Zekeriya Yıldız
Zekeriya Yıldız
HABER7 YAZARI
TÜM YAZILARI

18 yıllık yasak

GİRİŞ 15.03.2026 GÜNCELLEME 15.03.2026 YAZARLAR

3 Mart 1924 günüydü.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, o gün önemli kararlar aldı. Bu kararlar içinde şüphesiz en tartışılanı, Hilafetin ilgası ve Osmanlı hanedan üyelerinin memleket haricine çıkarılmalarıydı.

Ancak bunlardan önce başka bir oylama daha yapıldı.

Devlet teşkilatında din ve ordu işlerinin temsil edildiği iki bakanlık kabineden çıkarılarak başkanlığa çevrildi. Şeriye ve Evkaf Vekaleti Diyanet İşleri Başkanlığına, Erkan-ı Harbiye Vekaleti de Genelkurmay Başkanlığına dönüştürüldü. Ordunun başına Mustafa Fevzi Çakmak, Diyanet İşleri Başkanlığına da Mehmet Rıfat Börekçi getirildi.

Böylece yeni rejim, kendisi için hayati değeri olan iki kurumu doğrudan cumhurbaşkanına bağlayarak önemli bir adım atmış oldu.

            Ardından devrimler peş peşe gelmeye başladı. Tevhidi tedrisat, şapka ve kıyafet, tekke ve zaviyeler, medeni kanun, ölçü ve saat ayarları, harf değişikliği...

Bu arada başlangıcı Meşrutiyet dönemine kadar uzanan dinin millileştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi tartışmaları raftan indirilmiş, dönemin gazetelerinde tartışmaya açılmıştı. İttihatçıların mollalığını yapan Mehmet Ubeydullah Efendinin Talat Paşa’ya giderek Türkçe namaz kıldırmak için izin istediği, şartların elvermemesi nedeniyle talebin geri çevrildiği hatırlatılıyor, beklenen vaktin geldiği söyleniyordu. Ziya Gökalp’in 1918 yılında Yeni Hayat Mecmuasında yayınladığı “Vatan” adlı şiiri, bunu söyleyenlerin dilinden düşmez olmuştu:

“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur

Köylü anlar manasını namazdaki duanın

Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur

Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın

Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Cumhuriyet kadroları, Ziya Gökalp’in bu düşüncelerinin artık hayata geçmesini istiyorlardı.

 

Kur’ân’ın tercümesi çalışmalarına Cumhuriyetin ilk aylarında başlanmış, biri askeri ateşe Albay Cemil Sait beyin yaptığı olmak üzere üç tercüme yayınlanmış, ancak ilim çevreleri başta olmak üzere kamuoyundan büyük tepki almıştı. Hatta bu tepkilerin en şiddetlisini bizzat Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi göstermiş, yayınladığı beyannamede bu çevirilere iltifat edilmemesi yönünde ikazlarda bulunmuştu. 1925 yılında, Meclis tarafından İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif’den Kur’ân meali yazması istenmiş, önce kabul edip bir müddet sonra vazgeçmesi üzerine bu görev Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmişti.

Bu arada gidişatın seyrinden vazife çıkaranlar da oldu. 1926 yılının Ramazan ayında İstanbul Göztepe’deki bir cami imamı, cemaatine Türkçe surelerle namaz kıldırdı. Yükselen tepkiler üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevinden alınan imam, Maarif Bakanlığı kadrosuna geçirilerek öğretmen olarak atandı. 

Buna rağmen ibadetin Türkçeleştirilmesiyle ilgili istek ve girişimler hiç durmadı. 1928 yılının Haziran ayında Darülfünun bünyesinde bir komisyon oluşturuldu. Edebiyat tarihçisi Fuat Köprülü’nün başında bulunduğu komisyon tarafından, “İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Ayinlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir” şeklinde bir rapor sunuldu. Ancak tepkiler üzerine hayata geçirilemedi.

Her fırsatta teşebbüs edilip her teşebbüs sonunda tepkilerin ölçüldüğü bekleme süreci, 1932 yılı Ramazanında sona erdi.

O yıl Ramazan ayı 9 Ocak’ta başlamıştı. Ramazan’ın ikinci günü, Hafız Yaşar’dan Sadettin Kaynak’a, Sultan Selimli Rıza’dan, Beylerbeyli Fahri Hocaya, Muallim Nuri’den Hafız Burhan’a ülkenin en tanınmış hafızları Dolmabahçe Sarayına çağrıldılar. Tercümesi yapılıp kâğıda dökülen ezan, sala ve bayram tekbirinin metinleri ellerine tutuşturuldu. İkişer kişilik gruplara ayrılarak meşk etmeleri istendi. Bu arada “Allahü ekber”in “Allah büyüktür” şeklindeki tercümesine Sultan Selimli Hafız Rıza Efendi itiraz etti. Bolu Mebusu Cemil Beye dönerek, “Efendim” dedi. “Türk’ün Tanrısı vardır. Allah kelimesi Tanrı olarak okunursa daha muvafık olur kanaatindeyim.”  Teklifi muvafık bulundu.

Bu şekilde hazırlıklar günlerce sürdü. Nihayet 22 Ocak günü Yerebatan Camiinde Hafız Yaşar Efendi cemaatin karşısına çıktı ve Yasin suresini Türkçe okuyarak Türkçe ibadet dönemini başlattı. Ardından Süleymaniye ve Sultanahmet Camilerinde dokuz hafızın okuduğu Türkçe Kur’ân tilavetleriyle devam etti.

İlk Türkçe ezan Fatih Camiinde okundu.  30 Ocak günü ikindi namazının duyurusu için minareye tırmanan Hafız Rıfat Efendi, “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” nidalarıyla şerefeyi dolandı.

3 Şubat Kadir gecesiydi. Türkçe ibadet uygulamasının en büyük gösterisi o gece Ayasofya Camiinde yapıldı. Tarihi cami hınca hınç doldurulmuş, kırk bin kişi saf düzeni bile alamayıp ayakta kalmıştı. Yaşanan, klasik bir Kadir Gecesi değildi. Üniformalı asker ve polisler kadar üst kısmı dolduran ecnebiler de oldukça kalabalıktı. Üç bin kişiye yaklaşan İngiliz, Fransız, Alman, Macar, Romen sefirler ile birlikte birçok sefaret erkânı refikalarıyla birlikte gelmişlerdi. Gece, radyodan da canlı olarak yayınlanmış, meydanlarda ve halk evlerinde toplanan kalabalıklar tarafından izlenmişti.

Ayasofya’daki Kadir Gecesi haberini, “70 bin kişinin iştirak ettiği dini merasim” başlığıyla manşetten veren Cumhuriyet gazetesi, şöyle yazmıştı:

Kadın-erkek Türk Müslümanlar on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanları ile ibadet ettiler.”

Şubat ayının 8’inci günü, bayram namazı için İstanbul ve büyükşehirlerde camilere akın eden Müslümanlar ilk kez Türkçe okunan hutbe ve tekbirlerle tanıştılar.

Bu şekilde fiili bir uygulamayla geçilen Türkçe ibadet uygulaması o yılın yaz aylarında resmiyete döküldü. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, “fetva mahiyetinde” 636 sayılı bir genelge yayınladı. Rıfat Börekçi imzasıyla yayınlanan bu genelgeyle Arapça ezan ve kametin okunması yasaklandı. Bu yasağa riayet etmeyenlerin şiddetle cezalandırılacağı ifade edildi. Ardından Türk Ceza Kanununa konuyla ilgili maddeler konuldu. Arapça ezan okuyanların üç aya kadar hafif hapis, on liradan iki yüz liraya kadar para cezasıyla cezalandırılmaları öngörüldü.

Önceki yıllarda Kur’an tercümelerine bile muhalefet eden İstiklal Harbi yıllarının kahraman hocası Rıfat Börekçi’nin nasıl bu noktaya geldiğine hiç kimse akıl erdiremedi. Kimileri, “zamanla fikirleri değişmiş olabilir” dedi, kimileri de ömür boyu riyaset makamında oturma garantisi aldığı için böyle davrandığını söyledi.

Ezan yasağı on sekiz yıl sürdü. Özellikle 1940’lı yıllar boyunca tavizsiz uygulandı. Uymayanlara ağır cezalar verilmesi sağlandı. Ama hiçbir zaman millet vicdanında kabul görmedi. Gazete sayfalarından düşmeyen cezalandırma haberlerine rağmen tepkiler, ihlaller eksik olmadı.

1932 yılı Ramazanıyla başlayan ezan yasağı, 1950 Ramazanında son buldu.

Cumhuriyetin ilk serbest seçimleriyle yenilenen meclis, 16 Haziran 1950 günkü oturumunda yasağı kaldırdı. Ertesi gün Türkiye’nin bütün camilerinden gürül gürül ezanlar yükseldi.  

YORUMLAR 53 TÜMÜ
  • Delikurt 5 saat önce Şikayet Et
    Yazarı takipteyim anlatımı çok iyi, karışık olayları bile su gibi yazıyor
    Cevapla
  • Terhis 7 saat önce Şikayet Et
    İşte CHP sevimli gibi davranmaya çalışsalar da kıpkızıl düşmanlıkları sürüyor
    Cevapla
  • İbrahim 8 saat önce Şikayet Et
    O, yüzden Dindar muhafazakar kesimin Çok Dikkatli olması, özellikle geçmişte yaşanan zulümleri bu kesim daha fazla hatırlanmalıdır.hatta Aklından hiç çıkarmadan kendisini yönetecek Siyasilere ona göre oy vermelidir.Patates soğan saman derken ülkeyi mahvetmenin anlamı YOK..
    Cevapla
  • Ayhan 8 saat önce Şikayet Et
    Adnan Menderes ten ALLAH CC razı olsun
    Cevapla
  • Ali burak 9 saat önce Şikayet Et
    Atatürk ve CHP bu millete yapacaklarını yaptılar Allah onlardan elbette hesap soracaktır
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle