CHP demokrasi istiyor mu?
Gündemi mütemadiyen meşgul eden ama her seferinde demokrasi ile bağını tartışmaya açan bir ana muhalefet partimiz var…
Geçtiğimiz günlerde Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı ile bir belediye başkanı arasında sonu istifa ile biten bir küfür ve hakaretlerle dolu ilişki modeli kamuoyuna yansıdı…
Daha bu olay tartışılırken Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Kabinesi’nde iki bakan değişikliği gerçekleşti ve bakanların TBMM’de and içme töreni esnasında büyük bir çalkantı ve kavga yaşandı…
Bir öncesinde de bir milletvekili ile gelişen kötü ilişki modeli önce milletvekili hakkında disiplin sürecine sonra istifasına en sonunda da iktidar partisine geçmesine kadar uzanmıştı…
“Bütün bunlara gerek var mıydı? Demokratik bir sistem içinde milletvekili ile veya belediye başkanı ile partisi ve partisinin kademeleri arasında ilişki modeli bu kadar belirsiz midir? Keza göreve gelen bakanların and içmeleri düzenlenmemiş midir?” soruları ister istemez sorulmaktadır…

Demokratik düzen, iktidarı, muhalefeti ile siyasetin toplumla arasındaki ilişkinin hangi biçimlerde kurulabileceğini tanımlayan kurumsal ve sembolik bir bütünlüktür. Bu bütünlük, gücün kullanımına dair sınırları üretirken, aynı zamanda bu sınırların hangi aktörler tarafından ve hangi biçimde korunacağını da belirler.
Sınır, hukuki bir çizgi olmaktan öte, siyasal alanın anlam haritasını oluşturan kültürel ve ahlâkî bir eşiktir. Bu eşik, siyasal rekabetin hangi davranış kalıpları içinde meşru kabul edileceğini belirler. Bu nedenle demokrasinin istikrarı, iktidarın da, muhalefetin de bu eşiği içselleştirmesine bağlıdır.
Muhalefet, demokratik sistemde edilgen bir unsur değildir; tersine, sistemin kendisini yeniden üreten kurucu bir aktördür. Onun dili, davranış biçimleri ve kurumsal sınırlara yaklaşımı, siyasal alanın yapısal niteliğini belirler.
Bu bağlamda muhalefetin siyasal rolü, iktidarı dengelemekten daha geniş bir anlam taşır. Muhalefet, aynı zamanda siyasal alanın ahlâkî sınırlarının koruyucusu durumundadır.
Bu sınırlar ihlal edildiğinde, ortaya çıkan sonuç, bir tahribat oluşturur. Çünkü demokratik düzen, karşıt aktörlerin birbirini yok etmeye çalışmadığı, ortak bir kurumsal zemini paylaştığı varsayımı üzerine kuruludur.
Bu varsayım ortadan kalktığında, siyasal alan rekabetin düzenlendiği bir zemin olmaktan çıkar ve çıplak güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bir sahaya dönüşür.
Yakın dönemde sıklıkla yaşanan, faili ana muhalefet olan ve kamuoyuna yansıyan sahneler, muhalefetin bu kurucu işlevden uzaklaşmakta olduğunu göstermektedir.
Her şeyden önce kimin bakan olacağına karar verme hakkı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içinde Cumhurbaşkanına aittir. Karar verdiği ve bunu ilan ettiği andan itibaren de bakan/bakanlar için TBMM’de ant içme anayasal bir gerekliliktir. Dolayısıyla bakan olarak görevlendirilen kişilerin kim olduğuna, olacağına bağlı bir iş değildir ant meselesi.
Yasama organında gerçekleşen bu törensel boyutlu bir zorunlu sürecin, muhalefet sıralarından yükselen fiilî müdahalelerle kesintiye uğratılmak istenmesi, devletin sembolik temsil düzenini zedeleyen bir kırılma anlamına gelir.
Aynı dönemde, milletvekili veya yerel düzeyde yaşanan istifaların, muhalefetin en üst düzey temsilcileri tarafından kamusal aşağılamaya dönüştürülmesi, siyasal alanın sınırlarının bilinçli biçimde aşındırıldığını ortaya koymuştur. Bu tür pratikler, tekil tepkiler olarak değil, tekrarlandıkça muhalefet açısından normatif bir karakter kazanan davranış kalıpları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Şöyle de bir tutarsızlık bulunmaktadır; başka partilerden seçilmiş pek çok milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi de törenlerle ana muhalefet partisine kabul edilmişlerdir. Başka partilere mensup iken kendilerine gelenlere olumlu bakan herhangi bir “ilkesel duruş” dile getirmeyen, sergilemeyen ana muhalefetin kendinden ayrılanlarla ilgili bu derece kötü, çirkin bir kampanya yürütmesi de yine şu soruyu sordurmaktadır: “Ana muhalefet demokrasi kavramına hangi anlamları yüklüyor? Yüklediği anlamları kendi içinde tutarlı bir şekilde sergiliyor mu?”
Devlet kurumları, toplumsal düzenin sürekliliğini sağlayan sembolik yapılardır. Bu sembolik yapı, siyasal alanın görünür yüzünü oluşturur. Yasama organı, bu görünürlüğün merkezinde yer alır. Bu nedenle bu tür ritüellerin fiilî müdahalelerle bozulması, basit bir disiplin sorunu olarak değil temsile ve temsilciye yönelik bir “askıya alma” girişimi olarak görülmelidir. Temsil askıya alındığında, vatandaş ile devlet arasındaki ilişki soyutlaşır ve kurumsal güven aşınır. Bu aşınma, siyasal düzenin meşruiyet zeminini zayıflatır.
Siyasal dil üzerinden, çözülme belirginleşir. Dil, siyasal alanın sınırlarını çizen ve bu sınırları yeniden üreten bir pratik alanıdır. Aşağılayıcı ve dışlayıcı söylem, söyleyeni, kullananı siyasal özne olmaktan çıkarır. Böyle bir söylem, siyaseti müzakere ve temsil alanı olmaktan uzaklaştırır ve onu tasfiye mantığının hâkim olduğu bir güç alanına dönüştürür.
Bu dönüşüm, aynı zamanda uzlaşma ihtimalini ortadan kaldırır ve çatışmayı kalıcı hâle getirir. Sertlik, siyasal cesaret göstergesi olarak kodlandığında, ölçü ve itidal siyasal zayıflık olarak algılanmaya başlar. Bu algı, siyasal kültürün derin yapısını dönüştürür.
Siyasal meşruiyet, gücü kontrol eden çerçeveyle mümkündür. Bu çerçeve aşındığında, siyasal aktörler davranışlarını gerekçelendirme ihtiyacı hissetmez. Kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken, toplumsal hafızadaki anlamlarını kaybeder. Hukuk, siyasal hesaplaşmanın araçlarından biri hâline gelir. Bu süreç, temsil rejiminin zayıflamasına yol açar.
Devlet ahlâkı, siyasal gücün kendini sınırlama kapasitesini ifade eder ve bu kapasite, iktidar kadar muhalefet için de bağlayıcıdır.
Bu sorumluluğun terk edilmesi, siyasal alanın bütününde bir çözülme yaratır. Bu çözülme, dilde başlar, davranış kalıplarında derinleşir ve sonunda siyasal alanın zeminini aşındırır.
Ortaya çıkan tablo, geçici bir gerilim değil, siyasal düzenin yapısal dönüşümüne işaret eden bir eşik geçişidir.
Bu eşik, demokratik muhalefet ile yıkıcı siyasal aktör arasındaki çizgidir. Bu çizginin hangi tarafında durulacağı, söylemin niteliğiyle, davranışın ölçüsüyle ve kurumlara gösterilen saygıyla belirlenecektir.
Demokratik düzen, hem iktidarın hem de muhalefetin kendini sınırlayabildiği ölçüde varlığını sürdürebilir; bu sınır ortadan kalktığında, siyasal alan temsil üretme kapasitesini kaybeder ve güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bir yapıya evrilir.
-
Halil Bıçak 6 saat önce Şikayet EtDemokrasi ve özgürlük ler CHP'nin gündeminde yoktur, hiç olmamıştır. CHP milli güvenlik sorunudurBeğen Toplam 1 beğeni
-
emre1907 8 saat önce Şikayet EtBuna it ürür kervan yürür derler. Ne oldu içlerindeki sadisligi dışa vurup kendilerini yine ele verdiler. Ortada kürsüyü işgal edecek bir mevzu yok ki, adam atanmış görev için, hizmet için yetki istiyor. Adamın demokratik hakkı. Ama CHP memleketin sahibiymis gibi, biz istemesek olmaz demeye getiriyor. Geçti borun pazarı. ....Beğen Toplam 1 beğeni
-
İbrahim 10 saat önce Şikayet EtEvet farkındayız bunun olacağını bile bile bakan yapan cumhurbaşkanı değilmi kavgayı osman şifdetlendirmedimi !Beğen Toplam 1 beğeni
-
misafir 12 saat önce Şikayet Etmillet oyunu görüyor ve biliyor bir yigit çıkıyor milletim devletim adına bu oyunu bozuyor .helal olsun sana sayın vekilim osman gökçek .Beğen Toplam 4 beğeni
-
Mustafa 12 saat önce Şikayet EtSandıkta yenile yenile iyice ayarları kaçmıştı, şimdide iktidarın icraatlarını kötüleme yarışına girdiler buda başarılı olmayınca mecliste gerçek yüzlerini bir kez daha gösterdiler. Bir sahtekar, hırsızdan talimat alan parti liderinizi hiç sorguladınız mı?Beğen Toplam 4 beğeni