Dişçi İhsan Efendi
1920 yılının yaz aylarıydı.
10 Ağustos’ta Antalya Limanına Mısır bandıralı bir yolcu gemisi yanaştı.
Memleketin dört bir taraftan işgale uğradığı, Sevr Antlaşmasının yenice imzalandığı günlerdi. Bir yandan direniş hatları kuruluyor, diğer yandan asker kaçaklarıyla uğraşılıyordu. Umut ve karamsarlık iç içe geçmiş, öfke tavan yapmıştı. Bu havanın da etkisiyle yabancı memleketlerden gelip Anadolu’ya girenlere her zamankinden daha çok dikkat ediliyor, şüphe ve endişeyle bakılıyordu.
Gemiden inen yolcular sıkı bir kontrole tabi tutuldular. Bu esnada orta yaşlarda şık giyimli bir yolcu görevlilerin dikkatini çekti. Kenara çekip sorguya aldılar. Ayaküstü yaptıkları sorguda adının Ahmet İhsan olduğunu, Mısır’da diş hekimliği yaptığını ve Ankara’ya gitmek istediğini öğrendiler. Şüphelenip nezaret altına aldılar. Bir gecelik nezaretin ardından mutasarrıflığın emriyle Ankara’ya sevk ettiler.
Emniyet Müdürlüğüne götürülürken Maarif Vekili Dr. Rıza Nur ile karşılaştı. Alelacele durumunu anlatıp yardımını rica etti. O da ilgileneceğini söyledi.
Aradan on beş gün geçti. Bu süre içinde ne sorgusu yapıldı ne de kimseyle görüşmesine izin verildi. Emniyet müdürlüğündeki nezarethanede adeta unutuldu. Sonunda dayanamayıp Dâhiliye Vekili Adnan (Adıvar) Beye bir mektup yazdı.
“Memleketimin geçirdiği bu pek buhranlı hengâmede yabancı illerde âtıl bir uzuv olarak kalmayı vicdanım elvermediği için Mısır’dan ayrıldım. İstanbul’a gideceğim diye İngilizleri iğfal edip Dr. Süleyman Cemil Beyin yardımıyla Antalya’ya çıktım. Ankara’ya seyahat varakası istedimse de verilmeyip tutuklandım. On beş gündür Ankara Polis Müdüriyetinde nezaret altında tutuluyorum. Hüsnü niyetle iltica ettiğim aziz vatanımda sefalete mahkûm bir vaziyetteyim. Vekâletinize havale edilen evrakımın bir an evvel tetkik edilmesini, hiçbir şaibesi olmayan şahsiyetimin bu sefalet girdabından kurtarılmasını istirham ediyorum” dedi. Maarif Vekili Rıza Nur ile fakülte yıllarından tanışıklığı olduğunu hatırlatıp icap ederse bilgisine başvurulabileceğini ekledi.
Dişçi Ahmet İhsan Efendi, aslen Erzurumluydu. Hekimlik eğitimi için İstanbul’a gelmiş, okulunu bitirdikten sonra Hazine-i Hassada çalışmış, sonrasında devletten ayrılıp ticaretle uğraşmış, bir yandan da siyasetle ilgilenmişti. İttihatçılara muhalif olarak kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyesiydi. Mustafa Reşit Paşanın kızıyla evlenip eski sadrazama damat olmuş, Babıali baskınından sonra İttihatçıların hışmından korkarak Mısır’a kaçmıştı. O günden beri Mısır’daydı. Dünya Harbini oradan izlemiş, yeni bir evlilik yapıp kendine yeni bir hayat kurmuştu.
Dâhiliye Vekili Adnan Bey, dilekçeyi okuduktan sonra onunla ilgili hızlı bir tahkikat yaptırdı. Sinop’ta bulunan Rıza Nur’a bir telgraf çekerek fikrini sordu.
Rıza Nur’un cevabı bir hafta sonra geldi. Maarif Vekili, kısa cevabında şöyle diyordu:
“Diş Tabibi Ahmet İhsan Efendi İngiliz casusudur. Benimle mülakatında söylediği sözler de gayr-i mantıki ve birbirini nakzedicidir.”
Bu esnada Dişçi Ahmet İhsan Efendinin akıbetini derinden etkileyecek önemli bir gelişme olmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 11 Eylül’deki oturumunda asker firarlarını önlemek amacıyla bir kanun çıkarmış, bu kanun bünyesinde “İstiklal Mahkemeleri” kurulmuştu.
Amacı firarları önlemek olarak gözükse de, Ankara Hükümetinin otoritesini kabul ettirmek adına görev alanı çok daha genişti. Üyeleri hukukçu değil siyasetçiydi. Kanuna değil vicdani kanaate göre hüküm veriyor, temyizi olmayan hızlı ve kat’i kararlar alıyor, alınan kararlar aynı gün tatbik ediliyordu.
Nitekim öyle oldu.
Aylardır terk edildiği hücrede dosyasının tetkik edilmesini bekleyen Dişçi İhsan Efendi, kendini bir anda İstiklal Mahkemesinin önünde buldu.
Tarih 13 Ekim 1920 Çarşamba günüydü.
Cebelibereket Mebusu Topçu İhsan Beyin başkanlığındaki mahkeme, etkisinin ve gücünün gösterilmesi amacıyla halka açık tutulmuş, mahkeme salonu meraklı kalabalığın hücumuna uğramıştı.
Mahkeme Reisi, maznunun hüviyetini tespitten sonra casuslukla itham edildiğini söyleyerek savunmasını istedi.
İhsan Bey, sararmış bir yüzle cevap verdi:
“Ben dişçiyim. Kendime mahsus zevkim için çalgı çalarım. Hiçbir yabancı servisle ilişkim ve irtibatım olmamıştır. Dr. Rıza Nur Bey beni bilir. Eminim her hususta bana kefil olacak, hüsnü şehadet edecektir.”
Maznunun şahit olarak gösterdiği kişi hükümetin bir bakanıydı ve Mahkeme Reisi onun kanaatini çoktan almıştı.
“Bilhassa Vekil Bey sizin bir casus olduğunuzu söylüyor. Mısır’da iken İtilaf Fırkası Reisi Miralay Sadık, Eczacı Refik, Albatroszade Nevres, Hafız İsmail Hakkı ile beraber İngilizler adına maaşlı bir casus teşkilatı vücuda getirmişsiniz. Oradaki yerli veya misafir birçok kendi halindeki Türk’ü isyan çıkaracaklar diye jurnal edip hapse tıktırmışsınız. Kahire’nin meşhur zenginlerinden Mahmut Beyin damadı sizi evine çağırıp para ile çalgı çaldırırken casus olduğunuzu öğrenince bizzat evinden kovmuş.”
“Katiyen kabul etmem Reis Bey! Bunlar sabık refikamın suçlamalarıdır. Kendisini terk ettiğim için benden intikam alıyor.”
“Peki, İstanbul’da otururken ne diye Mısır’a gittiniz?”
“Efendim, mecburiyet hâsıl oldu. Malumunuz Balkan Harbi sonunda Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürülmüş, İttihatçılar önlerine geleni toplamaya başlamışlardı. Neme lazım ben de bir gürültüye giderim diye korktum.”
“Siyasetçi misiniz? Ne diye korktunuz?”
“Ben kendi halinde, zevkime meclup bir adamım. Siyasete aklım ermez. Kulüplerin bile semtine uğramam.”
“Amma siyasi bir cinayetten sonra korkup kaçmışsınız. Siyasete aklı ermeyen bir adam, böyle şeylerden neden korksun?”
“Hürriyet ve İtilafçıyım ya ondan.”
“İyi ya işte... Hürriyet ve İtilafçı veya İttihat ve Terakkici... Ne olursa olsun siyasi bir fırkaya mensupsunuz. Siyasete aklınız ermiyorsa siyasi fırkada ne işiniz vardı?”
Bu kadar...
Ankara İstiklal Mahkemesinin ilk davası, bir saat bile sürmeyen tek celselik duruşmada sona erdi. Mahkeme Reisi, hiç vakit kaybetmeden kararı açıkladı:
“Tahminen sekiz yıl önce İstanbul Hükümetinin takibatından korkarak Mısır’a firar eylediği, orada muayyen bir işle meşgul olmayarak İngilizler namına çalışan hafiye teşkilatına dahil olduğu, birçok günahsız kimselerin sürülmelerine sebebiyet verdiği, Anadolu’ya dahi İngilizler nam ve hesabına casusluk yapmak ve fesat çıkarmak için geldiği, kendisinin birbirini nakzeden itirafları ve Maarif Vekili Rıza Nur Beyin şehadeti ile sabit olduğundan, İhaneti Vataniye Kanununun 14. Maddesinin 5. Fıkrasına göre mevkufun idamına ittifakla karar verildi.”
Hükmün infazı için beklenmedi. Ankara’nın meşhur Karaoğlan Çarşısının köşesine idam sehpası çoktan kurulmuştu. 13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece sabaha karşı sehpaya çıkarıldı. Son sözleri sorulduğunda, “Allah biliyor ya suçsuzum” dedi. “Pek haksız yere idam ediliyorum.”
İnfazı izleyen görevliler ve az sayıdaki meraklı insan, İstiklal Mahkemelerinin ilk idamına şahit olduktan sonra sessizce dağıldılar.
Dişçi Ahmet İhsan Efendi, gerçekten casus muydu, yoksa bir iftiranın kurbanı mı? İstiklal Mahkemelerinin tartışmalı tarihi içinde bu sorunun cevabı bilinmiyor. Cevabı bilinmeyen başka sorular gibi.
Zekeriya Yıldız / Haber7
-
Tahsin 7 saat önce Şikayet EtAllah’ın sevdiği kuluymuş ki ülkedeki gavurlaşma fırtınasından Allah onu korumuşBeğen
-
Güven İldirim 7 saat önce Şikayet EtSeverek takip ediyoruz ağzınıza sağlık kıymetli hocamBeğen
-
Bülent duman 8 saat önce Şikayet Etİşte bu yüzden geçmişi unutmayın unutanlar geleceği olmaz gençler iyi dinleyin yazıklar olsunBeğen Toplam 4 beğeni
-
Misafir 8 saat önce Şikayet EtGüzel yazmışsınız, İstiklal mahkemelerinin garip yargılamaları var. Zamanın şartları öyleymişBeğen Toplam 3 beğeni
-
SANMIYORUZ 8 saat önce Şikayet EtMemleketti ingiliz casusları kuşatmışken mısırdan gelen bir zavallının casus olduğunu sanmıyoruz. Tek suçu İngilizlerden türkiyeye kaçmış olup, türkiyedeki ingiliz casuslarına tutulmuş olması olabilir. Eğer AYNI ADAM Selanikten Belgeli ANLI ŞANLI AÇIK KİMLİKLİ CASUS GELSEYDİ BAKAN BİLE OLABİLİRDİ.Beğen Toplam 22 beğeni