Vedat Bilgin
Vedat Bilgin
ALINTI YAZAR
TÜM YAZILARI

Patolojik bir halin analizi...

GİRİŞ 13.04.2016 GÜNCELLEME 13.04.2016 YAZARLAR

Erdoğan düşmanlığının oluştuğu zeminin katmanlarına baktığımızda hem ideolojik düzeyde hem toplumsal zümreler veya cemaat temelinde, hem de kurumsal düzeyde bütünleşmiş; aynı söylemi üreten, geçmişte ondan iktidar elde etmiş, şimdi de bu iktidarı kaybetme endişesi taşıyan ya da yeniden üretmek arzusuyla hareket eden, bunu isteyen bir sosyolojiyle karşılaşırız. 

Türkiye’de siyasetin sosyolojisini analiz eden üç önemli yaklaşımdan bahsedilebilir: İlki, adı Şerif Mardin’le anılan ‘merkez- çevre’ yaklaşımıdır. Kısaca hatırlatmak gerekirse; merkezi temsil eden unsurlar politik ve ekonomik iktidarı elinde bulunduran politik güçlerden oluşurken, çevre bu iktidar alanının sadece dışında kalanlardan değil aynı zamanda dışlanmış olanların da toplandığı geniş gruplardan meydana gelmektedir.

Topluma karşı siyaset

İkinci yaklaşım, klasik Marksist kavramlara dayanarak yapılan sınıfsal analizlerdir. Sınıfların oluşum sancılarını henüz yaşayan, sanayileşmeye ancak yaklaşık yüz yıl sonra ilerleyen tarımsal/köylü toplumun kapalı cemaat yapılarına dayanan toplumsal dönüşüm süreçlerinin siyasete yansımalarını bu kavramlarla ele almak oldukça yetersiz kalacaktır. Ayrıca sınıflaşma dinamiğinin bu aşamada farklılaştığını, şematik sınıf anlayışının ötesinde çoğul bir nitelik kazandığını ve bunu daha sonra bahsedeceğim orta sınıflaşma bağlamında açıklamak istiyorum. Üçüncüsü, benimde büyük ölçüde katıldığım ‘siyasal merkez-toplumsal merkez’ ayrımına dayanan, bu diyalektik üzerinde kurulan sivil taleplerin diliyle, siyasal merkezin dili ve iktidarı arasındaki karşıtlığa dönüşen mücadeleyi anlama çabasını içeren yaklaşımdır. “Siyasal merkez için devlet, hem bir araç hem de amaçtır. Toplumsal merkez ise tarihselliğe, geleneksel kurumlara, politik toplumun dışında kalan sivil örgütlenmelere ve elbette halkın inançlarına ve kültürüne dayanmaktadır. Siyasal merkezin bürokratik/militer siyasal kadroları ve onların yönetimindeki otoriter devlet rejimiyle, halkın dayandığı kültürü zorla değiştirmeye kalkması, sosyolojik olarak, ‘toplumsal merkezle’ arasındaki çelişkiyi derinleştirerek, ülkede bir ‘demokrasi açığına’ sebebiyet vermiştir.” 

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu açığı demokratikleşme süreçleriyle kapatacak reformların siyasal temsilcisi olduğu için Türk siyasal hayatında saldırıların boy hedefi haline gelmektedir. Bu sebepsiz değildir ve bu sebepler toplumsal merkezin yükselmesi karşısında, siyasal merkezi oluşturan zümresel kadroların siyasal iktidarının hem ideolojik olarak hem de kurumsal hâkimiyet yapısı bakımından hızla çökmeye başlaması ve tasfiye sürecine girmesiyle ilgilidir.

Demokrasi açığı

Cumhurbaşkanı’na dönük ‘Erdoğan uzlaşmacı olmalıdır, kutuplaşmacı tavır ülkeye zarar veriyor’ türünden çağrıların amacı bir uzlaşma değil ‘siyasal merkezin eski hâkimiyet alanlarını’ koruma çağrısı olarak anlaşılabilir. Herkes bilmektedir ki; uzlaşma demokrasi içinde kazanımların terk edilmesiyle değil, demokratikleşme sürecine verilen katkıyla gerçekleşebilir. “Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı bir sosyolojik zemine dayanarak siyaset yaptığı için; o zemini oluşturan toplumsal merkezin özgürlüklerini savunduğu için, o zeminin içinde yer alan zümrelerin, sınıfların, cemaatlerin haklarını temsil ettiği, bastırılmış yok sayılmış kimliklerin siyasal görünürlük hukukunu siyasete taşıdığı için bir siyasal lider konumuna gelmiştir.” 

Bunun karşısında ise siyasal merkezin dayandığı sosyolojik zemin ve kadroları bulunmaktadır. Bu düşmanlık duygusunu üreten kaynak, bu zeminlerden birinin tasfiye olması, diğerinin yükselmesidir. Normalleşme demokratikleşme sürecinin sonuçlarına rıza göstermekle, hâkimiyet dili üzerinden değil değişime karşı uzlaşmacı bir dille olur. Bunun çerçevesini çizecek olan ise demokratik değerler ve onların normatif şekli olan hukuk devletidir.

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL