Bölgesel aktörlükten küresel aktörlüğe evrilen Türkiye ve dirilen İslam dünyası
21.yy’ın ilk çeyreğini çok ağır bedellerle yeni tamamlayan Dünya, kıtalararası uçuş yapan bir uçağın rota değişikliği gibi kavşak noktasında bulunmaktadır. Tarih, bu gibi anlara daha önce de sahne olmuşsa kanaatimce hiçbir dönem bu kadar köklü, nihai ve bağlayıcı olmamıştır.
Son altı bin yıllık Dünya siyasi tarihine bakıldığında, ortalama bin yıl olduğu görülen medeniyetler arası güç değişiminde, batan güneşin yeniden doğması gibi, 6000 yıl içinde en az beş büyük makas değişikliği görülmektedir. Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Yunan, Roma, Pers ve İslam medeniyetleri bu konuda başlıca örnekler olarak görülebilir.
Silahların yıkıcı etkisi, Batı’dan Doğu’ya kayan, iktisadi, siyasi ve askeri güç değişimi ve bunların çarpışma alanı olan İslam Dünyası’nın, tıpkı sekiz asır önceki gibi Moğol-Haçlılardan sonraki dönemde olduğu gibi yeniden dirilişinin, ayak sesleri gelmektedir.
Son değişiklik ise, Bereketli Hilal’de ortalama 1000 yıl süren İslam küresel Başat Güç konumunun, Endülüs ve Osmanlı üzerinden Avrupa’ya, 17.yy’dan itibaren yaklaşık üç asırlık bir dönemden sonra son 80 yılda Amerika’ya geçiştiği görülmektedir. Ancak son çeyrek asırda Çin ejderhasının iktisadi uyanışı ve Batı’ya meydan okuyuşunun özellikle İran ama Bereketli Hilal merkezli, İslam Dünyası’nın kalbgahında olduğu görülmektedir.
MEKKE PAKTI VE BEDİR MUTABAKATI
1991 yılının ocak ayında Dicle’nin kenarında kaderini bekleyen Bağdat’ın, özellikle İsrail, İngiltere ve Amerika tarafından canlı yayınlarda bombalanması; İsrail tarafından Babil’in intikamı olarak görülürken, Hıristiyan aleminde Haçlı seferleri adına Noel gecesinin ışıkları olarak görülmüştür. Kanaatime göre ise bugünkü Mekke Paktı’nın başlangıç süreci olarak 2 Ağustos 1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgali ve sonrası yaşanan bu süreç görülmektedir.
11 Eylül olayları bahanesiyle ABD’nin önce Afganistan’ı (2001) iki yıl sonra da Irak’ı işgali, Şam’daki insan presleme merkezi olan Sadneya hapishanesinde İsrail tarafından üretilen canavar fare DAİŞ mikrobunun Suriye ve Irak’ı sarması ardından Sudan, Suriye ve Libya’nın parçalanması ve son olarak İsrail’in Gazze’yi imha süreci, İran ve Yemen boğazlarındaki savaş, Mekke Paktı’nın doğuşunun başlıca sebepleri olarak görülmektedir.
35 yıl sonra değiştirilen ABD’nin son Ulusal Güvenlik Stratejik (NSC-2025) belgesinde, bölgemizle alakalı ABD hedeflerine bakıldığında; Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve Büyük İsrail hedeflendiği görülmektedir.
İsrail’in de bu süreçte Hindistan-Avrupa merkezli IMEC ve Akabe Körfezinden, Gazze’yi ve Suveyş Kanalı’nı ortadan kaldıran Ben Gurion Kanalı ve Yunanistan’la Kıbrıs Rum kesimi üzerinden, Doğu Akdeniz, Lübnan ve Golan’ı kontrol altına almak hedefinde olduğu görülmektedir.
Bu durumda bölgenin en büyük askeri gücü olan Türkiye, tek nükleer güce sahip İslam ülkesi olan Pakistan ve zengin Suudi Arabistan’ın, kurucu ortak oldukları askeri Mekke Paktı’nın kuruluşu, hayati ve son tarihi bir adımdır.
Mısır ve İran’ın buna katılımı halinde Pakt, Çin ve Batı arasındaki en büyük askeri güce dönüşebilir. Bu süreçte imzalanan Bedir Mutabakatı da bu gücü Endonezya’ya uzatmaktadır ki; 300 milyonluk Endonezya-Malezya hattının da buraya bağlanması halinde Dünya’nın en büyük coğrafi ve askeri gücü ortaya çıkabilir. Bu da yeni bir dünya düzeni anlamına gelmektedir.
Jeopolitik ve stratejik açıdan dünyanın en coğrafyasından parçalı ve kavgalı tutulan İslam Dünyası’nın dirilmeye başladığı bu süreçte, Batı’da askeri durumdan daha kötü olarak, ruh gücünün olmadığı manevi bir siyasi çöküş yaşanmaktadır. ABD’nin hantal uçak gemileri Basra körfezine yaklaşamamaktadır.
Çin’in hızlı, ucuz, teknolojik, siber ve iktisadi gücü Batı’da asırlık fabrikaları kapatırken, bunca savaşa rağmen petrol fiyatları ve sağlık sigorta bedelleri inmeyen Batılıların, bu seçimde Trump ve Netahyahu’yu Sezar gibi tahtından indirecekleri görülmektedir.
Sert ve yumuşak güç unsurları tükenen, ABD ve İsrail’de yaklaşan seçimler, Batı’nın Doğu Akdeniz ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemilerini ya sulara gömeceği ya de bir daha yerinden çıkmamak üzere geri geleceği tabutun son çivileri olarak görülmektedir.
1993 yılında Huntington tarafından yazılan medeniyetler çatışması, Hıristiyan ve Yahudilere karşı müttefik medeniyetler olarak görülen, İslam ve Budist Çin medeniyetinin de aynı safta oldukları görülmektedir. Çünkü ikisinin de düşmanı BATI olduğu gibi, Çin’in Kuşak Yol Projesi (BRI) ve enerji kaynağının (%85) ana güzergahı İslam Dünyası Heartlandı (Kalbgah) olan Bereketli Hilal’deki, Doğu Akdeniz-Hürmüz ve Kızıldeniz altın üçgenidir.
Şu anda ABD-İsrail saldırıları karşısında sessiz görülen Çin’in, İran’ın çöküşüne ya da Yemen’in işgaline izin vermeyeceği rahatlıkla görülmektedir. Mekke Paktı’na karşı oldukça dikkatli ve meraklı görülen Çin’in, çıkarları bunu desteklemek olarak görülmektedir.
İSRAİL-ABD SEÇİMLERİ BATI’NIN ÖLÜM ÇANLARI MI?
İsrail’in siyasal yapısındaki koalisyon merkezli iki grup (Netanyahu/Likud merkezli aşırı sağ ve ılımlı blok) birbirine çok yakın oylar (54-60) almaktadır. Yapılan anketlerde görüldüğü kadarıyla aşırı sağ Netanyahu koalisyonu, az bir farkla bu seçimi kaybedecektir.
Kendisi de zor durumda olan ve Kongrede çoğunluğu kaybetme durumunda (Anketlere göre %30 civarında oy alacağı), savaş ortamında golf oynamakla eleştirilen ve Topal Ördek durumuna düşmesi kuvvetle muhtemel olan Trump, Netanyahu’nun seçilmesi için İsrail halkına doğrudan mesaj göndermiştir: “Lütfen bu mektubun, İsrail Başbakanı olarak yeniden seçilme yarışında Bibi Netanyahu'ya olan tam ve eksiksiz desteğimi temsil etmesine izin verin. Bibi Netanyahu sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacak.” Derse de İsrail, tam bir bataklıktadır.
Netanyahu’nun, hükümet kuramaması halinde İsrailli Arap Partileri (13 parlamenter) kilit role sahip olur ve bu durumda Ilımlı Partiler iktidara gelir, savaşı durdurur ve Natanyahu’yu hapse atar.
Buna karşın siyasi krizleri, dış savaşla yönetmekte usta olan Netanyahu’nun, altı ay süresince geçici başbakan olarak hükümeti yürütmek, siyasi krizi tırmandırmak ve tekrar İran, Lübnan ve Türkiye ile Suriye’de savaş ortamına dönmek ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Çünkü İsrail devleti, dünyanın her yerinden getirilen karmaşık toplumunu ancak savaşla bir arada tutulmaktadır.
Ancak bu haliyle başarısız İran savaşı devam ederken, İsrail; Türkiye ile Suriye’de savaşamaz. Trump, bu nedenle Erdoğan’ı sürekli övmekte ve İsrail’le savaştan uzak tutmaya çalışmakta ve Türkiye’ye Suriye ve Irak’ta tavizler vermektedir. F35 ve CAATSA yaptırımları da kaldırılabilir ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda pratik, pragmatik ve proaktif bir liderdir. Bıçak sırtında yürümekte, 28 Şubat’tan beri Netanyahu’dan daha usta olup, siyasi harbin hile olduğunu gayet iyi bilmektedir.
İsrail, en son İdlib’de Türkiye’nin onardığı bir üssü vurmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın zamanda beklenen Suriye ziyaretine, seçimleri kaybeden Netanyahu’nun geçici liderliğindeki İsrail’in askeri tepki vermesi kuvvetle muhtemeldir ki; buna Türkiye de karşılık vermek zorunda kalacaktır. Bu durumda Mısır ve İran’ın dahil olma ihtimali olan Mekke Paktı, İsrail’e karşı hareketlenebilir.
Ancak şimdilik İsrail, dolaylı yoldan Suriye’de Türkiye’yi engellemeye çalışmakta ve Yunanistan ve Kıbrıs Rum Devleti ile askeri paktlar kurarak (Aşil Kalkanı) Türkiye’yi Doğu Akdeniz üzerinden kuşatmaya çalışmaktadır. Türkiye, buna karşı Libya cephesinde harekete geçmiş durumdadır.
Trump’ın Kongre’de üstünlüğü kaybetmesi ve Netanyahu’nun da seçimleri kaybetmesi halinde Türkiye, Orta Doğu’da daha aktif roller üstlenecektir. Türkiye bu durumda, ABD’den bağımsız, daha Asyatik ve İslami olacaktır. İsrail’in Abraham antlaşmasına göre yayılması ve Doğu Akdeniz’deki çalışmaları, Bölgeyi Armageddon’a hızla sürükleyebilir ki; bu seçimlerin sonucu bunu da etkileyecektir.
Bu durumda Çin’in, Bereketli Hilal’in Altın Üçgeni’ne askeri olarak da destek çıkması anlamına gelir. Aksi takdirde ABD-İsrail kontrolündeki Orta Doğu’da Çin’in BRI ve enerji talebi, ABD’nin kontrolüne girecektir.
İsrail ve ABD’de beklenen siyasi kriz, Trump ve Netanyahu’yu askeri cepheye sürüklerken, Türkiye’yi de Bölgesellikten küreselliğe geçen bir aktöre dönüştürmekte ve Bölgeyi de kendi içinde askeri ve siyasi bir Blok’a dönüştürmektedir ki; Mekke Paktı bu anlamda, her an Mısır’ın katılımıyla İsrail’e karşı dönebilir.
Kısaca, bu seçimlerin Netanyahu ve Trump’ın mağlubiyetiyle sonuçlanacağı, ABD-İsrail’in radikalleşeceği ve Türkiye’nin Bölgesel Aktör olarak daha aktif rol üstleneceği düşünülmektedir.
Son ihtimal ise Batı, elindeki tüm silahları küresel kavşak noktası olan Bereketli Hilal’e boşaltır ve Tanrı’yı kıyamete zorlar ki; topal Trump ve psikopat Netahyahu liderliğindeki Siyonistler bu konuda pek de gözü kara oldukları bilinmektedir.
DEĞERLENDİRME
Bir medeniyetin ölümü yaklaşık yüz yıl, dirilişinin de çeyrek asırda olduğu görülmektedir. Medeniyetlerin çöküşlerinde sefahat, dava ruhu, ruh gücü, savaşma özelliğini bıraktıkları ve zulümlerinde arşı titrettikleri anlarda adeta ilahi bir dokunuşla çöktükleri (Roma-İngiltere gibi) görülmektedir. Son iki asırda dünyaya hâkim olan Batı’da (Avrupa, ABD ve İsrail) da tam da bu durum görülmektedir.
1800’lerde Almanya, Japonya ve Rusya, 1990’lardan itibaren Çin son çeyrek asırda Türkiye ve İslam Dünyası’nda medeniyetler, kıştan çıkan bir kardelen gibi dirilirken, Batı’da da kökünden kuruyan bir ağaç gibi, Paris sokakları duman kokmakta ve sadece sert güç unsurlarıyla ayakta kalmaya çalışan, ABD ve İsrail’in zulmü, cehennemin yedi kapısını aynı anda tıkladığı görülmektedir.
Bu durumda bilge bir aksakalı gibi ağır davranan Çin ve mankurtlaştırılan asil evladını kurtarmaya çalışan Nayman Ana gibi Bahçeli ve Erdoğan’ın liderliğinde, küresel bir aktöre dönüşmekte olan Türkiye liderliğinde, Batı’nın kör kuyularında canavar bir fare gibi üretilen terör örgütleri (PKK-DAİŞ) ve çökertilen ülkeleri (Libya, Suriye, Irak, Somali…) toparlayan tarihi gelişmeler yaşanmaktadır.
Cezayir, Katar, Libya, İran ve Mısır’ın da her an katılması beklenen Pakistan ve Türkiye’nin liderliğindeki Mekke Paktı, Türkiye-Libya’nın kement attığı Doğu Akdeniz, Yemen, Golan Havzası, İsrail-ABD seçimleri ve İran-Yemen-Gazze vahşetleri rahatlıkla durduracak güce sahiptir. Bu süreçte çöktüğü görülen BM ve UCM, yerine Dünya’nın Beşten büyük olduğu yeni bir dünya düzeni kurulmaktadır ki; Çin ve İslam Dünyası aynı safta görülmektedir. Bu şekilde Çin’deki başta Uygurlar olmak üzere Müslümanların sorunları da konuşulabilir.
Bugün İran’ın Çanakkale savaşına dönüşen Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’nda sıkışan ABD gibi İsrail de Gazze-Lübnan ve Şam’ın duvarlarına çarpmaktadır. Bu da Büyük Türkiye’nin Şam’da olduğunu göstermektedir.
Prof. Dr. Hüseyin ŞEYHANLIOĞLU
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı
hseyhanlioglu@gmail.com
-
Maraşlı46 49 dakika önce Şikayet EtHocam çok güzel değerlendirme olmuş vermiş olduğunuz bilgiler için teşekkür edrimşahsım adına yazının tamamını okudun en son Doğu Türkistanlı kardeşlerimizi yazıya eklemeniz yüreğimi ferahlattı Allahım devletimize milletimize zeval vermesin.....Nizami alem için devletimizin yanındayız.Beğen
-
karaoğlan 1 saat önce Şikayet EtEllerine sağlık hocam çok güzel bir yazı olmuş.Beğen