Üçgenin açılarının toplamı
27 Mayıs cuntası, "ilk demokrasi uygulaması" olan Demokrat Parti iktidarından kendisi için dersler çıkarmıştır. Buna göre "halk henüz demokratik olgunluğa erişmediği, cahil olduğu için, devlet iktidarı halka bırakılamaz". O halde ne yapılmalıdır? Bu sorunun cevabı 61 Anayasası'nda saklıdır: Siyaset ikiye ayrılmaktadır. Bir tarafta "devlet iktidarı", diğer tarafta "siyasi iktidar" yani hükümetler bulunmaktadır. Burada temel ilke "devlet iktidarı"nın asla halkın tercihleriyle seçilen Meclis'e, hükümet kuran partilere, onların temsilcilerine ve temsil ettiklerine bırakılmamasıdır.
O öve öve bitiremedikleri 61 Anayasası, aslında bütünüyle devlet iktidarını "milli iradeden alıkoyacak" bunu "kuvvetler ayrılığı" ilkesi gibi sunan bir "devlet örgütlenmesi" hazırlamıştır. Kuvvetler ayrılığının olduğu, kurumların demokratik bir devlet yaratmak üzere yapılandırıldığı iddiasının, gerçekle ilgisinin bulunmadığını saklamaya bile gerek duymamışlardır. Eğer duysalardı Milli Güvenlik Kurumu'nu, militer yapıların, Meclis'in üzerinde kurduğu "vesayet ilişkisini" göze sokacak şekilde açık bir biçimde düzenlemekten kaçınmaları gerekmez miydi?
Devletin iktidarı
1960'tan sonra seçilen üç Cumhurbaşkanının asker olması tesadüf değildir. Halk iktidarına karşı, devlet iktidarı şeklinde örgütlenmiş anayasal kurumların üstünde hep böyle bir askerin, Cumhurbaşkanı olarak bulunması, sadece arzu edilmemiş planlanmış bir durumdur.
Rahmetli Cumhurbaşkanı Özal, bu militer rejimin örgütlenme biçimine ilk müdahale eden sivil siyasetçi olmuştur. Önce, kimin Genelkurmay Başkanı olacağını bizatihi bu zümrenin değil, siyasetin karar vermesi gerektiğini uygulamalı bir şekilde ortaya koymuş, arkasından 27 Mayıs'tan sonra ilk sivil Cumhurbaşkanı seçilerek darbecilerin planını bozmuştur. Şimdi sıra demokratikleşme mücadelesinde epeyce bir yol almış Türkiye'nin, özellikle 2010 referandumundan, militarizmi tasfiye edecek bir aşamaya ulaşmasından sonra yeniden Cumhurbaşkanı seçimine gelmiştir.
Son mahalli idareler seçiminde bu mesele etrafında tartışılmış, bu seçimi farklı bir şekilde kazanınca da Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasının yolunun açıldığına kesin bir gözle bakılmıştır. Buna rağmen "başka bir stratejinin" her ne pahasına olursa olsun Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı seçtirmemek üzere uygulamaya sokulduğu ve sürdürüldüğü açıktır. Hatta diyebiliriz ki 17 Aralıkta ki paralel "darbe girişimi" de 25 Aralık operasyonu da, bu sürece karşı girişilmiş müdahaleler olarak değerlendirilebilir.
Halkın iktidarı
Şimdi ortaya iki üçgenin tabanı üzerinde kurulacak "büyük üçgen veya çatı üçgen" fikri atıldı. Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasını istemeyenlerin, bu üçgende toplandığı görüldü.
Siyasetin, geometriyle ilişkisini kurmak fantastik bir fikir olabilir; fakat siyasetin sosyolojiyle ilişkisi açık bir gerçekliktir.
Kısaca söylenilmesi gereken şudur: AK Parti'nin çıkaracağı adayın temsil ettiği olay, 27 Mayıs'tan bu tarafa devam eden, sivil-demokrat-yerli bir anlayışa "halkın iktidarına" dayanmaktadır. Bunun karşısında, ne kadar geniş bir üçgen çizilirse çizilsin "devlet iktidarını" temsil eden bir anlayışı benimseyenlerin bir çatı altında toplanması ve bu zihniyetin toplum tarafından nasıl algılanacağını tahmin etmek zor değildir.