Prof. Dr. Vehbi Ünal
Prof. Dr. Vehbi Ünal
KONUK YAZAR
TÜM YAZILARI

Ekonominin Gölgesinde: Aile ve Azalan Nesiller (Aile Yazıları III)

GİRİŞ 11.07.2026 GÜNCELLEME 11.07.2026 YAZARLAR

Bir zamanlar kalabalık aileler, gürültülü sofralar ve "bereket" sayılan çok çocukluluk, bugün yerini sessizleşen evlere ve küçülen aile fotoğraflarına bırakıyor. Dünya, tarihinde ilk kez nüfus artışının değil, nüfus azalışının gündemde olduğu bir döneme giriyor. Japonya'dan Çin'e, Avrupa'dan Amerika'ya kadar doğurganlık oranları hızla düşerken, bu tablo sadece demografik bir istatistik değil; ekonomik zorunluluklar, kadının değişen rolü ve aile kurumunun dönüşen anlamıyla iç içe geçmiş karmaşık bir sosyolojik gerçekliktir. Kadınların işgücüne katılımı arttıkça, özellikle eğitim, kentleşme, gelir artışı ve çocuk bakım maliyetleriyle birlikte toplam doğurganlık hızı çoğu ülkede düşmektedir. Peki, kadının çalışma hayatına katılımını desteklerken doğurganlığı da artırmak mümkün müdür, yoksa bu iki hedef birbirini dışlayan bir çıkmaza mı işaret etmektedir? 

Kadın İstihdamı ve Azalan Doğurganlık

Tarım ya da küçük aile işletmelerinin yerini sanayi bölgelerindeki büyük fabrikaların alması ile birlikte emeğe ihtiyaç duyuldu; ayrıca kırsal yaşamdan kente göçle birlikte (kentte yaşam maliyetinin yükselmesi, birçok hanede tek gelirin yetmez hale gelmesi) ayakta kalabilmek ve yaşamı devam ettirebilmek amacıyla kadının istihdamına ihtiyaç duyulmuştur. Bu durum, kadının çalışmasını tercihten ziyade bir zorunluluk haline getirdi. Tabii bu durum, kadının ücretli bir işte çalışmasını, gelir ve statü kazanmasını da kolaylaştırdı. İlk dönemde esnek çalışma, kayıt dışılık gibi durumlar, kadının daha güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmasını da beraberinde getirmiştir. Süreç içerisinde hizmet sektörünün artması ile birlikte kadın istihdam oranı da artmıştır. Diğer taraftan ev işi sorumluluklarının devam etmesi, kadının yükünü ağırlaştırmış. Bu durum aile içinde kadının konumunu güçlendirmiş, aynı zamanda farklı sorun ve çatışmaları da beraberinde getirmiştir. 

Günümüzde tüm dünyada nüfus azalışı ile ilgili ciddi problemler yaşanmaktadır. Küresel nüfus artış hızı azalmakta, özellikle 2060'larda daha da düşmesi beklenmektedir. Düşük doğum oranları ve düşük ölüm oranları birleştiğinde, nüfus azalmaya başlıyor. Bu düşüş sadece ABD ve Avrupa gibi zengin ülkelerde değil, Doğu Asya'da da doğurganlık oranları hızla düşmektedir. Örneğin Japonya, bir zamanlar dünyanın en kalabalık 11. ülkesiydi; ancak bu yüzyılın sonuna kadar nüfusun yarıya inmesi beklenmektedir. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Çin'de durum benzerdir. 2016 yılında vazgeçilen tek çocuk politikası ve 2020 sonrası uygulanan iki, üç çocuk politikalarının da yeterli bir önlem olamayacağı; nüfusun düşmeye devam edeceği yönündedir. Dünya ortalamasında doğurganlık, 1960'larda kadın başına yaklaşık 5 doğumdan 2024 itibarıyla 2,2 doğuma düşmüştür. Tabii bu durumun ülkelerin ekonomik yapısını olumsuz etkileyeceği de ayrı bir konudur. Daha kalabalık bir nüfus, hem daha geniş bir çalışan kitlesi hem de daha büyük bir tüketim pazarı demektir; bu da ekonomik çıktıyı (GSYİH) artırma potansiyeli taşır.

Ülkemiz özelinde 1960'lı yıllardan başlayan nüfusu azaltma projesi (doğum kontrolü, kürtaj vb.) 2000'li yılların başlarına kadar devam etmiştir. Bugünkü nüfus oranındaki hızlı düşüşü, o günlerde yapılan propagandan bağımsız düşünemeyiz.

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadın istihdam oranının artışına paralel olarak doğurganlık oranları da ciddi oranda azalmıştır. Örneğin ABD'de 1900'lerin ortalarında kadın istihdamının hızla artmasıyla birlikte, birçok kadın kariyer ve eğitim gibi nedenlerle çocuk sahibi olmayı ertelemiş ya da çocuk sahibi olmamayı seçmiştir. 

(https://education.cfr.org/learn/reading/global-population-growth-slowing-down).
Doğum oranlarını etkileyen unsurlardan birinin de ekonomik sorunlar olduğunu söylemiştik. Gelir yetersizliği, hayat pahalılığı, konut sorunları ve iş güvencesizliği bu durumu olumsuz etkilemektedir. Diğer taraftan artık kas gücüne olan ihtiyaç da azalmış, hizmet sektörü ön plana çıkmıştır; bu da doğurganlığı azaltan bir diğer etkendir. Kreş ve çocuk bakım hizmetlerinin yetersizliği ve pahalı oluşu da bir başka etkendir. Evde bir kişinin maaşı zaten bu tür bakımlara ve harcamalara gitmektedir. O halde aileye, özellikle de kadına, yorgunluk ve meşakkatten başka bir şey kalmamaktadır.

Değerlerdeki aşınma ve yaşam tercihlerinin bireyselleşmesi ile boşanma oranlarının artması da çocuk doğumlarını etkilemektedir. Yine çocuklu ailelere yönelik nakit ve vergi desteklerinin yetersizliği de etkilidir. Kent yaşamının zorluğunu, çocuk bakımının meşakkatli ve maliyetli olmasını da bunlara ilave edebiliriz. Ayrıca gençlerin eğitim oranının yükselmesi, kariyer peşinde koşmalarına paralel olarak evliliğin ötelenmesini ve geç evlilikleri; dolayısıyla daha az çocuk sahibi olmayı da beraberinde getirmektedir. Bunun dışında iş hayatına atılım sürecinin uzaması da aile kurmayı ve dolayısıyla çocuk oranlarını etkileyen diğer bir faktördür.

Kısaca kadın istihdamını güçlendirme hedefi ile doğurganlığı artırma hedefi arasında bir çelişki doğmaktadır. Bu durumda hangi politikalarla her iki hedef aynı anda desteklenebilir?

Sorun tüm dünyada bu alanda yaşanan değişimden kaynaklı ise, mevcut yapı içerisinde değerlendirecek olursak; iş-aile uyumu kurumsallaştırılmalıdır. Bununla ilgili olarak esnek çalışma modellerinin, çalışanı güvencesizliğe itmeden; sigorta, kıdem, ücret ve terfi haklarını koruyacak bir çerçevede uygulanması önemlidir.

Kamuda ve büyük iş yerlerinde kurum kreşleri oluşturulmalı; küçük işletmeler için ise "ortak kreş" modelleri geliştirilmelidir. Çocuk bakım yükünü hafifletmeye yönelik destekler sembolik kalmamalı; aileyi gerçekten rahatlatacak teşvikler, vergi indirimleri ve benzeri uygulamalar hayata geçirilmelidir. Ayrıca genç ailelerin barınma yükünü azaltmak amacıyla kiralık sosyal konut arzı artırılmalı, uzun vadeli ve düşük faizli konut finansmanı sağlanmalı ve ihtiyaca göre kademeli kira desteği uygulanmalıdır. Evlilik kredi şartları esnetilmeli ve evliliği kolaylaştırıcı adımlar atılmalıdır.

Öncelikle, kadın aile içinde sosyal güvenceye kavuşturulmalı ve desteklenmelidir. Aile yardımları sembolik olmaktan çıkarılmalı, ailenin yükünü gerçekten hafifletecek nitelikte olmalıdır. Söz konusu öneriler ele alınırken; postmodern toplumsal düzenin yeniden üretiminde etkili olan bireyselleşme başta olmak üzere, diğer sosyo-kültürel faktörler de dikkate alınmalıdır. Ayrıca yukarıda belirtilen değerler, ekonomik yapı ve duygu yönetimi (iletişim) süreçleri göz ardı edilmemelidir. Konunun karmaşık niteliği, kapsamlı ve bütüncül bir politika yaklaşımını zorunlu hale getirmektedir.

Prof. Dr. Vehbi ÜNAL

YORUMLAR 20 TÜMÜ
  • Misafir 2 saat önce Şikayet Et
    Sayın yazar emeklileride yazarsanız memnun oluruz
    Cevapla
  • Pınar savcı 6 saat önce Şikayet Et
    Kaleminize sağlık hocam…
    Cevapla
  • Can Kaya 8 saat önce Şikayet Et
    Kıymetli hocam yaramıza parmak basmışsınız, kaleminize sağlık, var olun, sağlıcakla kalın
    Cevapla
  • Misafir 9 saat önce Şikayet Et
    Çalışan kadınlara doğum sonrasında tanınan doğum borçlanması hakkı, aileler için ciddi bir maddi yük oluşturmaktadır. Devletimizin, çalışan ya da işlerini birakan çalışmayan anneleri desteklemek amacıyla, çocuk sayısına göre hesaplanan doğum borçlanması sürelerini doğrudan ödenmiş kabul edebilir.
    Cevapla
  • Erdem 10 saat önce Şikayet Et
    3 çocuğa ötv siz araba versin. Patlamayı görürsünüz.
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle