Don Kişot
1547 yılında İspanya’da doğdu. 7 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu. Babası doktordu. Onun sıkça gerçekleşen tayinleri nedeniyle çocukluk ve gençlik yılları şehirden şehre dolaşmakla geçti. Sevilla’da Cizvit okulunu bitirdi ardından Madrit’te üniversite eğitimi aldı. 22 yaşında yaralamayla sonuçlanan bir kavgaya karıştığı için tutuklandı. Talep edilen cezaya göre ya bir eli kesilecek ya da on yıl hapis yatacaktı. İtalya yarımadasına kaçtı. Napoli’de bir kardinalin hizmetine girdi. Onun da yardımıyla 1569’da donanmaya katıldı.
O yıllarda Avrupa ülkeleri derin kaygılar içindeydi. Gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı İmparatorluğu karşısında direnmekte zorlanıyor, hem karada hem de denizdeki kayıpların telafisi için çareler arıyorlardı. Tam da bu esnada Lala Mustafa Paşa komutasındaki Türk donanmasının Kıbrıs’ı ele geçirdiği haberi Haçlı dünyasını ayağa kaldırdı.
1570 yılının yaz aylarında yaşanan bu bozgun, sadece Doğu Akdeniz’in kilidi konumunda olan bir adanın elden çıkması değil, Hristiyan âlemini saran mağlubiyet psikolojinin iyiden iyiye derinleşmesiydi.
Papalık, çareyi yeni bir Haçlı Seferinde buldu. Papa V. Pius, Avrupa’nın dört bir yanına haberler saldı. Katolik dünyayı “Kutsal Birlik” altında birleşmeye çağırdı.
Çağrı kısa zamanda etkisini gösterdi. İspanya, Venedik, Ceneviz, Sicilya, Malta ve Napoli başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesi ittifaka katıldılar.
65 bin asker ve 230 gemiden oluşan Haçlı Donanması Sicilya’nın Messina kentinden demir alıp doğuya doğru yelken açtı. Hedef Osmanlıyı mağlup edip Avrupa’ya moral kazandırmak bir yandan da Kıbrıs’ın intikamını almaktı.
Sefere katılan askerler içinde o da vardı. Bu savaşı kendisi için fırsat olarak görüyor, yargılanıp mahkûm olduğu şehre bir kahraman olarak dönmenin hayalini kuruyordu. Kim bilir; belki de bol ganimet elde eder, kahramanlığın yanına zenginlik de ekleyerek hayatında yeni bir sayfa açardı.
Haçlı Donanması ile Osmanlı Donanması 7 Ekim 1571 tarihinde karşı karşıya geldiler. O gün Mora Yarımadasının Patras şehri açıklarında bulunan İnebahtı Körfezinde Akdeniz tarihinin en büyük deniz savaşlarından biri yaşandı.
Batılıların “Batalle de Lepanto” dedikleri savaşı Haçlılar kazandılar. Avrupa’nın dört bir yanı tarifsiz bir sevince boğuldu. Papa V. Pius aziz ilan edildi. Osmanlı Devleti savaşı kaybetmiş olmasına rağmen siyasi bir kayba uğramadı. Kısa zamanda donanmasını yenileyip yeniden Akdeniz’in en büyük gücü haline geldi.
Dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, barış için İstanbul’a gelen Venedik elçisine, “Bu mücadelenin galibi biziz. Siz İnebahtı’da bizi yenerek sakalımızı kestiniz biz ise Kıbrıs’ı alarak sizin kolunuzu kestik. Kesilen sakal daha gür çıkar ama kesilen kol yerine gelmez” dedi.
Bu söz sanki onun için söylenmiş gibiydi. Büyük umutlarla girdiği savaşta ağır yaralanıp bir kolunu kaybetmişti. O günden sonra ona “el Manco de Lepanto,” yani “İnebahtı’nın Tek Kollusu” dediler.
Talihsizliği bununla da bitmedi.
Aradığı şöhret ve zenginliğe donanmada kalarak kavuşacağını düşündüğü için ordudan ayrılmamıştı. 1575 yılında Napoli’den İspanya’ya giderken Katalonya açıklarında devriye gezen Türk denizcileri tarafından yakalanıp esir edildi.
Üzerinden İspanya Kralına hitaben yazılmış iki tavsiye mektubu çıktı. Avusturya Dükü tarafından imzalanmış bu mektuplarda, hapis cezası aldığı mahkeme kararından bahsediliyor, ordudaki hizmetleri göz önüne alınarak affedilmesi rica ediliyordu.
Mektubu okuyan denizciler onun önemli biri olduğunu düşünerek Cezayir’e getirdiler. Fidye miktarı olarak da iki bin altın belirlediler. O dönemde savaş halinde olan devletlerin, savaş esirleri için fidye istemesi, bu miktarın ödenmesi durumunda esirlerin serbest bırakılmaları olağan bir durumdu.
Ne var ki; fidye miktarı yüksekti. Ne ailesi ne de arkadaşlarından bu rakamı denkleştirecek kimse çıkmadı.
Cezayir Paşasının kontrolündeki esaret hayatı beş yıl sürdü. Bu süre içinde Türk ve İslam kültürünü yakından tanıdı, iyi derecede Türkçe öğrendi. Birkaç kez kaçma teşebbüsünde bulunduysa da başarılı olamadı. Nihayet beşinci yılın sonunda babasının ısrarlı talepleri sonuç verdi. Kral’ın desteği ve kilisenin yardım çağrılarıyla fidye parası toparlandı. 19 Eylül 1580 tarihinde serbest kalarak ülkesine döndü. Aynı yıl evlendi. Geçimini sağlamak için Endülüs bölgesinde gezici vergi tahsildarlığı yaptı. Bu esnada hesap defterlerinde açık verdiği için bir kez daha tutuklandı. Ceza alıp iki yıl hapis yattı.
Yeniden özgürlüğüne kavuştuktan sonra çeşitli teşebbüslerde bulunduysa da başarılı olamadı. Sonunda hayatını kalemiyle kazanmaya karar verdi. Ünlü romanı “Don Kişot”u 1605 yılında yayınlamaya başladı. Kitap kısa zamanda büyük ilgi gördü. Miguel de Cervantes ismini sadece İspanya’da değil bütün Avrupa’da duymayan kalmadı.
Cervantes, çocukluğundan beri hayalini kurduğu şöhrete Don Kişot’la fazlasıyla kavuştu ancak bir diğer hayali olan zenginliğe hiçbir zaman ulaşamadı. Ömrünün geri kalan kısmında fakirlik de çekmedi. Batı edebiyatının ilk modern romanı kabul edilen eserini, Lemos Kontu’na ithaf edip himayesi altına girerek rahat bir hayat yaşadı.
İnebahtı Savaşını ölünceye kadar unutamadı. Onu kolsuz bırakan bu muharebenin izleri, Don Kişot başta olmak üzere bütün eserlerinde kendini hissettirdi.
Zekeriya Yıldız / Haber7
-
Okur 4 saat önce Şikayet EtTarihten bilmediğimiz minik hikayeleri çekip çıkardığınız yazılarınızı çok seviyorum. Kaleminize sağlık.Beğen Toplam 2 beğeni
-
Yolcu 12 saat önce Şikayet EtSiyaset dışı güzel bir yazı. Kaleminize sağlık hocamBeğen Toplam 5 beğeni
-
Yalçın 13 saat önce Şikayet EtTarihi okumak ve sayenizde yazılarinizla ışık tutmak ne güzel...Beğen Toplam 5 beğeni
-
Yalçın 13 saat önce Şikayet EtHocam kaleminize saglik....Beğen Toplam 5 beğeni
-
misafir 13 saat önce Şikayet EtteşekkürlerBeğen Toplam 5 beğeni