Başbakan’a ait hatıra defteri...
İşçi, doktor veya kasap, önlüklerini giydikten bir saniye sonra, kendi hikâyelerinden sıyrılıveriyorlar adeta... Yargıç, rektör ve hocaefendiyse, cübbelerini sırtlarına geçirdikten hemen sonra, ciddi bir mesafeyle ayrışıyorlar konuşma masasından... Maria Callas’ın, Ümmü Gülsüm’ün, Yıldız Kenter’in tüm sahneyi ele geçiren muhteşem görüntüleri, onların binbir vefasızlıkla parçalanmış kalbini unutturuyor... Halep’te büyük bir beğeniyle seyrettiğim Mevlevi ayininde hiç düşmeden belki yüzlerce kez pervane misali dönüşler sergileyen küçük derviş, sahne arasında kuliste kendisini bekleyen annesine sarılarak ağlamıştı, sonradan öğrenmiştim, çok sevdiği akvaryum balığının o gün öldüğünü... Ama o küçük baletin zihninde bile oldukça profesyonel bir bölünme vardı, sarıldığı annesi ve yasını tuttuğu küçük lapis, hayatının anlamıydı...
Yekpare bir şey yok hayatımızda oysa. Safi iyilik, safi kötülük, mutlak başarı, mutlak yenilgi veya parlak zafer kadar parlak iflas etmişlik duygusu da yok. Her anımız bir alaşım, her anımız binbir duygunun ve öngörünün fırtınası altında şekilleniyor. Binbir küçük ayna titreşiyor her nefesimizde... Zayıflık mıdır bu? Hiç sanmam. İnsan böyle bir şey...
Cezaevine düştüğü günlere kadar Tayyip Erdoğan’ın düzenli günlük tuttuğunu biliyorum. Daha sonra buna devam edecek vakti olmuş mudur? Bilemem. Ama geçen gün malûm “GATA” vakasını, kendi dilinden dinlerken, hemen bu soru geldi aklıma... “Acaba hâlâ günlük tutuyor mudur” diye sordum kendi kendime... “Gerginlik istemiyorum, ülkem anlatacaklarımı kaldırmaz” mahiyetinde konuştu, özdü, içtendi bu ifadesinde... Belki ileride emeklilik günlerinde bir kitap yazarsa, hatıralarını, halk huzurunda açıkça dillendiremediği nice küçük ayrıntıyı öğrenme şansımız olacak... Yazar mı acaba? Tanıdığım kadarıyla kendisinin siyasetten emekli olacağı bir günü hayâl edemiyorum. Ama bu kitabı, bütün kalbimle bekliyorum...
Tayyip Erdoğan’ı GATA gününde susturan sebepler, bildiğimiz bilemediğimiz kısmıyla epey çoktur muhakkak. Ama onun bu kısacık serzenişi bile, politik bulundu. Şimdi sırası mıydı, “eski cephanelerine geri döndü”, iktidarda olduğu halde mağdur pozisyonu çiziyor, kamuoyunda yeni bir sempati dalgası doğuruyor şeklinde pek çok eleştiri aldı bu durum... Bense, asıl bu tür samimi aralıklarını önemsiyorum siyasilerin... Parlak ve metalik bir miğfer olarak görmek istemiyorum politikacıları... Onların da hüzünleri, şaşkınlıkları, kederleri, neşeleri olsun istiyorum. Oysa biz siyasileri hep diplomatik bir şablonda görmeye alıştırılmışız, en fazla öfkeli halleri dışında, hiçbir gerçeği olmasın istiyoruz. Tayyip Erdoğan, bu alışık olduğumuz muktedirlere has konfor ezberini bozmuştur. Ardındaki % 47’lik devasa destek ve siyaseten iktidar oluşuna rağmen, kalbine gömdüğü hicrandan söz etmiştir...
Bunu sadece siyaseten değil, toplumumuza has “erkekler ağlamaz” hassasiyetiyle sakladığını da düşünüyorum. Erkeklerin; anneleri, eşleri, kız kardeşleri ve kız evlatları üzerinden yaşadıklarını, siyasete ve hukuka mâl etmeme, kapama, örtme veya en iyi ihtimalle “seninle dışarıda görüşelim”e ertelediği bir toplumda yaşıyoruz. Dolayısıyla Başbakanımız, eşinin GATA’ya alınmaması vakasını, bir hukuk olayı olmaktan ziyade “delikanlılığa” has bir gurura dokunma işi olarak telakki etmiş, besbelli... Bir lider hakkında, bu kadar muktedirken, bu kadar naif bir parantezi işitmekten, hiç de rahatsız değilim açıkçası. Tam tersine bu olayda, dünyaya “one minute” çeken bir liderin, sıra evine geldiğinde nasıl da elleri kolları bağlanmış bir aslana döndüğünü görmek, onun “insan” simasını tanıyabilmek açısından önemli... Aynı Tayyip Erdoğan, şayet Başbakan olmasaydı, eşinin alınmadığı GATA’nın kapısı önünde neler yapmazdı? Pek çoğunuz içinizden acıyla gülerek, “kesin kapıyı söker atardı” diyeceksiniz, eminim...
Bu muhteşem kesişme, yani eş ve baba kimliğiyle Başbakan ve lider kimliğinin kesişmesi, dramatik olduğu kadar “kadın” üzerinden yaşadıklarımızın ne kadar hukuka değil de töreye bağlı olduğunu gösteriyor... Kadın, bizde hâlâ şeref konusudur... Biz kadını, hukukun eşit bireysel hakları bağlamında değil, muhafaza edilmesi, onur kurallarına bağlı naif hissiyat dünyasından sayıyoruz...
Bu yüzden GATA’ya sokulmayan kişi “vatandaş Emine Hanım” değil de “Başbakan’ın eşi Emine Hanım” olarak geçiyor literatüre. Başbakanımız “ülkem kaldırmaz” diyerek, yaşadığı mağduriyeti hukuk konusu yapmaktansa, hatıra defterine yazmayı, kalbine gömmeyi veya “gerilim” çıkmasın diye susmayı tercih ediyor...
Oysa demokrasi, zaten gerilimler üzerine kurulmuş bir konuşma masasıdır. Başörtülü öğrencilerin eğitim meselesi veya meslek sahibi kadınların maruz kaldığı yasaklar, “kızımın” veya “eşimin” onuru olmaktan çıkıp, hak aramaya dair vatandaşlık bilincine dönüşmedikten sonra, bu “devlet töresi”, daha çok, pek çok kadını ezmeye devam edecektir...
Başbakanımızı, kişisel özgüveni bağlamında yürekten destekliyorum... Lütfen başörtüsü mevzuunu, kalbinize gömdüğünüz bir hicran hatırası olmaktan çıkarınız Sayın Başbakanım. Sizin demokrasi adlı bu konuşma masasında daha çok anlatacağınız şeyler var... Siz işitmek istiyoruz... Yaşadıklarımız, sadece hatıra değil, hukuk konusu da olsun!
•
NOT: Bugün saat 15.40’ta Hilal TV’de Resul Tosun ile birlikte “HASILI KELAM”a başlıyoruz. Program, interaktif olacağı için katılımlarınızı bekleriz...
Sibel ERASLAN / Vakit
-
YAŞAR 16 yıl önce Şikayet Etemrindekine sözün geçmiyorsa. evet emrindekine söz geçirme yetkini kullanmayıp sonrada bu acizliğini ortaya dökeceğine ğereğini yapıp istifa etmeliydi sayın başbakan sana bu millet yetki vermiş okadar acizmisin ağlıyonbe adam diye soranda yok millete yine mağduru oynamaya başladı seçim vaaaaaarBeğen
-
Ramazan KALLANCI 16 yıl önce Şikayet EtDevamı. Asgari ücret demek 1 kişinin kazancı mı?Bu durumda 1 karı koca evlense ve birde çocukları olsa o çocuk yattığı yerden ayda 572 lira mı kazanıyor?Kaldı ki kadının da çalışması gerekiyor.Kişi başı milli gelir 10.000 dolarmış.Yani 15 milyar.Kaç kişinin maaşı 1 yıllık 15 milyar tutuyor?Çocuk parası var da 300-500 lira biz mi bilmiyoruz?Beğen
-
Ramazan KALLANCI 16 yıl önce Şikayet EtDevamı. Ucuz politika yaparak şöyle dersinizadamların elinde yok ki versin devletin gücü bu.Hayır değil kesinlikle yalan.Dünyada piyasalardaki paranın yarısı yiyecek üzerine dolaşımda.Biz 25 sene evvel kendi kendine yeten dünyanın 7 ülkesinden biriydik.bu durumda ülke ileriye mi geriye mi gitmiş?Yaşımı sormuşsunuz 30.O kadar gerçek ve hayal nedirt ayırtedebiliyoruz.Ucuz siyaset yapan dini sömüren hükümetler batırdı bu ülkeyi.Bunları görecek kadar da gözlerim açık.Beğen
-
Ramazan KALLANCI 16 yıl önce Şikayet EtDevamı. İnsanlar ürünü para etmiyor diye yada sattığı malın parası masrafı karşılamıyor diye kente göçüyor.Ülkede bir kalkınma hamlesi olacaksa en önemli 2 kol tarım ve hayvancılıktır.Hayvancılık yapılan yerlerde adamlar süt bulamıyor mandırada işlemek için.Halk kazanıp iş sahibi olacak ki devlette vergi oranını düşürüp herkesten vergi alacak.Sen 1 litre benzinden 2,5 lira vergi al sonra din,iman deyip vatandaşa şükür telkin et.Olmaz kardeşim hakkını ver vatandaşa veremiyorsan çekil yapacak olan gelsin.Beğen
-
Ramazan KALLANCI 16 yıl önce Şikayet Et1000 lira asgari ücret olmuyorsa et,ekmek,elektrik,su,yakacak ucuzlasın. Düz mantıkla biryerlerden okuyup ama düşünmeden konuşmak ve yazmak çok basit.Ben diyorumki tarım ve hayvancılık yapan nüfus kentlere göçtü.Bu göçün en önemli sebeplerinden biri terör,diğeri hükümetlerin ucuz politikaları.Terör sebebiyle milyonlarca hayvan otlatılan sahalar boş bekliyor.Çiftçi için ise aynı durum sözkonusu herşeyde kota var yada ürün para etmiyor.Yem,gübre,mazot fiyatları tavan yapmış durumda.Devlet kolay yolu seçmiş benzin 3,5lira ama sadece vergisi 2,5 lira.Yani koy vergiyi gelsin paralar.Beğen