Yıldıray Oğur
Yıldıray Oğur
ALINTI YAZAR
TÜM YAZILARI

Beraber yürüdük biz bu yollarda vs. Gül döktüm yollarına

GİRİŞ 11.04.2014 GÜNCELLEME 11.04.2014 YAZARLAR

Gerekçe; 1 Mayıs. Daha doğrusu, 1 Mayıs'ta çıkabilecek olaylar. Konser iptal edildiğine göre beklenen sadece olayların çıkacak olması değil herhalde. Bir ay önceden öngörülen şey bir yas hali olmalı. Minority Report filminden bir sahne değil bu.

Türkiye'nin 30 Mart eşiği aşıldıktan sonra ilerlediği 10 Ağustos takviminden şimdiden koparılmış yapraklardan biri sadece.

Bu sıkıştırılmış kriz takvimi seçim hilesi dedikoduları, Kılıçdaroğlu'na yumrukla açıldı. Ne de olsa vakit dar, 30 Mart mağlubiyetini unutturup, yeise düşmüş seyirciyi ayağa kaldırıp, önümüzdeki maçlara bakmak için her gün birbirinden kıymetli.

İmkânlar kısıtlı artık. Başbakan'ın cebine AKP'yi %29 gösteren anketler sıkıştırdıklarını anlatan kasetçi abilerin yeni avcı hikayelerine, ötelerden tweet emirleri gelenler dışında itibar eden pek kalmadı. Seymour Hersh üzerinden Erdoğan'ı Lahey'e gönderme, helikopterle kaçırma hayalleri depreşenler ise başlarını bu kez Beyaz Saray duvarlarına çarptılar.

Kılıçdaroğlu'nun örnek damat adayı gibi tarif ettiği İngilizce bilen, sivil, kültürlü, eğitimli Cumhurbaşkanı profilinin içine Mansur Yavaş'tan Meral Akşener'e, Kemal Derviş'ten Haşim Kılıç'a kadar sokulan hiç kimse de karşı tarafta daha yeni seçimden çıkmış yüzde 45'lik sağlam iradeyi sarsmaktan, en fazla trafikte bekleyen kalabalık kadar bir sosyolojik varlık olan yüzde 55'i heyecanlandırmaktan uzaktı.

10 Ağustos'a giden süreçte devrime beş kaldığını zanneden sosyalist partilerin şimdiden tahkimat yaptığı 1 Mayıs Taksim muhaberesi ve beyaz yakalıların ona göre tatil planları yaptıkları Gezi yıldönümünün cumhurbaşkanlığı seçimi sonucu üzerinde etkisinin olmayacağını 30 Mart tablosu artık herkese göstermiş olmalı. Ne kadar tatava, ne kadar gürültü patırtı, o kadar istikrarı ve meşruiyeti temsil eden Erdoğan'a mühürlerin basılıp geçilmesiyle sonuçlanıyor.

Yaralı paralel devletin yapabileceklerinin bir sınırını çizmek mümkün değil. Tam da bu yüzden artık bir kuşun kanadı kırılsa, provokasyon diyecek bir toplumsal hafızaya operasyon çekmek pek kolay değil. Ve artık o provokasyonların maliyetini, failini örtecek bir Müslüman kardeş, fitne perdesi ya da yargı, polis gücü de yok.
Esas kriz potansiyeli o yüzden planları ters yüz edilmiş 17 Aralık-30 Mart sürecinin kriz aktörlerinde değil.

Esas belirleyici olacak kriz kazanan cephede çıkarılabilir.

Yazı yazılırken henüz başlamamış olan Çankaya Köşkü'ndeki haftalık zirvede eğer müzakereler barışla sonuçlandıysa yazının ilk yarısındaki bütün endişelerin, karanlık kehanetlerin bir hükmü kalmamış demektir.
Ama o kadar kolay gözükmüyor.

Rutin işleri yapan değil, terleyen, koşan, Anayasa'daki tüm yetkilerini kullanan bir Cumhurbaşkanlığı'na talip olduğunu neredeyse açıkladı Başbakan. Böyle bir cumhurbaşkanı tarafından atanan bir Başbakanlığa Cumhurbaşkanı'nın talip olup olmadığını ise bilmiyoruz.

2007'de Başbakan Erdoğan kendisini yine fazla “sert” bulanlara karşı Cumhurbaşkanlığı için “Abdullah Gül kardeşini” anons ettiğinde krizin sorunsuz atlatılacağını düşünmemişti herhalde. Karşısında eşi başörtülüyse Mahatma Gandi'yi, Dalay Lama'yı bile kabul etmeyecek bir sert blok vardı çünkü.

Tuhaf olanı 7 yıl sonra meydanlardan, gazetelerden Çankaya Köşkü önünde başörtüsüne karşı etten duvar ören, artık epey gedik açılmış blokun hayallerindeki Cumhurbaşkanı adaylarından biri Abdullah Gül diğeri yine eşi başörtülü olan Haşim Kılıç.

Her ne kadar cemaat çevrelerinde imzaladığı yasalar, paralel devlet tavrıyla Cumhurbaşkanı Gül'le kurulan hayaller suya düşmüş görünse de, Cumhurbaşkanı'nın Başbakan karşısındaki her tavrının bu maziyi hemen unutturacağına kuşku yok.

Council of Foreign Relations'un Türkiye'deki büyük patronlar arasında da epey itibarlı olan uzmanı Steven Cook'un, 27 Mart'ta Foreign Policy'de çıkan Why Abdullah Gul Will Disappoint the West yazısında Gül'e övgüler düzerken, Batı'ya beklediğiniz rolü oynamayabilir, hayal kırıklığına uğramayın diye seslendiği yazısında bile Gül'ün yoluna serdiği "gülleri" görmemek de mümkün değil.

Cumhurbaşkanı Gül, hem tarafsızlık hem de politik olarak eşit statüde yola çıktıkları Erdoğan'ın karşısında mevzilerini güçlendirmek adına bu açık, üstü kapalı desteklere, dozunda bir kriz haline, Batı'ya ve Beyaz Türklere ben farklıyım mesajlarına hep yeşil ışık yaktı.

Cumhurbaşkanı'nın son gezilerine çağırdığı gazeteciler arasında Başbakan'ı artık meşru Başbakan kabul etmediğini açıkça yazan isimlerden, direnişçiye dönmüş romantiklere, “yargıya sonsuz güveniyle Başbakan ve ailesine gidip polise teslim olmalarını salık veren hukukçulara kadar herkes vardı.

Kuveyt gezisine katılan Cumhurbaşkanı'nın yakın çevresine yakın olan bir gazeteci, Başbakan'ın “Sayın cumhurbaşkanıyla müzakere ederiz” beyanındaki müzakere kelimesinin Gül'ün yıllardır başbakandan beklediği açıklama olduğunu herhalde boşuna yazmadı.

İşte tam bu noktada Erdoğan ve Gül dışında bu denklemde unutulan iki faktörü hatırlatmakta fayda var.
Birincisi AKP'nin tabanı. AKP seçmenleri ile Cumhurbaşkanı Gül arasındaki ilişki 2007'deki gibi değil artık. Cumhurbaşkanı'nın, tarafsızlık, ılımlılık motolu siyasi stratejisi sonucunda, genel başkan olarak dönmek istediği partisinin seçmenleri arasında duygusal bir kopuş yaşandı hızla. Çözüm süreci, Gezi, 17 Aralık'la kemikleşmiş, radikalleşmiş AKP seçmenine, tam da karşısındaki cephenin içinden seslenen Gül'ün sesi başkalarına geldiği gibi onlara ılımlı, tanıdık ve sıcak gelmiyor artık.

YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL