Muhacir Necla ve Bedriye'nin hikâyesidir...
Baktım gökte bir uçak; bol yıldız, bol çelik, bol insan...
Oradaydım, iki gözümle gördüm olanları… Her şey saniyeler, saniyeler kadar uzun sürdü. Çocukluğumda bir yaz mevsimiydi, “ağırkanlı bir yaz” mevsimiydi, belki de “ağır, kanlı bir yaz” mevsimi… On beş yaşındaydım, ergen ufağıydım, karaydım, kavruktum. Bir köy evinin önünden geçiyordum. Bir kadın bir adamın saçlarını yıkıyordu.
Bir evin önünden geçiyordum, bir köy eviydi… Sokaklar boyunca karşılıklı sıralanmış evlerin oluşturduğu birkaç mahalleden ibaret köy içinde birbirine benzemeyen birkaç evden biriydi. Köyün eski mezarlığı, yeni merası içine kurulmuş bir evdi. Bahçe duvarının bir köşesine iliştirilmiş cümle kapısı ve cümle kapısının ardındaki bahçe içinde bir tulumba vardı. Diğer köylüler suyu köy çeşmesinden toprak testi, plastik bidon ve alüminyum kovalarla taşırdı. O evin tulumbası vardı.
Oradaydım, iki kulağımla duydum söylenenleri… Her şey saniyeler boyunca konuşuldu. Adam utangaç, kadın fedakâr ve sevecendi. Adam başını eğiyor, kadın eğri koluyla adamın saçlarına sabun sürüyordu. Adam elini uzatıyor, kadın su döküyordu. Su soğuktu ve adam ürperiyordu. Hava sıcaktı ve kadın yazmasıyla saçlarını saklıyordu. Adam umursamaz, inatçı ve dik başlı ve kadın ise sabırlı, alışık mütevekkildi.
Oradaydım, bir an kadar uzun kaldım ve şahit oldum her şeye. Genç bir adam geçti ikisinin arasından. Saçları alnına dökülmüş genç, kara bir adamdı. Görseydin genç demezdin. Garip bir yürüyüşü, eski bir ceketi ve kızların dikkatini çekmeyen bir siması vardı. İkisinin arasından geçti ve tulumbanın yanındaki asmanın gölgesine oturdu. İri dudaklarının arasına kıstırdığı sigarının dumanı gözlerini yakıyordu.
Oradaydım, saniyeler kadar sürdü olanlar. Saçını yıkayan adam, su döken kadın ve sigarasından gözü yanan adamın arasından bir kadın geçti. Ufak tefekti, esmerdi, el örmesi erguvan bir yelek giymişti. Elinde mavi çinko bir çaydanlık vardı. Saçını yıkayan adama, su döken kadına ve asmanın gölgesine oturmuş genç adama mahzun bir bakış attı. Tulumbadan biraz su aldı ve geldiği gibi sessizce eve girdi.
Oradaydım, saniyeler kadar uzun sürdü her şey. Bir araba durdu evin önünde. Bir adam, bir kadın, birkaç çocuk indi aradan. Bir kaynaşma oldu içeride. Orada olsaydınız, siz de görürdünüz sevinenleri. Karşılama nidaları özlem dolu hatır sormalar evin dışından duyuldu. Çocuklar asma fidanının altına doğru koşuştular. Ortalığa yağda kızarmaya başlayan yumurta kokusu yayıldı.
Oradaydım, yüz yıl kadar kısa sürdü her şey. Saçlarını yıkayan adamı adam yaşlı ve çakır gözlüydü. Adamın bembeyaz fanilası hala hatırımda, siyah pantolonu da öyle… Su döken kadın genç ve esmerdi, adamın kızıydı. Asma altında oturan genç adam genç kadının kardeşi, çaydanlığa su dolduran kadın yaşlı adamın karısı ve sigara içen genç adamla su döken genç kadının annesiydi. Arabadan inenler ise bu komşu köye gelin giden kızla eşi…
O köydeydim, kırk yıl kadar kısa sürdü her şey. Su dolduran kadın tarlada fasulye çapalarken yoldan geçen sarhoş bir adamın kurşunuyla öldü. Çakır gözlü adam evin kıymeti bilinmeyen kadınından sonra aklını yitirdi. Köyün yakınındaki asfalttan geçen otobüslerden sigara ve gazete isterken görenler oldu. Sigara içen genç adam bir sabah uykusundan uyanamadı. Kafasında kanlar ve başucunda kana bulanmış bir tuğla vardı. Su döken kadın kız kardeşi gibi uzak bir köye gelin gitti.
Hüseyin Türkçe, Niyazi Türkçe, Hacer Türkçe, Necla ve Bedriye’nin hikâyesidir. Muhacirdir derdik biz onlara. mübadele ile gelmiş ve hayatımıza renk katmışlardı...
Allah gidenlere rahmet, kalanlara sağlık versin.
Dr. Ümit Akça - Haber 7
umitakca@sdu.edu.tr