Hani kanun önünde eşitlik?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi der ki,“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet… ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”
Görünen o ki, yıllardan beri Hükümeti anayasaya uymaya çağıranlar, anayasanın herhangi bir hükmü kendileri ile ilgili bağlayıcı bir hale gelince oradan uzaklaşıyorlar…
Görevden alınan ve tutuklanan yolsuzluk ve yozlaşma sanığı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılandığı dava başladı. Dava ile birlikte kanun önünde herkesten daha ayrıcalıklı muamele talepleri de başladı…
Peki böyle bir şey olabilir mi? Elbette olamaz, çünkü kamuoyunun yakından takip ettiği yargılamalar genellikle bireysel bir cezai sorumluluğun tespiti meselesi olmaktan çıkar; aynı zamanda hukuki kültürün, siyasal aktörlerin hukukla kurduğu ilişkinin ve demokratik olgunluğun bir göstergesi haline gelir. Bu tür davalar, hukukun üstünlüğü ilkesinin devlet organları tarafından da, siyasal aktörler tarafından da ne ölçüde içselleştirildiğini ortaya koyan önemli testlerdir.
Son dönemde kamuoyunun geniş biçimde tartıştığı Ekrem İmamoğlu yargılaması da bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir süreçtir.
Yargılamanın içeriğine veya nihai sonucuna ilişkin değerlendirmeler bir yana bırakıldığında, duruşma sürecinde ortaya çıkan bazı tutum ve söylemler hukuk devleti ilkeleri açısından dikkatle ele alınmayı gerektirmektedir.
Özellikle sanığın ve onu siyasal olarak destekleyen çevrelerin, yargılama usulüne ve mahkeme disiplinine ilişkin yaklaşımı, Türkiye’de siyaset ile hukuk arasındaki ilişkinin sağlıklı bir zeminde kurulup kurulamadığı sorusunu yeniden gündeme getirmiştir.
Her şeyden önce, modern ceza muhakemesi hukukunun temel varsayımı, yargılamanın belirli usul kuralları içinde yürütülmesidir. Bu kurallar teknik düzenlemeler olduğu kadar adil yargılanma hakkının kurumsal güvenceleridir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı da açık biçimde göstermektedir ki adil yargılanma hakkı savunma imkânlarının varlığını ve yargılamanın düzenli, öngörülebilir ve tarafsız bir usul çerçevesinde yürütülmesini de kapsar.
Ceza muhakemesi sisteminde mahkeme, duruşmanın düzenini sağlamakla yükümlüdür. Tarafların ne zaman ve hangi çerçevede söz alacağı, duruşma disiplininin nasıl korunacağı, yargılamanın hangi usulle ilerleyeceği gibi konular mahkemenin yetki alanına girer. Bu düzenin korunması, yargı organının otoritesini ve yargılamanın eşitlik temelinde yürütülmesini de güvence altına alır.
Bu nedenle herhangi bir sanığın, toplumsal veya siyasal konumu ne olursa olsun, yargılamanın genel kurallarının kendisi bakımından esnetilmesini talep etmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Hukukun üstünlüğü kavramı tam da bu noktada anlam kazanır: hukuk, kişiler için ayrı ayrı şekillenen bir araç değil; herkes için geçerli olan genel ve soyut kurallar bütünüdür.
Demokratik sistemlerde siyasal aktörlerin hukuki süreçlerle ilişkisi özel bir önem taşır. Çünkü siyasetçiler bireysel hakların süjesi ve kamusal örnek teşkil eden kimselerdir. Bu nedenle siyasal aktörlerin yargı süreçlerindeki tutumları, toplumsal hukuk kültürü üzerinde doğrudan etkide bulunur.
Bu açıdan bakıldığında, Ekrem İmamoğlu’nun yargılama sürecinde sergilediği bazı tutumların ve söylemlerin hukuk devleti perspektifinden tartışılması kaçınılmazdır. Mahkeme disiplinini zorlayan, yargılama usulünü ikincil plana iten veya duruşma sürecini siyasal bir platforma dönüştüren yaklaşımlar, kısa vadede politik mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede hukuk kültürüne zarar verme potansiyeli içerir.
Savunma hakkının güçlü biçimde kullanılması, demokratik bir ceza muhakemesinin vazgeçilmez unsurudur. Ancak savunma hakkı ile yargılamanın kurumsal düzenini zedeleyen davranışlar arasında açık bir sınır vardır. Savunma hakkı, mahkeme disiplinini ortadan kaldıran bir serbestlik alanı değildir. Aksine, usul kuralları içinde kullanılan savunma, hem daha etkili hem de daha meşru bir nitelik taşır.
Bu noktada bireysel tutumlar kadar siyasal partilerin yargı süreçlerine yaklaşımı da önemlidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve bazı parti yöneticilerinin yargılamayı siyasal bir mücadele alanı olarak konumlandıran söylemleri, hukuki tartışmanın yerini giderek politik polemiğe bırakmasına yol açmaktadır.
Elbette siyasal partilerin yargı kararlarını eleştirme hakkı vardır; ancak bu eleştirinin hukuki temeller üzerinden yapılması gerekir.
Yargılamanın henüz devam ettiği bir aşamada, mahkeme sürecini bütünüyle siyasal bir çatışma çerçevesine yerleştirmek, hem yargı bağımsızlığı tartışmasını karmaşıklaştırmakta hem de hukuki meselenin rasyonel biçimde değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır.
Demokratik hukuk devletlerinde önemli bir ilke daha vardır: siyasal meşruiyet ile hukuki sorumluluk birbirinden farklı alanlara aittir.
Bir siyasetçinin seçim kazanmış olması, geniş bir toplumsal destek elde etmesi veya güçlü bir kamuoyu desteğine sahip bulunması, onu yargı denetiminin dışında bırakmaz. Aksine demokratik sistemin sağlıklı işlemesi, siyasal güce sahip aktörlerin de hukuki denetime tabi olmasıyla mümkündür.
Bu bağlamda yargılamanın siyasal meşruiyet argümanlarıyla gölgelenmesi, hukuki tartışmayı zayıflatmaktadır. Yargı sürecine ilişkin eleştirilerin hukuki çerçevede yapılması gerekirken, sürecin sıklıkla “siyasi mücadele”, “siyasi hesaplaşma” veya “siyasi kampanya” diliyle tanımlanması, yargılamanın kurumsal niteliğini ikinci plana itmektedir. Böyle bir yaklaşım, uzun vadede hukuka duyulan güveni güçlendirmek yerine daha da aşındırma riski taşır.
Öte yandan hukuk devletinin yargı organlarının davranışıyla sınırlı olmadığı da unutulmamalıdır. Hukuk devleti, siyasal aktörlerin hukuki sınırları içselleştirmesiyle güçlenir. Mahkemelerin tarafsızlığı kadar, yargılamaya katılan tarafların usule saygı göstermesi de bu düzenin önemli bir parçasıdır.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, siyasal aktörlerin hukuki süreçleri araçsal bir perspektifle değerlendirmemesi; hukukun kurumsal mantığını içselleştirmesidir. Hukuk devleti, devletin bireylere karşı sınırlandırılması olduğu gibi, bireylerin ve siyasal aktörlerin de hukuki kurallara bağlılık göstermesidir.
Siyasal kimlikler, toplumsal destek veya kamuoyu baskısı, yargılamanın kurumsal düzeninin yerine geçemez.
Gerçek anlamda hukuk devleti, hukukun siyaseti sınırladığı ve siyasetin de hukukun sınırlarını kabul ettiği bir düzende mümkündür. Türkiye’de demokratik hukuk düzeninin güçlenmesi için bu ilkenin bütün siyasal aktörler tarafından içtenlikle benimsenmesi gerekmektedir.
Prof. Dr. Zakir Avşar / Haber7
-
Abdullah ademoğlu 9 saat önce Şikayet EtHırsızlara duruşmada özel muamele olmasın, jandarma gerekeni yapsın hırsız başkan, haydut mv. Ayrımı yapmadanBeğen Toplam 2 beğeni
-
Şems 9 saat önce Şikayet EtAnayasanın 10. maddesinde yazıyor da kime uygulanıyor?Beğen
-
Veli 11 saat önce Şikayet Etİdam edilsin artık yeter ibreti alem olsunBeğen Toplam 2 beğeni
-
Misafir 11 saat önce Şikayet EtMahkeme mi bunu yargılıyor bumu mahkemeyi yargılıyor tartışılırBeğen
-
Burhan 12 saat önce Şikayet EtHırsızlıkta tantanacılık diye bir yöntem vardır. Bir grup tartışma çıkarır. Vatandaş ayırmak isterken cüzdanı ya da değerli eşyaları çalınır. İmamoğlu aynı yöntemi yargılamadan kaçmak için yapıyor, ama yemezler. Kendini üstün varlık olarak gören bu zat bir an önce cezalandırılmalıdır.Beğen Toplam 17 beğeni

