Emanetten Tahakküme, İnsan ve Tabiat İlişkisinin Düşündürdükleri (Tabiat ve Çevre Üzerine I)
Bugünkü çevre sorunlarını ve iklim krizini anlamak için önce insanın tabiatla kurduğu ilişkinin hikâyesine bakmak gerekir. Çünkü bu hikâye, krizin nerede ve nasıl başladığını göstermektedir.
Hiç düşündünüz mü, bir bardak suyun, bir lokma ekmeğin soframıza nasıl geldiğini? Eskiler ekmeğe basmaz, suyu israf etmez, nimete saygı gösterirdi. Çünkü onlar bilirlerdi ki yeryüzü bir emanettir ve her nimetin bir hesabı vardır. Bugün ise bolluk içinde yaşadığımızı sanırken, aslında geleceğin kaynaklarını önceden harcadığımızın farkında bile değiliz.
İklim krizi ve çevre sorunları, günümüz toplumlarının geciktirmeden çözmesi gereken en hayati meselelerden biri olarak karşımızda durmaktadır. Hava kirliliği, küresel ısınma, iklim değişikliği, su kıtlığı, atıklar, gürültü ve biyoçeşitlilik kaybı gibi çevresel tehditler her ne kadar 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren belirginleşmiş görünse de, bu durum aniden ortaya çıkmış bir tablo değildir. Doğal tahribatın Sanayi Devrimi ve devamında gelişen tüketim toplumuyla birlikte ivme kazandığı bir gerçektir. Ancak insanın doğaya müdahalesi çok daha derin bir geçmişe sahiptir. Kısacası insan-tabiat ilişkisi, insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır.
İklim ve çevre krizleri, yalnızca tabiat şartlarının sıradan bir değişimi değildir. İnsanın kendi eliyle bozduğu, saat gibi çalışan kusursuz bir düzenin, artık sadece bir tehlike olmaktan çıkıp doğrudan varoluşumuzu hedef alan bir tehdide dönüşmesidir. Beslenme zincirinden soluduğumuz havanın saflığına, beden sağlığından gündelik yaşam koşullarımıza, içme suyunun temizliğinden toprağın verimine, mevsimlerin düzeninden kuraklığa, seller ve orman yangınlarından göç ve yerinden edilmelere kadar hayatın her alanını etkilemektedir. Her şeyi esir alan bu süreç, ekolojik tahribatın artık doğaya değil, doğrudan insana yöneldiğini açıkça göstermektedir.
İnsan-tabiat ilişkisi, tarihsel süreçte niteliksel değişimlere uğramıştır. Erken dönemlerde insanlığın tabiatla kurduğu etkileşim biçimi, bazı toplumlarda korku, hürmet ve kutsallık ekseninde, bazı toplumlarda ise dostluk, aidiyet ve karşılıklı bağımlılık bilinciyle şekillenmiştir. Bu tarihsel kesitte insanoğlu, ekosisteme zarar vermeden, tabiatın sunduğu imkânlar dâhilinde varlığını sürdürmüştür. Tabiat, bu dönemde yaşamı var eden ve cömertçe besleyen bir “ana” simgesi olarak algılanmıştır. Birçok kadim kültürde tabiat, besleyen, büyüten ve koruyan “Tabiat Ana” metaforuyla ifade edilmiştir. Çünkü tabiat, tıpkı bir anne gibi doğurur, besler, korur ve karşılığında yalnızca saygı beklerdi. Ormanlar, dağlar ve nehirler yalnızca maddi varlıklar değil, canlı ve ruhu olan sistemlerdi.
Bu bütüncül bakışın en çarpıcı ifadelerinden biri, Kızılderililerin dilinde karşımıza çıkar. Kızılderililerin tabiata bakışı, Batı’nın doğayı sahip olunacak, hükmedilecek ve tüketilecek bir kaynak olarak görmesinden köklü biçimde ayrılır. Onlar için insan tabiatın merkezinde değil, onun bir parçasıdır. Dolayısıyla bu bakış yaşamın tamamını kuşatan bütüncül bir felsefeye dayanır. Kızılderili Reisi Seattle'ın (Sealth) 1854 yılında Amerikan Başkanı Franklin Pierce'a yazdığı mektup çevre manifestosu mahiyetini taşımaktadır. “Washington’daki büyük başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış… Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz ya da satabilirsiniz? Ya toprakların sıcaklığını? Havanın taze kokusunu, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir? Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler. Ve bilin ki Kızılderili adamın anıları ağaçların öz suyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Washington'daki büyük başkan bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları istemektedir. Bilesiniz ki derelerin ve ırmakların içinden geçen sular sadece su değildir, atalarımızın kanıdır o. Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, toprağı çocuklarından çalar. Açlığın, dünyayı saracak beyaz adam ve ardından koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür ve kaçar. Demir at (lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce bufalodan nasıl kıymetli olabilir? Nasıl? Anlayamıyorum. Hayvanlar insanları bıraksa insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen insanın da başına gelecektir. Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelecektir. Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya/toprak anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır”.
Bu bilinç yalnızca uzak coğrafyaların değil, kendi kültürümüzde de mevcuttur. Nice şairler gibi Fuzuli, “su” ile Yunus Emre “çiçek” ile Âşık Veysel “toprakla” konuşur. “Kara Toprak” şiirinde toprağı insanın en vefalı dostu olarak görür; Âdem’den bu yana onu besleyen, taşıyan ve emeğine karşılık veren bir yoldaş olarak anlatır. İnsan kazmasıyla ve emeğiyle toprağı işler, toprak da ona ürünüyle karşılık verir. Burada müdahale vardır ama tahakküm yoktur; alan da verdiğini bilir, veren de. Toprağı “arsa”, ağacı “kereste” gören bakış bu dengeyi bozduğunda ise karşılıksız kalan yalnızca toprak değil, insanın kendisi olur. Çünkü insan topraktan gelir, toprağa döner; ona sahip olamaz, ancak emanetçisi olabilir.
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır.
Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır.
İkinci dönem, yerleşik hayatla başlayıp sanayileşmeye kadar süren dönemdir. Bu dönemde tabiata müdahale söz konusudur, ancak tabiat artık yalnızca boyun eğilen bir güç değildir. İnsan emeğiyle dönüştürülen, insanın kendi ihtiyaçları kadar üretim yapılan ve dostane bir ilişkinin sürdüğü bir dönemdir. İnsanın doğaya bağımlılığı devam etmektedir. Bu dönemin kendi tarihimizdeki örneklerinden biri Fatih Sultan Mehmet’tir. Fatih Sultan Mehmet’in çevrecilik anlayışı kendi dönemini aşan günümüze de ışık tutan ormanları koruma, su kaynaklarını, halk sağlığı ve sokak temizliği, şehir planlaması ve yeşile saygı konusunda bir anlayıştır.
Üçüncü dönem, aydınlanma ve sanayi ile başlar ve insanın tabiata bakışının değiştiği bir dönemdir. Sanayi Devrimi ile birlikte makinelerin devreye girmesiyle tabiat, sınırsız bir hammadde deposu ve atık alanı olarak algılanmaya başlar. Doğa üzerinde kurulan tahakküm zirve yapar. Descartes, doğayı ve insanı “zihin” ve “madde” olarak ayırır. Böylece insanın tabiata egemen olması fikri güçlenir.
Günümüz modern toplumunda ise hızlı nüfus artışı, sanayileşme, tüketim çılgınlığı ve betonlaşma, insan ile tabiat arasındaki bağı neredeyse kopma noktasına getirmiştir. Beton yığınlar arasına sıkışan çocuklarımız artık topraktan ve tabiattan koparak daha fazla hırçınlaşmakta ve daha fazla ailelerinden uzaklaşmakta ve merhamet duyguları körelmektedir. Bir sonraki yazımızda nasip olursa iklim krizi ve çevre sorunlarının oluşmasının temelinde yatan nedenler üzerinde duracağız.
Prof. Dr. Vehbi ÜNAL
-
Ali 7 saat önce Şikayet EtModern toplumun sancısına parmak basmışsınız, eline sağlık hocamBeğen
-
Pınar savcı 8 saat önce Şikayet EtElinize sağlık hocamBeğen Toplam 2 beğeni