Yusuf Özkan Özburun
Yusuf Özkan Özburun
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

Ne olacak bu Ramazan programlarının hali?

GİRİŞ 17.07.2013 GÜNCELLEME 17.07.2013 YAZARLAR

Kamuflaj niyetine bir çiçek saksısının arkasındaki kağıttan ağır aksak okuya okuya sorduğu soruları ve konuklarının resmiyet kokan donuk yorumlarını bolca seyrettik. Hem de ne bolca, benim bildiğim 25 yıl… 2000'li yılların başlarına kadar sürdü bu durum… Bu programların (şahıslarla bir işim yok, yanlış anlaşılmak istemem) içinde hayat yoktu, cıvıltı yoktu, ruh yoktu, katı bir denetim, yoğun bir tekdüzelik, dön dolaş benzer kalıpta konuklar, belli bir söylem, kendi etrafında dönen bir ‘paradigmatik felç' hâli mevcuttu… Bir dönem mecburiyetten izlense de, hatta dinî çölleşmenin tam ortasında bir vaha gibi algılansa da, değişen Türkiye'nin dinamik ‘derin bilinci' son dönemde bu programları sıradan, rutin, heyecansız bir durağanlıkla kendi hâline terk etmişti…

Sonra çok kanallı dönem başladı, ortalık hareketlendi, ilk defa resmi söylemin dışında ‘derin toplum'un dinî duyarlılıklarını ön plana çıkaran sunucu, hoca, konuk, ilahi, klip, söylem ve üslup biçimleri arz-ı endam etmeye başladı… 90'lı yılların başından itibaren özel radyolarda program yapan (bendenizin de içinde bulunduğu ki 1992 yılından beri radyolarda, 1997 yılından beri televizyonlarda düşünce ve sohbet programları hazırlayıp sunan biri olarak söylüyorum bunu) simalar televizyon ekranlarında birer ikişer boy göstermeye başladılar…  Toplumsal heyecan yüksekti, insanlar susuzdu ve cidden bu programlar istifadeye medar oluyordu. Toplum kendi çocuklarını karşısında görüyor, kendi dilini konuşan sivil ağızları dinliyor, izliyordu. Özellikle dinle ilişkisi ramazan ayıyla sınırlı büyük kitle için iftar ve sahur programları sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış bir manevi yenilenme, bilinçlenme, farkındalık geliştirme, hassasiyet kesbetme imkanı sunuyordu… “En iyi aşçı açlıktır” düsturunca manevî konulara tarihten gelen yoğun sosyal açlık pek de ayırt etmeksizin, büyük bir iştahla önüne konan her şeyi yutuyor, silip süpürüyordu.

2004 yılına gelindiğinde TRT'de Asaf Demirbaş'ın yerine göreve gelen Âdem Özkan'ın riyasetinde, Karaköy'de muhteşem bir boğaz manzarası eşliğinde, Fenerbahçe Vapuru'nda üretken, dinamik ve heyecanlı bir ekiple dünyayı ve memleketi aynı anda kucaklayan (sadece misak-ı millî ile sınırlı kalmayan) tarzda dinî yayıncılık adına müthiş bir paradigmatik açılım oldu: yeni bir görüntü, yeni bir üslup, ekrana yansıyan sunumlu, sıcak, kabule vabeste bir din dili… Vapur'dan iftar programı sunmak, Haliç Köprüsü'nde halka mikrofon uzatmak, Balkanlar'da iftara şahit olmak, tüm Anadolu'nun iftar heyecanına ortak olmak… Başta Senai Demirci olmak üzere, Emin Işık hocam, (Diyanet işleri başkan yardımcısı) Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz hocam, İbrahim Sadri, Halil kardeş ve bendenizin de içinde bulunduğu (sonradan başkaca pek çok ismin de katıldığı), işine aşkla sarılan yönetmenler, teknik kadro ve prodüksiyon ekibi ile beraber müthiş işler çıkarıldı.

İstişari anlamda istifade edilen muhterem diyanet işleri başkanımız Prof.Dr. Mehmet Görmez hocam ve başkan yardımcımız Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar başta olmak üzere daha ismini burada saymaktan aciz kalacağım pek çok hoca, yazar, şair, sanatçı, siyaset erbabı ‘akil insan' bu hamura muazzam katkılarda bulundu, adeta bir ‘kolektif akıl' teşekkül etti. Sonraları göreve gelen TRT genel müdürü İbrahim Şahin beyefendi de bu oluşumu genel yayın akışına, TRT'nin diğer kanallarına ve yılın tamamına yaymakla hamuru iyice büyüttü. Türkiye'nin manevi birikimi adeta bu programların akışında dile geldi, susuz sinelere aktı. TRT'nin bu öncü çıkışı diğer pek çok kanal ve o kanallardaki iftar ve sahur (dinî programlar diye isimlendirilen ve fakat benim bu isimlendirmeyi dini hayattan kopuk bir alana ötelemesi çağrışımı açısından sakıncalı bulduğum) programlarına örnek ve öncü oldu, cesaret ve hız verdi, yol açtı. Herkesten Rabbim razı olsun diyorum.

Hem TRT'nin sözkonusu programlarında hem de diğer kanallarda kimi hocalar iştihar etti, tanındı, bilindi, sevildi. Kimi sanatçı, sunucu, isimler ön plana çıktı. Ekranlardan belediyelerin, vakıf ve derneklerin programlarına taştı, adeta tüm topluma bir ramazan fenomeni olarak yansıdı. Zaman içinde gitgide sözkonusu “dinî” programların sayıları çok mahdut bir (konuğu, sanatçısı, hocası, sunucusu vs.) azınlık kitlesi zuhur etti. Bu azınlık dar gen havuzunda sürekli deveran etmeye, hep aynı simalar konuşmaya, anlatmaya, çalıp söylemeye başladı. Kendini yenilemeyen, aynı türküyü dönüp dönüp aynı tonda söyleyen simalar da çokça göründü. Hatta kalbini bozmayan sâdıkların yanında bu sahada bir tür ‘ramazan esnafı' da oluştu diyebiliriz… Ramazanı bir maddi-manevi rant dönemi, bir tür pazarlama mevsimi olarak gören, kimi cemaatsel, kişisel, kurumsal ve siyasal bağlantılarını kullanarak menfaat devşirme tutkusunu dinî bir kılıf altında saklayan bir bezirgan tayfası…  Arılar değil karasinekler…

Takip eden süreç belli ramazan programı üslupları oluşturdu: 1. Siyer anlatıcılar (Siyer ekolü), 2. İlmihal sorusu cevaplayıcılar (Muamelat ekolü), 3. Kur'an yorumcuları (Tefsir Ekolü) 4. Herşeyden biraz katanlar (Yamalı bohça ekolü) 4. İtikadi düşünme ekolü (Tefekkür Ekolü). (En az temsil edilen, en az destek verilen, en az ilgiye mazhar olan da bu sonuncusudur sanırım.)

 Öyle diyebilirim ki yaklaşık on yıl önce başlayan bu rüzgar birkaç yıl öncesine kadar kuvveti gittikçe kesilerek esti. Şimdilerde neredeyse yaprak kımıldamıyor. Bilhassa son yıllarda öyle bir hâl aldı ki her şey ama her şey birbirini tekrar etmeye başladı, müthiş bir rutin, sıkıcı bir tekdüzelik, standartlaşmış aynı din dili, aynı ifade, aynı ruhsuzluk ve heyecansızlık, dekorundan konuğuna (neredeyse her kanalda her programda olmazsa olmaz imitasyon alemlere bir bakın anlarsınız), sanatçısından eserinden sazına (bir avuç ilahinin ha babam de babam biteviye dönmesi, her şeyin altına olur olmaz bir ney sesi yaslamaya bir bakınız) birbirinin aynısı olan müthiş bir kopyalar silsilesi…

İşin içinde, içerden biri olarak şahsımı hariç tutarak konuşmaktan Allah'a sığınırım, başta ve sonda nefsime hitap ediyorum… Allah aşkına söyleyin bilmem kaç yüzüncü defa noktası virgülü tonu tınısı değişmeden filanca kıssayı hikaye diliyle, duygusal köpürtmelerle siyerin kabuğundan özüne geçiş yapamadan sunmak ne anlama gelir? Bilmem kaç bininci defa ‘Sakız çiğnesem abdestim bozulur mu?' kabilinden soruları ekoyla, bağıra çağıra cevaplamak dinî heyecan, ruh, ilim ve irfan adına ne ifade eder? (Kur'an'daki tekrarlar meselesinin hikmeti ile buradaki temcit pilavının ne alakası var ey aklıevvel!) Toplumsal hafızaya, hakikate aç sinelere ne katar? Bunları izleyen bir genç olsanız sizde nasıl bir izlenim uyandırır, hayatınıza nasıl bir etkisi olur? ‘Halk bunu istiyor' paravanının arkasına daha ne kadar saklanılabilir? Halkın ne istediği ciddi ilmi usullerle analiz edilmiş midir? Hem bu halk dediğimiz monoblok, yekpare, nicelik ve nitelik katmanları olmayan tekboyutlu kara bir kütle midir?

Bu rutinleşme, bu tekdüzeleşme toplumda ve bilhassa dinle kurduğu organik bağ ramazan ayıyla sınırlı mütehayyir, şapla şekeri ayıramayan zahire düşkün şaşkın kalabalıklar nezdinde eski tabirle kalın bir ‘ülfet perdesi' teşkil etmektedir. Bahsettiğim vaziyet, manevî beslenme imkanı sunacak kanallara karşı bir usanç, lakaytlık, heyecansızlık, bıkkınlık, soğukluk ve hatta (Allah korusun) karşıtlık hissini derinleştirebilir kanaatindeyim; bugün değilse bile yakın bir gelecekte bu durum kuvvetle muhtemeldir…

Tıpkı Asaf Demirbaş sonrası dönemde olduğu gibi yeni bir ‘manevi programlar açılımı'na, yeni bir ramazan programları konseptine, yeni bir din dili paradigmasına, yeni bir ekran dili üslubuna acilen ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Yeni program tarzları ve farklı sunum teknikleri için, düşünce ve duyguyu iyice harmanlayan aktarım tarzları hususunda sıradışı düşünme yöntemleriyle beyin fırtınaları yapılması, etkin projeler üretilmesi, hatta bu alana emek vermiş her kulvardan dimağlardan bir heyet teşkil edip istişareler edilmesi elzem görünmektedir.

Aklının ve zekavetinin keskinliğine, kalbinin derinliğine güvendiğim, ilim ve irfanı aynı potada eriten duruşuna itibar ettiğim muhterem Mehmet Görmez hocam, bu aciz kardeşinizin hissiyatından kıvılcımlanan, haddini aşan perişan, ukalalık kokan cümlelerinden dolayı affınıza sığınırım. “Cahil cesur olur” fehvasınca müsamahanızı talep ederim. Sizce de kategorik değil analitik olmak suretiyle din ve ahlak programlarının cümlesini yeniden düşünmek, bu cesede bir ruh üflemek cehdi hepimizin boynunda bir vebal değil midir? Ne yapmalı, ne etmeli? Ezcümle, ne olacak bu programların hâli?

Yusuf Özkan Özburun- Haber 7

ozkanozburun@hotmail.com

YORUMLAR 5
  • tuna 12 yıl önce Şikayet Et
    Önerileri sunma zamanı. Katılıyorum yazarımıza ve sorun buysa çözüm nedir diyorum. Örneğin üniversite gençliğinin sunduğu daha aktif ve güncel bir program, gençlerin sorular sorduğu, onların belirlediği hocalar ile programlar yapılabilir.Diğer müslüman ülkelerde yapılanlar araştırılabilir.
    Cevapla
  • Hazinoğlu 12 yıl önce Şikayet Et
    Bu Kafayla Bir Şey Olmaz. Kendimizi dar bir çerçevenin içerisine haps etmişiz. Oysa bir özgürleşebilsek imkanlar çok hatta sınırsız.
    Cevapla
  • siyahnur 12 yıl önce Şikayet Et
    İşin en kestirmesi. Siz de benim gibi iş kestirmeden halledin. Ahmak kutusunu kaldırıp atın camdan...Bakın hiç böyle sorunlarınız kalıyor mu?
    Cevapla
  • anarşist 12 yıl önce Şikayet Et
    marifet iltifata tabi,müşterisiz mal zayi.. ramazan eğlenceleri,sahur dinletileri, iftar sohbetleri! kim sallar kur an ayını! kaç din yaşanıyor bu ülkede;şöyle bir geziniyorsunuz kanalları, iyide arkadaş doğrusu bu ise diğerleri ne demekten hiç bir durumda kendinizi alamıyorsunuz...müşterisi sınırlı sayılı efendim öyle sizin vari iftar öncesi proğramları! öyle ya; ilk emri ikra ''oku'' olan bir dinin mensuplarına ötede sorulacak ilk sorulardan birinin ''okudun mu'' olacağı su götürmez bir gerçek lakin kafa konforunuzu bozan bu sual ile bile isteye muhatap olarak yerleşik düzeninizi riske atamayız,değil mi! islam adı altında başka inanışları yaşadığını sarsılarak farkettirecek böylesi bir tercih matah bişey değil bu toplum için iyisimi onlar çuvalla para alıp hikaye,masal anlatanlarla avunsunlar, hem tefrika da çıkmamış olur,malum merhum şeriati nin ''.sizi rahatsız etmeye geldim ''ine inat sukunete ihtiyacımız var!
    Cevapla
  • M.Abdullah SEL 12 yıl önce Şikayet Et
    Doğru. TV'lerdeki Ramazan programları artık tat vermiyor. Size yüzde yüz katılıyorum. Ben iftar programlarını izlemiyorum.
    Cevapla