Konut değil mesken!
Huşu bir yönüyle, insanın, yaptığı şeyin içinde olması, kendini akışa kaptırması, kendi maddi varlığını bir süreliğine unutması gibi anlamları işaretliyor benim için. Bunca gürültü ve patırtının ortasında, modern insanın en çok ihtiyacı olan şeyin bu ‘maddi varlığını bir süreliğine unutma’ olduğunu iddia edebilirim. Çağın bunca maddi ve manevi uyuşturucu’yu, sapkınlığı, eğlence düşkünlüğünü, sahte ayinler tertiplemesini, garip ritüeller icat edip dolaşıma sokmasını bu ihtiyaca dayandırmalıyız belki de.
Yunus’un kendine ‘miskin’ deyişini bir türlü kavrayamayan ‘dil gürültüsü’ne saplanıp kalmış herifler, miskinliği tembellikle, hımbıllıkla, ataletle, üretken olmamakla yaftalayıp rahatlamayı tercih ettiler. Halbuki miskin aynı zamanda sükuneti kendine yol bellemiş kişi demektir. Dinginlik içre meskun bulunan kişiye miskin diyoruz. Miskin dingindir, çünkü nerede duracağını bilir. Hareketin kendinden uzaklaşmak için bir kaçış değil, bizzat kendine dönmek için bir tür hazırlık faaliyeti demek olduğunun bilincindedir. Miskin hareket eder, fakat bu hareket, sükunete ermek için, ruhun ve kalbin uyanması için bir çaba niteliği taşır.
Modern Batı uygarlığını hazırlayanların çoğunun, değişik türlerdeki cafelerde yuvalanmış aksiyoner aydın ya da yarı aydınlar olduğunu bir kez daha hatırlarsak, bunun karşısında İnsan Medeniyeti’nin miskin insanların şekillendirdiği bir ‘mesken’ medeniyeti olduğunu söyleyebiliriz. Hicret ve Cihad gibi haller haricinde Hazret-i Peygamber, her ikisi de meskeni olan Ev’iyle Mescid’i arasında sükunet dokuyan bir İnsan’dı. Erkam’ın Evi’ne sığındıysa, bilelim ki, orayı ‘hakikat’in sakince düşünülüp paylaşıldığı bir mesken eylediğindendir. Bir sahabesinin evine gittiyse, bilelim ki, oraya Kelam’ı, Tefekkürü, Sohbeti, İnsan Sıcağını götürüp ‘sekine’ inmesine vesile olduğundandır.
Hazret-i Mevlana’yı, başı sağ omzuna eğik bir vaziyette meskeninin bahçesindeki bir ağacın altında daimi bir ‘dalgınlık’, daimi bir ‘huşu’ halinde derin derin tefekkür eden bir insan olarak tarif ediyor kimi kitaplar. Yedi yüz yılı aşkın bir süredir irşadı devam ediyorsa, hala insanların bir teselli bulmak için suyundan içmeye eğildiği bir vaha olmayı sürdürüyorsa, zihinlerde, kalplerde derinden ve köklü bir devrim yapmaya devam eden bu ‘eylemci’nin eyleminin niteliğini iyi anlamak durumundayız: Miskinlik gibi görünen hareket, hareket gibi görünen miskinlik. Sükunete varmak için hareket, en büyük hareketi netice veren sükunet…
İnsan Medeniyeti’nde, evlerin (meskenlerin) dışının neden alabildiğine mütevazı, buna karşın içlerinin her bakımdan neden zengin ve doyumlu olduğunu yenibaştan düşünmemiz gerekiyor. Avrupa’nın sükuneti evin dışında arayan cafe ve eğlence kültürünün öldürücü mikrobu yakamıza yapışana kadar, kahvehanelerin birer düşünce ve sükunet yuvası anlamında kıraathane olduğunu unutmamak icap ediyor. Yani, İnsan Medeniyeti’nin günlük hayatında insanın rahatlayıp huzur bulduğu yer eviydi. Öyle ki evi dışında bir yere gidecekse (kıraathane gibi) orayı da bir tür mesken haline getiriyordu. Kaldı ki o dönemler için sabah namazından sonra işini ‘bismillah’ diyerek açan bir nalbant, çımacı, balıkçı ya da kunduracı umumiyetle akşam namazından evvel meskenine çekiliyor, hanesinde hane halkıyla hoş beş ediliyor, Kitab’ın orta yerinden bir şeyler okunuyor, karşılıklı nezih bir sohbet kotarılıyor, daha sonra mum ışığında ya kitabet ya da kıraat eylenip sakince uykuya varılıyordu. Orada Haremlik ve Selamlık vardı ve ‘Haremlik de bir yanımız, Selamlık da bir yanımız sükunet bulur’du…
Bugünün göbeği dışarıya atılmış erkeği, okul dönüşü internet cafeye kaçıp ‘etüde kaldım’ diyen çocuğu, daracık konutlarının metrekaresini genişletmekle ya da koltuk takımlarını yenilemekle huzur bulacağını sanan kadını, ömrünün en güzel demlerini kahvehane veya cafe köşelerinde onunla bununla ‘kesişip’ zaman öldürmekle geçiren genci, eve dönmeli, orayı bir konut değil bir mesken haline getirmenin yollarını aramalıdır. Sükunet, huzur, saadet oradadır, Medeniyet oradadır.
Ey İnsan! Titre ve evine dön!
Yusuf Özkan Özburun - Haber 7
ozkanozburun@hotmail.com
-
mete bilge 13 yıl önce Şikayet Ethangi evine. birkaç göz oda , 5-10 kişinin yığma şekilde oturduğu, yemek yerken bile yer sofrasına sıra ile ancak sığılabilen evlere mi? kaç kişi dizilerdeki vilal tarzı evlerde oturuyor?Beğen Toplam 1 beğeni
-
Sümeyya 13 yıl önce Şikayet Etevde fazla vakit geçiren kişilere... şehirde ve kasabada yaşamanın senin için ne farkı var ki? sorusunu yöneltecek bireylerden oluşmuş bir toplumuz artık..adeta köstebek muamelesi görüyor bu gibi sayısı az kişiler..bunun farkında mıyız??Beğen Toplam 2 beğeni
-
Muhammet Duman 13 yıl önce Şikayet Etmesken. önemli bir konu yazınızla bir kez daha hatırlanmış oldu. sükûnet bulunulan meskenlerimize kapanmanın, meskenlerimizi sahiplenmenin anlamı bu günlerde çok daha fazla önem taşımaktadır. aile yuvalarımızı korumamız ve sahiplenmemiz gerekiyor. konutların keşmekeşliğini atıyor, meskenlerimizin dinginliğini arıyoruz.Beğen Toplam 2 beğeni
-
faran 13 yıl önce Şikayet Etayağın nerde?. modernite ''ayağı dışarda'' bir nesil istiyor,ayağı dışardalık gözü dışardalığı zaten kendi rahminde taşır...sabit ayağınız nerde? evde mi? dışarda mı? eve mi mecburen geliyorsunuz? dışarı mı mecburen çıkıyorsunuz? tabi türkçe bu anlamda kısır,anca ev ile karşılanıyor kavram ama arapçada darr ve beyt kavramları var. dört tarafı çevrili ama içinde insanların yaşamadığı yere beyt deniyor,içerisinde ailenin olduğu yapılara da darr deniyor.e aile de;biri olmadan diğeri ayakta duramayan şey anlamına geldiğine göre...bu anlamda ''ev'' mi bıraktılar allaseniz. ayağını,aklını,gözünü,kalbini... dışarıya çevirdiğinin zekatı kadar evine eyönlendirse insan,darr olur,ama nerdee..Beğen Toplam 1 beğeni