Tavla, satranç ve el-it-lerimiz!
Eski zamanlarda Hint İmparatoru Pers imparatoruna satranç oyunu ile birlikte gönderdiği mektubunda şöyle bir mesaj yazar: “ Kim daha iyi düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır işte hayat budur.” der.
Mektupla birlikte satranç oyununu ve kurallarını çözmesini ister. Pers imparatoru veziri Muzur Mehir’e satranç denen oyunu çözmesini ve karşılığında bir oyun icat ederek onu Hint İmparatoruna hediye edeceğini söyler.
Vezir, satrançta her taş hareketini inceler ve oyunu çözer. Geçen hafta bu köşedeki yazımda söz ettiğim ve “Gümüş Renkli Gür Saçlı Adam”a 6-0 / 5-4 yenildiğim tavlayı icat eder…
Pers imparatoru satranca karşılık icat edilen tavla oyunuyla birlikte Hint imparatoruna yazdığı mektupta: “ Evet, kim daha çok düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha çok ileriyi görürse o kazanır. Ama biraz da şans gerekir; asıl hayat budur” der… ( İmparatorun şans dediği satrançta olmayan fakat tavlanın olmazsa olmazı zarlardır)
1400 yıl önce ortaya çıkan tavla oyunu zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanmıştır. Tavlanın kendisi seneyi; 4 köşesi 4 mevsimi; iç kısmındaki 6’şar hane senenin 12 ayını; karşılıklı pulların toplamı bir ayın 30 gününü; pulların siyah ve beyaz olması gece ve gündüzü; karşılıklı 12 şer hane de günün 24 saatini simgeler.
…
Avrupa’daki büyük Türk çoğunluk;
Düşünemedi,
Bilemedi,
İleriyi göremedi,
Kale gibiydi,
Fil gibiydi,
At gibiydi,
En ağır işlerde ilk başta onlar öne sürüldü..
İzinden izine, tatilden tatile şah hissettiler kendilerini..
Kırıldılar,
Vuruldular,
Kapı aldılar, kapılardan kovuldular;
Dağıldılar,
Toplandılar;
Ellerinde kırık bir pul tek kapıya bağlandı umutlar..
Ya biri kırık geldi ya tavlanın dışına çıktı zar..
Yeniden attılar olmadı, sayılmadı..
Düşeş (6-6) beklediler hep yek (1-1);
Dübeş (5-5) beklediler 2-1 geldi zarları..
Satrançta piyon, tavlada kırık pul olduklarının farkına kırk yıl sonra vardılar.
Avrupalı Türklerin hayatı biraz satranç biraz tavlaya benzer.
Hayatı satranca benzeyenler mat; tavlaya benzeyenler mars oldu!
Yine de her şeye rağmen ülkelerini ve yaşadıkları ülkeyi sevdiler, seviyorlar…. Ama birazdan bahsedeceğim el-itlerin neyi ne kadar sevdiği tartışılır...
Az da olsa kendilerinin farklı olduğunu hayatlarının ne tavlaya ne de satranç oyununa benzemediğini söyleyenler yok değildir!
Ve bu zavallılar hiçbir zaman ne oyun, ne de oyuncu olamadılar hep kenarda seyirci olup kenardan izlediler.
Güçlü, hilekar, oyunu kurallarına göre oynamayan ( zar tutan, pul çalan) sahiplerine yaranmak adına:
Kraldan çok kralcı olmayı yeğlediler..
Bunlar çalışmayı sevmez…
Dillerinden hak-hukuk vb. kelimeleri düşürmezler ama hak yemekten b.k yemekten de çekinmezler..
Düşkünün, mağdurun yanındaymış gibi görünürler fakat hiçbir düşküne, mağdura el uzattıkları görülmemiş, duyulmamıştır…
Domuz gibi sağlıklıdırlar ama hastalık kasalarından ödenek almak için tek ayak üstünde dört dakikada 40 yalan söyleyen yaratıklardır!.
Ve bunlar, ülkelerinde gördükleri nahoşlukları sahiplerinin hoşuna gideceği düşüncesiyle çeyrek yamalak Flamanca, Almanca, Fransızcaları ile sahiplerine ballandıra ballandıra anlatıp güya eleştiri yaparlar!.. Asıl vermek istedikleri mesaj şudur: “ Bak ben de sizin gibi düşünüyorum sizden biriyim!
Yazının burasında, hiç sevmesem de bu zavallılara bir Recep İvedik hareketi gerekir; yazıda ancak “Nah!” diyorum…
Ne yapsam, ne söylesem, ne yazsam faydasız, onlar hâlâ kendilerini “elit” olarak görüyorlar!
Alman’a Hollandalı’ ya Fransız ‘a İngiliz’ e hangi ülkede yaşıyorsa o ülkenin insanlarına yaranmak adına kendi ülkesinin değer yargılarıyla, inançlarıyla, kültürüyle kafa bulmanın; küçük görmenin adı elitlikse buyurun: Siz el-itlerimiz. Bilin ki sizler yukarıda bahsettiğim tavla ve satranç oyununda ne pul, ne zar, ne şah ne piyon, ne kale ne de filsiniz; olsanız olsanız tavlanın içine yuva yapmış ya da satranç tahtasının üstünde dolaşan birer hamam böceği olursunuz!...
Yavuz Nufel - Haber 7
yavuznufel@live.nl