AK Parti neyi temsil ediyor-3 Ak Parti ve gelecek
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra Başbakan Davutoğlu’nun ortaya koyacağı gelecek stratejisidir. Bu hem yapılan kongrenin getirdiği yeni bir mesaj olarak hem de seçime kısa süre kala topluma sunması beklenen yeni beyannameyle ilgilidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce analiz ettiğimiz Türkiye’deki toplumsal değişim süreçlerinin yarattığı dinamizmle çelişen antidemokratik siyasal ve ona bağlı diğer yapıları dönüştürmesinden rahatsız olanların, konum kaybedenlerin, alıştıkları düzeni yitirmiş olanların gösterdiği tepki anlaşılabilir bir şeydir. Özellikle merkez medyada bu kesimlerin Davutoğlu’yla ilgili beklentilerini dile getirirken ‘uzlaşma’ adı altında ‘eski yapının restore edilmesi şeklindeki arzularının’ karşılık bulmaması, bu çevrelerde büyük hayal kırıklığı yaratmıştır.
“Oysa mesele Erdoğan ve Davutoğlu arasında değil, AK Parti’nin temsil ettiği toplumsal kadrolarla onların misyonuyla, eski yapının bütün unsurları arasındadır. Bu durum ekonomi ve politiğin birlikteliğine ve buradaki değişime dayanmaktadır.” AK Parti’yi Türk siyasal hayatının akışını değiştiren konuma taşıyan, köhne ve eski yapıyı değiştirdikten sonra dahi ‘değişim paradoksuna’ hapsolmasını önleyen olaylardan biri de, “Türkiye’nin ekonomik büyüme modelini değiştirmiş olmasının yarattığı dinamizmdir.”
Emir-komutadan rekabete
Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki klasik büyüme modelini basitçe anlatmak istersek; ekonomide temel aktör devlettir. Devlet, bir taraftan KİT denilen devlet işletmeleriyle, diğer taraftan da seçilmiş ve desteklenmiş ‘devletçi kapitalistler’ dediğim özel teşebbüs yoluyla yatırımlarda bulunarak ekonomik büyümeyi sağlamaya çalışmaktaydı. Kamu, zorunlu birikimleri, bölüşüm politikalarıyla değer aktararak elde ettiği tasarrufları, enflasyonist yol da dâhil çeşitli maliye politikalarıyla oluşturduğu kaynakları ve elbette dış borçlanmayla sağladığı imkânları bu teşebbüsleri finanse etmek için kullanmıştır.
Bu büyüme modelinin, ‘dışa bağımlılık oranı yüksek bir üretim düzeni kurduğu’, bu üretimi devam ettirmek için gereken girdiyi üretemediği için de periyodik krizler yaşandığı bilinmektedir. Devlet kendi eliyle ‘ithalatı ikame etmek’ için yarattığı özel teşebbüs vasıtasıyla ‘ithalata bağımlılığı’ artan ekonomik bir çıkmaza girmiştir. Rekabetin olmadığı bu ‘emir-komuta ekonomisinin’ siyasal yapısı ise anti-demokratik düzendir.
AK Parti demokratikleşme reformlarıyla bu anti-demokratik yapıyı değiştirirken, devletçi kapitalizmi ‘rekabete dayalı büyüme’ modeline açmıştır. Küçük ve orta ölçekteki girişimcilerin dayanışma, işbirliği gibi toplumsal ilişkiler üzerinden ‘öz kaynaklara dayanarak oluşturdukları çok ortaklı sermaye yapılarıyla’ meydana getirdikleri ekonomik kuruluşlar, konjonktürün sunduğu teknoloji transferi imkânları, ihracata dayalı büyüme gibi makroekonomik politikaların da desteğiyle harekete geçerek ekonomik gelişmeyi başka boyutlara taşımıştır.
Orta sınıflar ve yeni talepler
AK Parti, sadece ideolojik yönelim olarak muhafazakâr/yerli bir siyaset anlayışıyla sınırlı kalmayarak yerli sanayi gibi ekonomik kalkınma meselelerinde, “yeni toplumsal aktörlerin ekonomik sürece katılmasını” sağlamıştır. Böylece kalkınma taleplerini karşıladığı gibi, mega projelerle, alt yapı yatırımlarıyla toplumun ekonomik beklentilerini daha üst düzeye taşımıştır.
Bunun siyasi neticesi şudur; şehirleşme oranının %80’lere doğru arttığı bir süreçte, eğitim imkânları, meslekleşme, toplumsal hareketlilik fırsatları bu büyüme süreciyle bütünleşince “orta sınıflaşma oranı” yükselmiş, dahası aşağı tabakalarda bulunanların yukarıya geçiş beklentileri artmıştır. “AK Parti geleneksel ticaret erbabı, esnaf dışında yeni girişimcilerin olduğu kadar, yeni şehirlilerin, yeni mesleklerin de ‘talepleri ile beklentilerinin’ kesiştiği bir siyaseti temsil etmektedir.”
Böylece AK Parti’nin, içinde bulunduğu toplumsal statüyü değiştirmek isteyenlerle, kalkınma sürecinin hızlandırdığı sınıflaşma dinamiği içinde yukarıya doğru değişme imkânı arayanları, yeni sektör ve mesleklerden girişimcileri, şehirleşme sürecinin sunduğu imkânlardan pay almak isteyen geniş kesimleri nasıl bir ‘toplumsal ittifak’ altında topladığı daha iyi görülebilir. Türkiye gibi daha on küsur sene önce fert başına düşen milli geliri 3000 $ civarında olan gelişmemiş bir ülkenin yoksullarının, imkânsızlıklar içinde yaşayanlarının, düşük gelir gruplarının sosyal politikalar yoluyla, sosyal yardım ve dayanışma programlarıyla desteklenmesi de ‘sosyal devlet kavramına yeni bir boyut’ kazandırmıştır.
Batı’ya ‘one minute’
Burada AK Parti’nin takip ettiği dış siyasetin, ülkenin başta ABD olmak üzere ‘Batı’ya bağımlı’ çizgisini değiştirmesinin, küresel dinamikleri dikkate alan çok yönlü, ‘Türkiye merkezli’ olmasının sağladığı fırsatların, bunun yarattığı özgüven duygusunun partinin siyasetine kattığı enerjinin toplumsal kesimlerde nasıl bir motivasyon oluşturduğunu ise sadece hatırlatmakla yetinelim.
O halde AK Parti’nin gücünün “ülkenin toplumsal değişim dinamiğini siyasete dönüştürmesinden geldiğini tespit edebiliriz. Bu, hem ‘değişimi yönetmek’ hem de yeni ‘değişim dalgası yaratmak’ demektir. Bu ülkenin siyasal yapısında gerçekleştirdiği demokratik dönüşümle, ekonomide yeni büyüme modeliyle, uluslararası ilişkilerde ülkeyi Batı vesayetinden çıkarıp kendi kültür dünyasının merkezine koyan yaklaşımıyla bütünüyle yenilikçi bir siyasettir.”
Bugün Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 5.Büyük Kongre’den sonra önündeki imkânlara da sorunlara da buradan bakılmalıdır. AK Parti’nin önünde duran en önemli mesele, iktidara geldiği günden bu yana Türkiye’de yaptığı büyük değişimin neticesinde ortaya çıkan ‘yeni yapıdır’. AK Parti bu yapının içinde yer alan toplumsal unsurların, yeni bir durum içinde olduklarını, taleplerinin değiştiğini dolayısıyla bunların sorunlarının da değiştiğini görerek yeni cevaplar içeren yeni politikalar üretmek durumundadır.