Oku! Soruları kadar büyüktür insan
Soruları kadar büyüktür insan… Büyük sorular demek engin cevapların duası, talebi demektir. Neyin duasındaysanız, nelerin talibiyseniz onlarla muhatap olur, o türlü cevaplara nail olursunuz. Ne ki şarkının söylediği gibi, ‘çünkü insanlar yıllar boyunca, hiç soru sormadan durur…’ Dağ taş soruya durur, kurt kuş soruya durur, gökle yer birlik edip bir sual olur, içimizin kuytuları soru işaretleriyle doludur ama gel gör ki insan kendi üstüne kapanır, uyuşmanın koynunu bulur…
Hatta zannımca her şey bir sorudur, varolan her şey bir soruyu önümüze kondurur: Ayağımıza takılan taş, beton duvarlarda gülümseyen çiçek, bir sosyal hadise, başa gelen bir musibet, içimizden geçen bir duygu durumu, okunan bir ayet hep aynı soruyu kıyılarımıza vurur: Men rabbuke? (Rabbin kim?) Yani ki elest bezminde sorulan soru bugün hala hayatın bütün kıvrımlarında yankılanmaya, şimdi ve burada sorulmaya her an devam eder: Men rabbuke?
Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?
Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?
İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?
Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?
Şimdilerde bir selüloza indirgenen göklerin kelamı soruyor: Men rabbuke?
Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir ‘ince derde’ dönüştürmedikçe Emin Muhammed’in Hıra Mağarası’nda sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz... Değil mi ki Celaleddin olan (ama Cemaleddin gibi sunulan) hazret-i Mevlana ‘derdin senin mürşidindir’ diyor, bir bildiği var…
Hazret-i Muhammed’e ilk olarak indirilen Alak Suresi’nin ilk beş ayetinin, Peygamber’in belki aklı erdiği ilk günden o güne ama özellikle inzivaya çekilmeye başladığı 35 yaşından vahyin indiği 40 yaşına kadar olan süreçte sorduğu hayati varlık sorularına bir cevap mahiyetinde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Belki bir açıdan bakıldığında Kur’an’ın tamamını tüm mahlukat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber’e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:
Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?
Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden rabbinin Esmaü’ül-Hüsna’sı, isimleri ile oku!)
Hz. Peygamber’in sorusu: İnsan ne’den ve nasıl yaratıldı?
Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak’tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)
Kur’an’ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber’e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı muhakkaktır…
Bu girizgahtan sonra sadede gelecek olursak mesele şudur: Geçmişten günümüze, bilim de, felsefe de kimi zaman fıtrata yaklaşarak, kimi zaman fersah fersah uzak düşerek olayları, insanı, kainatı hatta vahyi okumaya çalışıyor, benzer sorular soruyor. Örneğin, yukarıda değindiğimiz sorunun birincisini (Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?) bilim, ‘Doğa’nın işleyiş ve yapısı nasıl çözülebilir?’, felsefe ise, ‘Doğanın anlamı ve oluşumu cevherinde (tözünde) nedir?’ tarzında soragelmektedir?
Bu soruş biçimleri bile (hatta kavramsallaştırma tarzları bile) felsefe, bilim ve ‘iman ilmi’ arasındaki farka işaret etmekte fakat asıl ayrım cevaba ulaşma ve cevabı dillendirme biçimlerinde ortaya çıkmaktadır… Felsefe ve dünyevi bilimi oluşturan zihinler sözkonusu sorulara eşyanın kendi varlığından, görünen bağlantılarından ve kendisinde ne olduğundan hareketle çözümlemeler ortaya koymaktadır: Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, ‘Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır’ filan gibi cevaplar geliştiriliyor… Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise (mutlaka içinde farklılaşan yanlar olmakla birlikte ki Demokritos ile Pascal’ı, Einstein ile Howking’i aynı kefeye koyamazsınız) varlığı ‘kendine işaret eden bir levha’ gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…
İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya ‘kendini gösteren bir levha gibi’ değil adı üstünde levha gibi, ‘kendinden başka bir şeyi işaret eden’ anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.
Daha net konuşalım. Okunacak dört kitap var: Olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy… Bu dört kitabın oku’nması da yaradılışın oku’nması sonucunu doğuruyor. Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki ‘ism’ Esmau’l-Hüsna’dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku’mak sözkonusu olmaz. O halde mümin bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf’un kuyuda ‘talim-i Esma’ yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir. Baktığın her şeye ya bir ilahi ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku’mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.
Peki bu çerçevede yaradılışı rabbin isimleri ile oku’maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir: Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu’l Hakim… (Sübhan olan seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alim ve Hakim olan…)
Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize adeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki:
1- Yaratıkları aracılığıyla Yaradan’ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi ‘ilm’e (el-İlm) dönüşemez…
2- Bilme eylemine girişen, hilkati oku’maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip ‘bilmiyorum’ demenin erdemini kuşanmalıdır. ‘Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz’ demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.
3- ‘Bilmiyorum’ demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp ‘ümmileşme’ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku’nabilir…
4- Ya bir ilahi isimden kalkmayan ya da bir ilahi isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkumdur…
5- Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.
Bu dört kitap bize hal diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an ‘Oku’ diyor… Tüm kainat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, ‘Oku’ diyor…
Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi’nin titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin dediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: Ben okuma bilmem…
Yusuf Özkan Özburun - Haber 7
ozkanozburun@hotmail.com
-
Hasan Seyre 13 yıl önce Şikayet EtManayı İsmi tarzını kullananlar ise... Bu ismin gerektirdiği hiç bir şeyi yapmadılar. hadi batılı olaylara manayı harfiyle baktı. huruflara tek tek önem verdi ve ana olayı anladı. Renk, çekim, reaksiyon, katalizör, etkileşim, potansiyel vb. gibi milyonlarca kavram üretti. Bu kavramlarıda istediği gibi kullandı. peki biz müslümanlar mademki Allahı çok seviyoruz. bu sevmenin gereği olan binler vecdi aşka ulaşarak, Cuşu huruşa gelip, İlahıda arkamıza almanın verdiği şevk ve heyecan ile, Niye bu manayı ismi yani Talim-i Esma meselesinde hiç bir şey yapmadık. hep batılılarla alay ettik. anca gidersiniz diye yaptıklarına dudak büktük. Bizim tanrımızın yaptıkları yanında sizinkiler hiç kalır dedik. hadi o neysede. Geçelim onu. İnsan yapmaya kalktık. hemen taşı yontamazsınız ve suret veremezsiniz. Çünkü o tanrıya ait sıfattır. insan denilen ve şeytandan emir alan köle bu işlerle ilgilenemez deyip, içinde nazari ilimlere meyli olan kendi bilim adamlarımızı yok ettik. Varmı bir tane bilim adamımız.?Beğen Toplam 2 beğeni
-
Hasan Seyre 13 yıl önce Şikayet EtManayı harfi..manayı ismi2. Tümevarım yönteminde eşyayı keşfetmede alınan yol bir süre sonra tüm tabiatı ve doğayı kontrol etme imkanını bizlere sunar.Batılı için eşyaya uğursuzluk verilmez.Her şey sıradan bir özellikten başka bir şeye sahip değildir.Eşyaya özel bir anlam yüklenilmez.İnsana hizmet eden ve hayatı kolaylaştıran aletler, binekler ve araçlar olarak görev görür.Gemi batması onlar için sevinç kaynağıdır.Çünkü hataları görür ve batmayacak gemiler inşa eder.olaya duygusal hiç bakmaz.eşyadan ve Tabiattan ise hiç korkmaz.Her şey ele geçirilecek ve dizgini zaptedilecek bir eşekten fazla önemli değildir. yaptıklarını birşeylede kıyaslamaz. Uçak yapıldımı.Onun sivrisinekleri öyle uçaktırki.sizinkiler ne.Uydu yapıldımı.onun seyyareleri öyle bir planettirki sizin uydulara beş çeker??. İlaç yapıldımı.Onun eczahanei kübrası öyle bir ilaçtırki sizin ilaçlarınız neki?? diyen müslüman vari hiç bakmaz. Kendi yaptıklarına sahip çıkar. Tümdengelimi seçen müslüman ise zaten onu kullanmayı hiç bilmediki.İşi gücü tembellBeğen Toplam 1 beğeni
-
Hasan Seyre 13 yıl önce Şikayet EtManayı harfi..manayı ismi... Müslümanların kullandığı manayı harfi ve manayı isme gelince,aslında binlerce yıldır insanlığın kullandığı tümevarım(manayı harfiyle eşya canibinden olaylara bakma) ve tümdengelim(manayı ismi yani İlah canibinden olaylara bakma) şeylerin kendisinden başkası değildir.Ancak batılı Tümevarımı kullanmayı seçmiştir. Müslümanlar ise onlarla aynı olmayalım diye tümdengelimi seçmiş ve o yolu kullanmayı yeğlemiştir.Tümevarım metodunda her eşya tek tek incelenir. Özellikleri bulunması için milyonlarca deney yapılır.O özelliklere ulaşmak için metotlar geliştirilir.O metotlar sağlıklı sonuç veriyormu diye defalarca test edilir. örneğin amonyum sülfat eldesi için erime noktası nedir, moleküler ağırlığı nedir, kullanılan kimyasallar nedir, renk indeksi hangi tayfdadır.tozlaşma granül çapları nedir gibi sadece o maddeye ait binler alt özellik araştırılır. diğer maddelerde benzer tarama sürecine tabi tutulur. Her maddenin öne çıkan bir özelliği, hayatımızı kolaylaştıracak aletler ve cihazlara dönüşür.Beğen Toplam 2 beğeni
-
Hasan Seyre 13 yıl önce Şikayet EtTümevarım..tümden gelim.... Bilimsel sahada iki öğrenme biçimi olarak öğretilir. Tümevarım yönteminde; eşyanın ve onun özelliklerinin üstlendikleri fiziksel ve kimyasal reaksiyonların birbirine olan etkileşimleri sonucu oluşan olaylar ve meydana gelen cisimler ile tabiattaki etkilerinden faydalanılarak, genel olaylar çözülmeye çalışılır. yani çokluğun her bir nesnesine el atıp, her birinde cari olan kanunları ortaya koyarsınız. Sonra Nükleer, Çekim, Magnetik ve Kimyasal denklemler gibi dört ana kanuna ulaşırsınız. Tümden gelimde ise. Eşyayı tek tek inceleme ve özelliklerini keşfetme yerine hepsini bir tümün parçaları olarak görürsünüz. kendinizi onun yerine koyar. Eğer ben bu eşyayı yarattıysam, Nasıl bir yol izlerdim.sorusuna cevap ararsınız. Sonuçta Tümden gelim yönetmini kullanarak, Tümevarımın yaptığı işi yaparsınız. Birbirine paralel caddelerde koşarak aynı olayları açıklayabilirsiniz. Şimdi biz burada niye Tümevarım ve Tümden gelimi açıklamaya çalıştık? Onuda anlatalımki. Şu Talimi esma nedir.onu anlayalım.Beğen Toplam 2 beğeni