir müddet sonra halkın içine yeniden karışma niyetiyle.

Günün büyük bölümünü zikir, namaz ve tefekkürle geçirmek; nefsin arzularını kırmak amacıyla sadece hayatta kalmaya yetecek kadar (zeytin, su veya kuru ekmek gibi) az beslenmek ve çok az uyumak esas.

Abdest almak veya cemaatle namaz kılmak gibi zorunlu durumlar dışında insanlarla konuşmamak ve göz teması kurmaktan kaçınmak da bu yalnızlığın bir parçası.

Ramazan Ayı’nın son on günündeki “itikâf” da bunun mini versiyonu.

Nihayetinde; yalnızlığı tercih etme, bir yönüyle iradeyi kullanmayla ilgili olduğu için anlaşılabilir ve makul yönlere de sahip, ancak işin rahatsız edici yönü, yalnızlığa itilenler ya da terk edilenler ile ilgili.

“Yük görülme, katkısı olmama” bu itilmede ve terk edilmede ilk akla gelen hançerleme hamlesi.

Üretime katkın yoksa veya tüketim yoluyla sistemin ayakta kalmasında desteğin yoksa, sen yüksün!

Bu bağlamda, mesela yaşlı olmak “görünmez kılınıp yalnızlığa itilme” riski demek.

Yaşlılar tek başına yaşamaya terk ediliyorsa, bir kuruma terk ediliyorsa ya da ölüme terk ediliyorsa, bir kısım sebep de bununla bağlantılı.

Gerçekten hiçbir gücü, imkânı veya ortamı kalmadığı için yaşlısına bakamayacak durumda olanlar istisna ama! Yoksa “Allah Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lütfeder.” (Hadis-i Şerif) müjdesinden mahrum olanlardan olmak var.

“Terk eden, terk edilir!” çünkü.

Öte yandan, bazı farklılıklar da yalnızlığa itilmeye, terk edilmeye neden olabiliyor.

Mesela genel kabul gören görüşlere uymayanlar dışlanarak yalnızlaştırılabiliyor.

Ya da fiziksel veya zihinsel engelleri olanlar, psikolojik rahatsızlıkları bulunanlar, yalnızlığa itilebiliyor.

Mesela haram üzere hayat sürmenin hâkim olduğu toplumlarda haramdan uzak duranlar yalnızlaştırılabiliyor, hatta “deli” olarak yaftalanıp, “aman sende, bu zamanda olur mu böyle” denilerek kenara itilebiliyor.

“Başarısız olanların yalnızlaşması”ndan da bahsetmeli.

Bazıları akademik, mesleki, ekonomik, sosyal veya kişisel hayatında yaşadığı bazı başarısızlıklar nedeniyle çevresiyle ilişkilerinin zayıflaması, toplumdan uzaklaşması ya da dışlanması sonucu yalnızlık girdabına düşebiliyor.

“Başarısız birisin.”, “Senden bir şey olmaz.”, “Herkes başardı, bir sen başaramadın.”, “Hayatta hiçbir yere gelemedin.”, “Sen bizim seviyemizde değilsin.” gibi zehirli oklara maruz kalanlar, yalnızlaştırılmış demektir.

Bir de “tövbe edenlerin yalnızlığı” söz konusu.

Bunların bir kısmı yalnızlığı tercih edebiliyor. Zira geçmişte yaptıklarından dolayı boynunu Allah’a karşı bükmüş olmanın yanında insanları da rahatsız etmeme derdine sahipler.

Tövbe edip halkın içine karışmış olanlara gelince.

Burada suç işlemiş ancak sonrasında gerçekten pişmanlık duyarak tövbe (nasuh tövbesi) etmiş kişilerin toplum tarafından yalnızlaştırılması varsa...

Kişinin geçmişteki suçu nedeniyle sürekli yargılanması, tövbesinin samimiyetinin sorgulanması ve değişme çabasına rağmen geçmişinden dolayı kabul görmemesi sorunu var demektir.

“Senin geçmişin belli.”, “Sen adam olmazsın.”, “Tövben de göstermelik.”, “Sana güvenilmez.”, “Senin gibiler değişmez.”, “Senin aramızda yerin yok.”, “Allah seni affetse bile biz affetmeyiz (haşa).” gibi zırvalamaların, hadsizliklerin ve dahi kendini ilah yerine koyma tavırlarının sonucu olarak yalnızlaşanlar olabiliyor.

Ez cümle; şu veya bu nedenle yalnızlığı “tercih eden”, nefsi ile baş başadır! Nefsine karşı manevi azığı olanlar tercihinde zarar görmez, olmayanlara ise manevi azık ile takviye şart.

Yalnızlığa “terk edilen”e gelince!

Yalnızlığa terk edilen, elbette Rabbi tarafından terk edilmemiştir, korkmasına gerek yok.

Tam tersine yalnızlığa terk edip dışlayanın, aşağılayanın, tekebbür içine düşenin Allah ile işi zora girmiştir; korksun!

Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7

YORUMLAR 13 TÜMÜ
  • Nedim 6 saat önce Şikayet Et
    Uzlet iyidir, ama insanlara 200 yıldır tek yönlü, yani sadece Dünyada yaşanan ve biten bir hayat anlatıldığı için, insanlarda buna kapılmaya çok hevesli olduğu için şimdi zor geliyor, oysa eskidende, hemde kırsalda hayat zor iken insanlar Allah ile başbaşa kalmak için uzlete çekilirdi, unuttuğumuzu, Kader başka yoldan geri getiriyor,
    Cevapla
  • Vahim 6 saat önce Şikayet Et
    Aile kavramı iyice dağıldı aynı binada 4 kişi yaşıyoruz herkesin ailesi var ayrı yaşıyor. Hem maddi yönden sıkıntı hem aile birliği sevgi örf adet gelen görenek yönünden sıkıntı. Bu gençler yarın evlense bile evlilikleri çok sancılı geçecek sıkıştıklarında yine kendi yanlız dünyasına kaçacaklar. İleri zamane dünyasında normal bir dönem olacak ama bizi biz yapan aile yapısı dağıldıgından
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle