Türkiye, Adorno'sunu kaybetti
Yaprak dökümü devam ediyor: Halit Refiğ'in ardından Ergün Göze ve İbrahim Canan da Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Ergün Göze, Türk basının kalemi en güçlü temsilcilerinden biriydi. Fikrî yazılar yazardı zaman zaman; ama polemikçi yanı daha güçlüydü. Ergün Göze, aynı zamanda yayıncılık da yapıyordu; hem kitap yayımlıyor, hem de çeviriler yapıyordu. Sözgelişi Cezayir'in, belki de Arap dünyasının tek Sezai Karakoç'u olarak görebileceğimiz, Arap dünyasında medeniyet fikrini kavrayabilmiş, fikrin çilesini çekmiş düşünürlerden biri olan Malik bin Nebî'nin kitaplarından bazılarını Türkçe'ye ilk kez o çevirmişti.
İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte'nin Türkçe'ye kazandırılması ve yorumlanması gibi devâsâ bir çabayı, ancak kurumların, üniversitelerin yapması gereken bir çalışmayı bir insan ömrüne sığdırmayı başarmış bir ilim adamıydı. Sessiz, sâkin, kendi hâlinde, ömrünü çalışmalarına vakfetmiş bir kişiydi.
Ergün Göze'ye ve İbrahim Canan Hoca'ya Allah'tan rahmet diliyorum.
Ekim ayı, Türkiye'de gerçekten tam bir yaprak dökümü ayı oldu. Son olarak Türkiye'nin Adorno'su olarak nitelendirebileceğimiz, en büyük iletişimbilimcimiz Ünsal Oskay'ı kaybettik.
Ünsal Oskay, Türkiye'de henüz aşılamamış bir iletişimbilimciydi. Türkiye'deki bütün iletişimbilicilerin hem hocası, hem de “baba”sıydı. “Baba”sıydı diyorum; çünkü yazdığı kitaplarla Türkiye'deki iletişim çalışmalarının, kültürel teorinin ve sosyal teorinin çıtasını öylesine yüksek bir noktaya yerleştirmişti ki, kendisinden sonra bu çıtaya yaklaşabilecek çapta kişiler çıkmadı, ne yazık ki.
Köşe yazısının tamamını okumak için bu linki kullanabilirsiniz