Trablusgarp
Libya, 1551 yılında fethedildiğinde İspanyol sömürgesiydi. Yaklaşık dört buçuk asır Osmanlı yönetiminde kaldı. Ülkenin o dönemdeki adı Trablusgarp’tı. Osmanlı Devleti, burayı “beylerbeylik” olarak konumlandırdı, ilk beylerbeyi olarak da fethinde rol alan Turgut Reis’i atadı.
Fetihle birlikte çok sayıda asker özellikle de yeniçeri gönderildi. Bunlar yerel Berberi ve Arap kadınlarla evlenerek aileler kurdular. Bu ailelerin çocuklarına “Kuloğlu” denildi. Kuloğulları yıllar içinde çoğalarak ülke tarihinde önemli bir yer edindiler.
Beylerbeylik sistemi 1603 yılında terk edildi. Yeniçeri ağalarının ve yerel askeri liderlerin yönetimi olan “dayılık” sistemine geçildi. Bölgenin yeniçeri ağaları ve ileri gelenleri tarafından belirlenen dayı valilerin iktidarı bir asır sürdü. 1711 yılında süvari subaylarından Karamanlı Ahmet Bey, darbeyle idareyi ele geçirdi. Paşa unvanı ve hanedanlık sistemiyle bölgeyi yönetmeye Padişahı ikna etti. Karamanlı Hanedanının iktidarı da yaklaşık bir asır devam etti. Hanedanın zamanla kontrolden çıkması ve iç karışıklıkların artması üzerine Padişahı II. Mahmut döneminde müdahale edildi. Karaman Hanedanının son valisi tahttan indirilerek sürgüne yollandı. 1835 yılında Trablusgarp’a eyalet statüsü verildi. Doğrudan İstanbul’dan gönderilen valiler tarafından yönetilmeye başlandı.
19. Yüzyıl sonları, Osmanlı yönetiminin güçten düşüp kuzey Afrika topraklarından çekildiği yıllardı. Cezayir ve Tunus’u Fransızlar, Sudan ve Mısır’ı İngilizler işgal etmiş, Trablusgarp’la kara sınırı kalmamıştı. 1911’e gelindiğinde İtalyanlar da buraya saldırdılar. Aradaki mesafenin uzaklığı ve sınır kopukluğu nedeniyle asker sevk edilemedi. Devlet, çareyi yerel halkı örgütlemekte buldu. Enver Paşadan Mustafa Kemal Paşaya, Ali Fethi’den Kuşçubaşı Eşref’e kadar çok sayıda genç subayını sivil kimliklerle bölgeye gönderip gayri nizami harp yöntemleriyle İtalyanları durdurmaya çalıştı.
Osmanlı subayları, büyük başarı gösterip düşman kuvvetlerini sahil boylarına hapsettiler. Bu başarıda en büyük desteği Senusi Hareketinden aldılar. Sünni temelli sufî bir tarikat olan Senusiler, ülkelerini savunmak için tarihi bir direniş sergilediler.
Bu direnişi aşamayan İtalyanlar, Osmanlı Devletini çekilmeye zorlamak için savaşı Ege Denizine taşıdılar. Oniki Adayı işgal ettiler. Ardından Balkan Savaşı patladı. Çaresiz kalan Osmanlı Hükümeti, subaylarını geri çağırıp 18 Ekim 1912’de masaya oturdu. İmzaladığı Uşi Antlaşmasıyla Trablusgarp’ı İtalyanlara bıraktı.
İtalyanlar burayı sömürge valileri aracılığıyla yönetmeye başladılar. İsmini değiştirerek Libya yaptılar. Libya, antik Yunan kaynaklarında Kuzey Afrika coğrafyasını tanımlamak için kullanılan bir kelimeydi.
Balkan Savaşlarını Dünya Harbi izledi. Osmanlı Devleti dört bir cephede sonu gelmez savaşlara tutuştu. Bu esnada hükümetin aklına Trablusgarp’ta bıraktığı Senusi Tarikatı Şeyhi Ahmet Şerif geldi. Şeyhin, Arap coğrafyasında müthiş bir itibarı aldı. Bu itibarını kullanarak İngiliz tahriklerinin önüne geçilebilirdi.
Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Trablusgarp’tan alınarak önce bir Alman denizaltısıyla Avusturya’nın Adriyatik’teki Pola Limanına oradan da Balkan treni 30 Ağustos 1918’de İstanbul’a getirildi. Gelişinin ikinci günü Sultan Vahdettin’in tahta çıkış merasimine katıldı. Eyüp Sultan Camiinde yapılan kılıç kuşanma merasiminde Sultan’a kılıç kuşattı.
Ne var ki Şeyhin itibarından yararlanma düşüncesi gerçekleşemedi. İki ay sonra savaş bitti. Mondros’ta ağır bir mütareke imzalandı. Ardından İstanbul işgal edildi. Şeyh Ahmet Senusi, 5 Kasım 1918’te Bursa’ya geçti. İki yıl sonra buranın da işgale uğraması üzerine Ankara’ya gitti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile Trablusgarp günlerinden tanışıyordu. Onun isteğiyle Milli Mücadelenin haklılığını ifade eden yazılar yazdı. Hutbeler, vaazlar verdi.
Cumhuriyetin ilanından sonra Ankara ile görüş ayrılıkları yaşadı. İkameti yurt dışında olmak kaydıyla yapılan halifelik teklifini reddetti. Bunun üzerine hükümetin gözetimi ve denetimi altında Mersin’e yerleşti. 1924 yılında yurt dışındaki hanedan mensuplarıyla temas kurduğu gerekçesiyle Türkiye’den ayrılması istendi. Önce Suriye’ye ardından Arabistan’a geçti. 1933 yılında Medine’de öldü.
Memleketinden ayrıldığında tarikatın şeyhliği amcasının oğlu Muhammed İdris Senusi’ye kalmıştı. Muhammed İdris, onun aksine direniş taraftarı olmamış, İtalyanlarla anlaşma yoluna gitmişti. Ne var ki İtalya verdiği sözleri tutmayıp, ağır ve acımasız işgal yöntemlerine devam edince İngilizlerin yardımıyla 1922 yılında Mısır’a kaçmıştı.
Gidişiyle memleketine yaşattığı hayal kırıklığının farkında mıydı bilinmez ama 1 Şubat 1924 günü Mersin’de aldığı bir mektup yüzüne tokat gibi çarpmıştı:
“Gittiği yönü bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terk edildik. Vatan istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken bizi bırakıp Türkiye’ye gittin. Senden sonra İdris te Mısır’a iltica etti. Tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da acıklı günlerinde nasıl terk edip gidiyorsunuz?
Ama şunu biliniz ki, biz Allah’a tevekkül ederek kanımızın son damlasına kadar dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak düşmana teslim olmamak üzere ahdettik.”
Mektup, medrese hocası Ömer Muhtar’a aitti. Eski talebesi kelimeleri kurşun yapmış, binlerce kilometre öteden sektirmiş, yüreğini paramparça etmişti.
Ömer Muhtar dediğini yaptı. Sadece Trablusgarp’ın değil, İslam dünyasının da en büyük kahramanlarından biri olarak kaydedileceği tarih sahnesine çıktı. Kendisi gibi inanmış bir avuç mücahidi arkasına alarak destansı bir savaş verdi. Dostları kadar düşmanları da cesaretine, mücadelesine ve onurlu duruşuna saygı duydular. Ona “Çöl Aslanı” dediler.
Direniş, 11 Eylül 1931 günü Ömer Muhtar’ın pusuya düşürülerek yakalanması üzerine son buldu. 15 Eylül’de göstermelik bir mahkemeyle idama mahkûm edildi. Ertesi gün 20 bin kişilik kalabalığın önüne çıkarılıp asıldı.
İdam sehpasında Fecr Suresinin şu ayetlerini okudu:
“Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!”
..........................
Trablusgarp’taki işgal, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. İtalya’nın savaştan yenik ayrılması üzerine bağımsızlık ilan edildi. 24 Aralık 1951 tarihinde “Birleşik Libya Krallığı” kuruldu. Direniş yıllarında ülkeyi terk eden Şeyh Muhammed İdris, İngilizlerin desteğiyle Kral I. İdris unvanıyla devlet başkanı oldu.
Libya’nın Krallık dönemi 18 yıl sürdü. 1 Eylül 1969 yılında Albay Muammer Kaddafi askeri bir darbeyle krallığı yıkıp “Libya Arap Cumhuriyeti”ni kurdu. 1977 yılında devletin adını “Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi” olarak değiştirdi. 140 aşiretten oluşan ülkeyi, 42 yıl süreyle kendine has denge politikaları ve demir yumruğuyla idare etti.
2010 yılında Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde “Arap Baharı” denilen halk hareketleri başladı. NATO destekli isyanlar Libya’yı da içine aldı. Kaddafi 2011 yılında linç edilerek öldürüldü.
Ülke, Kaddafi sonrasında üçe bölündü. Büyük oranda çöl olan güney kesimlerini kontrol eden yerel aşiretler sayılmazsa biri Batıda diğeri Doğuda iki hükümet kuruldu.
Batıdakine “Ulusal Mutabakat Hükümeti”, doğudakine “Ulusal İstikrar Hükümeti” denildi.
Libya, bu iki güç arasında yıllardır büyük kavgalar ve çatışmalar yaşıyor. Türkiye, Birleşmiş Milletlerdeki birçok ülke gibi Libya’nın meşru hükümeti olarak Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini destekledi. Güvenlik ve askeri işbirliği anlaşmaları yaptı. Askeri, siyasi ve lojistik destek verdi. Bunun yanında, ikiliğin ortadan kaldırılıp siyasi istikrarın sağlanması için çaba sarf etti.
Bu çabalar nedeniyledir ki; 2019 yılında Ulusal Mutabakat Hükümetiyle imzalanan Deniz Yetki Anlaşması, yedi yıllık bir aradan sonra 20 Ekim 2026 günü Ulusal İstikrar Hükümetinin kontrolündeki Libya Temsilciler Meclisi tarafından onaylandı. Uzun yıllar sonra uluslararası bir anlaşmada birlik sağlandı.
Siyasetin günlük koşuşturması içinde yeterince fark edilmese de tarihi bir adım atıldı.
Libya’ya istikrar fırsatı sunduğu gibi Türkiye’ye bölgesel dengeleri değiştirecek muazzam bir güç kazandırdı.
Tarih makasının yeniden buluşturduğu iki ülkeye hayırlı olsun...
Zekeriya Yıldız / Haber7