Birbirimizi Hangi Sayfada Unuttuk?
Mevlânâ, Mesnevî’de kendilerine verilen parayla ne alacakları konusunda kavgaya tutuşan dört kişiyi anlatır. Biri engür ister, öteki ineb, bir başkası üzüm, dördüncüsü istafil. Her biri arkadaşının başka bir şey istediğini sanmaktadır. Oysa söyledikleri, aynı meyvenin farklı dillerdeki adlarıdır. Hikâyede bu dilleri bilen birinin onları uzlaştırabileceği söylenir. Konya’da anlatılan bu kıssa, insanın kendi kelimesine kapanmasının sonuçlarını düşündürür. Yunus’un “Düşmanımız kindir bizim” sözü de böyle bir kapanmanın içeride büyüttüğü husumete dokunur. Birbirimizi anlamak için çıkacağımız yol, gönlümüzde taşıdıklarımızı görmeyi de gerektirir. Başkasını dinlemeye başladığımızda bazen önce kendi içimizdeki gürültüyü duyarız.
Hacı Bayram-ı Velî’nin “Bilmek istersen seni / Cân içre ara cânı” çağrısı, yolculuğun içeriye uzanan tarafını aydınlatır. İncinmişliğimizi anlatırken başkasının yarasını duyabilmek, devraldığımız husumetleri çocuklarımıza taşımamak, öfkemizin haklılığından emin olduğumuz anda bile kendimizi yoklayabilmek… Anadolu’nun irfanında kardeşlik, insanın önce kendi gönlü üzerinde çalışmasını ister. Aynı arayışın edebiyattaki izlerine farklı dillerde anlatılmış hikâyelerde de rastlarız. Alıştığı kelimelerin dışına çıkabilen kişi, başka bir eserde tanıdık bir sızıyla karşılaşır. Mesnevî’de birbirlerinin arzusunu anlayamayanların önündeki engel, asırlar sonra okurun karşısına başka biçimlerde çıkar. Onu aşmanın yolu, başkasının söylediğini öğrenmeye razı olmaktan geçer.
Böyle bir okuma bizi Bağdat’a götürür. Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn’un yazılış sebebini anlatırken Osmanlı şairlerinin kendisinden bu hikâyeyi Türkçe yazmasını istediğini kaydeder. Önünde Nizâmî’nin Farsça mesnevisi de vardır. Arap coğrafyasında doğan hikâye, Gence’den Bağdat’a uzanmış, Türkçede yeni bir söyleyiş kazanmıştır. Cizre’de Mem û Zîn’i açtığımızda aşk ve ayrılık Ahmed-i Hânî’nin Kürtçesiyle dile gelir. Kahramanlar, şehirler, diller değişir ve her eser kendi dünyasını kurar. Yine de birini okuyan kişi ötekine bütünüyle yabancı kalmaz. Belki müşterek hayat dediğimiz şey de burada başlar: Birbirimizin hikâyesini anlayabilmek, ama kendi sesimizi de kaybetmemek.
Yolların üzerinde bir babanın çocuğuna bıraktığı öğütler de dolaşır. Urfalı Nâbî, Halep’te oğluna Hayriyye’yi yazarken İstanbul’un ilim, şiir ve mûsiki dünyasına da pencere açar. Arap ve Fars şiirinden söz ederek oğlunu farklı söyleyişlerin güzelliğiyle tanıştırır. Çocuk, kendi şehrinin birikimiyle yetişirken başka yerlerin eserlerine de yönelsin istenir. Mesnevî’nin farklı kelimeler arasında aradığı anlayış, burada farklı kitaplarla genişleyen bir terbiyede karşılığını bulur. İnsan, başka bir şehrin bilgisine ve sanatına eğildiğinde kendi birikimine yeni incelikler katar. Öğrendiğini memleketine taşır, söyleyeceği sözü zenginleştirir. Bir babanın oğluna verdiği öğüt, böylece şehirleri birbirine bağlayan kültürel bir köprüye dönüşür.
Sonraki asırlarda bu dünyanın bağları ağır sarsıntılar geçirir. Âkif’in Süleymaniye Kürsüsünde ve Hakkın Sesleri’ndeki ıstırabını, parçalanan bir hayatın içinden duyarız. Yakın dostu Babanzâde Ahmed Naim’in İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet’te sorguladığı ayrışma, şairin sesinde acıya dönüşür. Birinin fikrî mesaisinde, ötekinin şiirinde aynı mesuliyet belirir. Yunus’un husumet karşısındaki sözü, böylesi ağır zamanlarda başka bir anlam kazanır. İnsan kendi dilini, kavmini ve geçmişini severken kardeşinin haysiyetini de gözetmelidir. Türkün, Kürdün, Arabın ve bu coğrafyayı yurt bilen bütün toplulukların kendi kimliklerini koruyarak ortak bir hayat ufkunda buluşabilmesi, bu sorumluluğu beraberce üstlenmemize bağlıdır. Yakınlığın hakikati, zor zamanlarda birbirimizin hakkını ne ölçüde koruyabildiğimizde ortaya çıkar.
Âkif’in dağılmasından endişe ettiği bağ, Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda aynı kubbe altında buluşan insanların beraberliğinde hissedilir. Kürsüden yükselen kaygı, bu kez saf tutanların sükûnetine açılır. Şair, bayram namazına gelenlerin arasında geçmiş kuşakların hatırasını da görür. Nâbî’nin anlattığı İstanbul, babaların ve dedelerin hafızasıyla yaşamaktadır. Böylece tarih kitaptan hayata taşar; bayram sabahı, yüzyılların beraberliğini bugünün aidiyetine dönüştürür.
Bu aidiyetin yeni kuşaklarda nasıl yaşayacağı, yakın dönem düşünce ve edebiyatımızın önemli sorularından biridir. Cemil Meriç’in Bu Ülke’si içinden geldiğimiz dünyayı tanıma çabamıza eşlik ederken, Sezai Karakoç’un Alınyazısı Saati bizi şehirlerin müşterek hatırasından daha geniş bir medeniyet coğrafyasına taşır. Çünkü şehirlerin kendi seslerini koruması beraberliği eksiltmez, aksine zenginleştirir. Bu geniş coğrafyadan tek bir insanın dünyasına yaklaştığımızda ise Mustafa Kutlu’nun Mavi Kuş’undaki kasabaya varırız. Sıcak bir öğle vaktinde meydandan bir köpek geçer, derken kasap dükkânından keman sesi yükselir. Bir meslek adıyla tanıdığımız insanın hiç bilmediğimiz bir yönüyle karşılaşırız. Edebiyatın dikkati de tam burada derinleşir; insanı doğduğu şehir, konuştuğu dil ya da yaptığı işle sınırlayan tariflerin ötesine geçerek onun merakını, mahcubiyetini ve inceliğini görünür kılar. Kasabın elindeki keman da birbirimiz hakkında bildiklerimizin ne kadar az olduğunu hatırlatır.
Silahlar susunca hikâyelerin konuşacağını söylemiştik. Terörsüz Türkiye’yi kültür, edebiyat ve sanatla beslemenin yollarından biri de birbirimizi bu eserlerin içinden yeniden tanımaktır. Gençler farklı dillerde söylenmiş şiirlerde aynı gönül sızısına, irfan metinlerinde kardeşliğin mesuliyetine, bir kasaba hikâyesinde evlerinin tanıdık sıcaklığına rastlayabilir. Kütüphaneler, kültür merkezleri ve üniversiteler bu karşılaşmaları çoğaltabilir. Bir şiirin başka bir şehirde okunması, bir hikâyenin yeniden anlatılması, gençlerin kendi eserlerini birbirine ulaştırması ortak hayatın dilini zenginleştirir. Korkunun daralttığı yerlerde güven çoğaldıkça birbirimize yaklaşabileceğimiz alanlar da genişler. Bin yıllık birikim, yeni kuşaklar ona kendi sözlerini kattıkça yaşayan bir miras hâline gelir.
Mesnevî’deki dört kişi, istedikleri şeyin farklı adları yüzünden birbirine girmişti. Aramıza giren kopuşlar elbette bir kıssanın içinde çözülecek kadar basit değil. Fakat o eski hikâye, kardeşimizin sesine yeniden kulak vermek için hâlâ bir kapı aralıyor. Konya’dan Ankara’ya, Bağdat’tan Cizre’ye, Halep’ten İstanbul’a uzanan eserlerde birbirimize rastlıyoruz. Farklı seslerle kurduğumuz müşterek hayatın izleri, bunca sarsıntının ardından hâlâ okunabiliyor. Şimdi önümüzde beraber yürümek için yeni bir imkân var. Birbirimizi gerçekten tanımaya çıktığımızda hangi hükmümüzden vazgeçeceğiz, hangi unutulmuş yakınlığımızı bulacağız? Belki de uzun zamandır yabancı sandığımız ses, kendi hikâyemizin eksik kalmış cümlesini tamamlayacak.
-
Enis Dereci 13 saat önce Şikayet EtO vakit, bu kitabın hangi sayfasında olduğumuzun çok da bir önemi yok, zira bişekilde buluşur konuşur ve de anlaşırız.. Yeterki okunan kitap aynı kitap olsun..Beğen
-
Çırakoğlu hakan 13 saat önce Şikayet EtYüreğinize sağlıkBeğen Toplam 1 beğeni
-
Sefer Yazıcı 13 saat önce Şikayet EtYüreğinize sağlık kıymetli HocamBeğen
-
Seyit Ahmet KAYHAN 13 saat önce Şikayet EtKardeşliğimize, birlik ve beraberliğimize dair mesajlar edebiyat ve sanat boyutuyla ancak bu kadar güzel ve veciz bir metinle anlaşılabilirdi. Kaleminize ve yüreğinize sağlık hocam. Bizi aynı zamanda büyük bir coğrafyada seyahat ettiren çok güzel bir yazı olmuş.Beğen Toplam 1 beğeni
-
Hasan 14 saat önce Şikayet EtDilinize Yüreğinize sağlık Mükemmel bir yazı olmuş. Allah Razı olsun.Beğen