Gurbette yaşanmış bir ölüme dair...
Sevgili Dostum, yazmasam olmazdı.
Gerçi bu sana ilk mektubum… Yıllardır yazdığım ilk mektup da bu… Uzun zamandır yazmamanın sebep olduğu acemilikten olsa gerek, nasıl ve nereden başlayacağımı bilemiyorum... Bununla beraber sana dervişin ölümünü hatırlatsam, aramızdaki mesafe kapanır değil mi?
Lütfen, hayır demeden, aramızda adı konmamış ve hiç imzalanmamış ama asla inkâr edemeyeceğin anlaşmamızı hatırla.
Sana uzakta, gurbette yaşanmış bir ölüm üzerine yazıyorum. Hayır, babam hakkında yazmayacağım. Bu pek bencilce olur, zira sen bunu benden çok evvel yaşadın. Ama dostum sana bir ölüm hakkında, gurbette bir ölüm hakkında, İstanbul’dan çok uzakta bir ölüm hakkında yazıyorum.
Ne zaman ölüm sözü işitsem aklıma o siyah beyaz televizyondan “Çok Sesli Bir Ölüm” gelirdi. Çocukluk, ergenlik, şanslı bir taşralı eğitimi derken ölümün önce yaşlılara yakıştığı düşüncesi aklıma nasıl da yerleşmiş… Ölüm, cenaze, namaz, elliiki ekmeği, mezar taşı ve Sünni bir inanç üzere ölüm hatta Müslüman bir kul için Cennet umudu…
Oysa sen İstanbullusun ve benim yeni anladığımı çoktan beri biliyorsun değil mi: “İnsanlar ölür.” İnsanlar ara ara; kadın ve erkek; çocuk, genç ve yaşlı; alevi ve sünni; türk ve ermeni yaşarlar ama hep ölürler.
Ben Ermenileri hep rüzgarlı sahillerde oturur bilirdim, benim tanıdıklarım da hep Türk adı taşırdı. Mesela Kevork usta -yaşıyor mu acaba?- Beyazıt’tan Kumkapı’ya inen yokuşta, Mimar Kemalettin Camii civarında bir iş hanında, Erzurumlu Süleyman Usta’nın atölyesinde makineciydi. Ona Kemal usta denildiğini hatırlarım. Benim üniversite harçlığımı sağlayan o atölyede yakınlardaki “Oskar” hanı ise “Özkar” hanı diye anılırdı. Meğer ne çok teşneymişiz isim değiştirmeye.
Kemal ustanın bu isime itiraz ettiğini hiç duymadım, belki kendi tercihi bile olabilir. Annesinin vefatının bilmediğim bir dönümünde (kırkıncı gün?) kabri başında yoğurt yemeye çağırmıştı. Başsağlığı dilemiş ama gitmemiştim. Sebebini sen de tahmin edersin ama ben itiraf etmeliyim: Cennet sadece bize aitti.
Sonraki yıllarda Gayrettepe’de büyük bir bina altındaki bir tekstil atölyesinin taşıma işleri için kamyonetiyle çalışan bir başka Kemal daha tanıdım. Hayır, aynı Kemal değildi. Ya kurnazdı ya da biraz safça; ama aynı sükût, aynı sabır, aynı hayatı sırtlama kaygısı onda da vardı. Atölye şefi ve hayli de sevecen bayanla geçen uzun bir anlayamama hadisesi sonrasında ondan geriye kalan bir yazı aklımda “öf daralıyom, ölcem”... Tıpkı diğeri gibi bu Kemali de bir daha görmedim.
Sonra bir başka rüzgârlı sahilde adlarını değiştirmemiş Ermenilerle beraber askerlik yaptım. Berç, Ari ve adını hatırlamadığım, ancak (biraz da benim yüzümden) benimle beraber beş gün, benden sonra da on gün disko keyfi yaşamış bir depo nöbetçisi daha…
Özel bir ilgim yoktu ama hep bir soru işareti ile bakardım. Birlik komutanının diğer erattan hatta pek çok astsubay ve subaydan esirgeyip de bu üç askere cömertçe sunduğu zamansız izinlerin ve özenin sebebi neydi? Meğer bayramlar Ramazan ve Kurban bayramlarından ibaret değilmiş ve benim özel ilgi ve özen zannettiğim uygulamalar, azınlıkların uluslar arası anlaşmalardan kaynaklanan haklarıymış.
Sevgili dostum “yanıbaşımızdaki biz” hakkındaki pek çok isim, efsane, nefret ve hayret dolu anlatıyı elbette bir kalemde geçeceğim. Onlara dair pek çok anlatı ve karşı anlatı sürüp gideceğe benzer.
Ben kırk yaşından önce öğrenmiştim Çanakkale Savaşı’nın, Sarıkamış Faciasının ve 1915 Tehciri’nin aynı yıl yaşandığını. Hatta Çanakkale'de yaralanan askere bakan cephe gerisindeki doktorlar arasında çokça Ermeni doktor olduğunu ta o zamandan bilirim. Ya şimdi atalarımın kemiklerini sızlatmadan; yanıbaşımızdaki başkaların atalarının da hatıralarına hürmetsizlik etmeden hele hele milliyetsiz hatta beynelmilel tatlı su solungaçlılarına benzemeden "hepimiz... " yalanına dolanmadan bu satırları sonlandırmayı başarabilecek miyim?
Çünkü ben kırk yaşımdan sonra ve “kırık yaşımda” Sevag’ın bir Ermeni adı olduğunu öğrendim. Sevag bir askermiş, benimle aynı yurdun insanıymış ve adına bir de Şahin eklemiş. Annesi paskalya çöreği göndermiş ona ve ulaşmış eline çörekler.
Geçenlerde dağları, karları ve soğukları ile ünlü bir yerde bir arkadaş kurşunu ile ölmüş. Eğreti hüzünlü subaylar da varmış kilisedeki cenazesinde; eğreti gülücüklü politikacılar da. Benim bir zamanlar esirgediğim cenneti onun için dileyen sevenleri de elbette oradaymış. Bilmiyorum birkaç yurtsever de gelmiş mi?..
Ailesi ayyıldızlı bayrak asmış penceresine ama nişanlısı ölümün kaza olduğuna inanmamış... 24 Nisan'mış, Amerikan Başkanı yıllık konuşmasında yine “Büyük Felaket” demiş. Atlas Okyanusu ötesinden -ne üstüne vazifeyse- herkesin gönlünü almış....
Rüzgârlı sahilde doğan ve rüzgârlı dağlarda ölen Er Sevag, Er Kişi Sevag, Ermeni Sevag, Cenneti kendi atalarından başkasına layık görmeyen bir taşralının duasını nasıl karşılar bilmem. Ama umarım Nabi’nin yüzlerce yıl öteden gelen sesi onun çok sessiz ölüme eren ruhunu teskin eder:
“Kimdir bizi men eyleyecek bağ-ı cinandan
Mevrus-ı pederdir gireriz hane bizimdir”
Dr. Ümit Akça - Haber 7
mystymy00@yahoo.com
-
hasan karafil 14 yıl önce Şikayet Etdeğerli yorumcu kardeşlerim. imporotorluğumuzu ingilz ve fransız yağmacılar yıktı,bunu hiç aklınızdan çıkarmayın.fakat bunlarla barış yaptık,ama ermeniyle müsade etmiyorlar.araplarla tam barıştık derken bütün coğrafya yangın yerine döndü.dünyadaki yağmacılığın sona ermesi için merhamet medeniyetini yeniden kurmamız gerekiyor,o sebeble aramızda estirilen fitnelere dikkat.esası gözden kaçırmayın yağmacılar bu gün için nöbet değiştirir ad değiştirir ama işlerinde ihmal göstermezler o halde bizlerde karşı koymak için kafamızı çalıştırıp,gönlümüzü merhmetle dolduracağız...Beğen Toplam 1 beğeni
-
Hacı Ahmet ALAGÖZ 14 yıl önce Şikayet Etve asimile olanlar. asimile olanlarda seni hain görsün.Beğen
-
Hacı Ahmet ALAGÖZ 14 yıl önce Şikayet Etöz vatanında parya olanlar.. ya kendi vatanında gurbeti yaşayanlar, en acısıda bu değil mi? Sen tüm varlığınla kurtuluş savaşına katıl, savaş bitince tehtid olarak görül ve her türlü asimilasyona maruz kal.Beğen Toplam 2 beğeni