Özkan konuşturduğu "kralları" anlattı

Ülkenin kanaat köşelerindeki ünlü isimleri sorgulayan gazeteci Fadime Özkan, konuşturduğu 'kralları' anlattı. Şevket Eygi nasıl geçiniyor. Türkan Saylan neden çekindi?

ABONE OL
GİRİŞ 10.08.2011 13:50 GÜNCELLEME 10.08.2011 13:50 RÖPORTAJ
Özkan konuşturduğu "kralları" anlattı

Seher Kadıoğlu'nun röportajı

Okur Kitaplığı’ndan çıkan “Kral Şeffaf” Fadime Özkan’ın 2006-2011 yılları arasında yaptığı röportajlarından oluşan bir seçki; günümüz Türkiye’sini yüzyıl sonra da okumak isteyene sunulan siyaset, sanat, din, edebiyat iklim raporu niteliğinde.  

Okuyucu, söyleşilerde, ara sıra düğümlenen bir arayış oyununun, bir keşif yolculuğunun içinde buluyor kendini. Fadime Özkan, nezaketi, saygıyı önceleyerek, muhatabını saydamlaştırma ustalığını gösteren tekniğiyle, asıl bilinmesi, açılması gereken kutuya götürüyor; Aydın Menderes, Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu, Ömer Lütfü Mete, Türkan Saylan, Armağan Kuloğlu, İnal Batu, Yiğit Bulut, Vural Savaş, Eyüp Aşık, Ahmet Ertürk, Dinç Bilgin, Erol Yarar, Mehmet Şeyket Eygi, Ahmet Hakan, Nihat Hatipoğlu, Nur Serter, Hüseyin Gülerce, Bülent Yıldırım, Semih Kaplanoğlu, Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Cengiz Aytamov ile “vals nasıl yapılır”ı merak etmiyorsanız da, aykırıların buluşmasından doğan, çok dilli bugünün Türkiye’sinin fotoğrafını hatıra olarak torunlarınıza bırakmak için düşünebilirsiniz, Mustafa Karaalioğlu’nun “iyi gazetecilik belgeleri” olarak tanımladığı bu eseri.

Ülkenin kanaat köşelerindeki ünlü isimleri sorgulayan bir röportaj gazetecisiyle röportaja oturmanın ağırlığını fazlaca hissederek görüşme tarihini uzatmalara bıraksam da o gün geldi çattı. Çok seneler önce editörüm olmasına rağmen o gün başa baş bir oyunda eşit şartlardaydık. Rahatlatıcı etkisiyle daha ilk anlarda korkularımı boşa çıkardı; çok güldük; konuşmaktan çaylarımızı doğru dürüst içemedik. Belki çok sordum, bazen haddi aştım ama o alışkındı, ustaydı, hiç reddetmeden tüm açıklığıyla cevapladı her sorumu.       

Zaman Tünelinden Birlikte Geçiyoruz

“Karşıdaki kişinin ritmine bağlı olarak değişti haliyle dansın ritmi, birbirinin ayağına basma riski hep oldu”  diyorsunuz. Görüşmeye gelirken bu cümle bende travma oluşturdu; öyleyse, ezilirim Fadime hanım.

Yapmayın, estağfurullah! Tamam, basmayacağım ayağınıza. (Gülüyor)

Sizin krallara sorduğunuz soruları yöneltebilir miyim ben de size, müsaade var mı?
Elbette ama sorun şu; ben kral değilim.

Yakın tarihimizin krallarının şeffaflaştığı anları okuyoruz. Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu,  Türkan Saylan, Ömer Lütfü Mete artık aramızda yoklar mesela. Zaman tünelinden geçmişlik hissi uyandıran okumalarımdan sonra, kitabın sizdeki karşılığını sormak isterim.     

Aslında zaman tünelinden hep birlikte geçiyoruz. Belki biz gazeteciler, mesleğin verdiği temas ayrıcalığını da yaşadığımız için biraz daha farklı algılıyoruz bunu. Siyasi aktörlerle, olayları içeriden yaşayanlarla, konunun ya da tartışılan gündemin tanıklarıyla uzmanlarıyla oturup konuşma ve de soru sorma gibi ayrıcalığımız oluyor.

GAZETECİLİĞİ DEĞERLİ KILAN…

Nasıl bir ayrıcalık?

Kamu yararına bir ayrıcalık elbette. Kişisel merakımızı, soru sorma lüksümüzü bir anlamda kamufle eden ve hatta meşrulaştıran da bu.  

Gazeteciler olarak sizin dokunuşlarınız da oluyor mu siyasi gündeme?
Müdahale anlamında değil ama sonuç olarak medyanın elbette bir katkısı, etkisi oluyordur gündemin şekillenilişe. Özellikle kamuoyunun oluşmasında, gerçeğin ortaya çıkmasında, güncel bilginin yaygınlaşmasında… Gazeteciliği değerli kılan şey de bu değil mi; kamuoyu yararına bir gerçeğin ortaya çıkması ve geniş kitlelerce bilinmesini sağlamak.

BİR ŞEVKET EYGİ VAR ŞEVKET EYGİ’DEN İÇERİ

Kitabın hiçbir tarafa yaranamamış, portresi Mehmet Şevket Eygi. Milli gazetede ücretsiz yazıyormuş.
Onun adına konuşmak istemem ama yazıyla kurduğu ilişkinin niteliğinden dolayı sanırım, daha özgür hissetmek için. Sert bir dille eleştiriyor ve bunu bir tür farz-ı kifaye olarak görüyor.

Yine de dikkatimi çekti, gazetecilikten ekmek yememesi…
Çok varlıklı, seçkinci, pahalı zevkleri olan, kaliteye düşkün biri gibi görünse de emekli maaşıyla, sahibi olduğu yayınevinden gelen aylık ücretle yetinen biriyim demişti kendisi. Gayet ucuza zevkli giyinip yaşanabileceğini de söylemişti, “İslamcı burjuvazi”yi bindiği jiplerden, oturduğu evlerden, giydiği kıyafetlerden dolayı eleştirdikten sonra.

Kral Şeffaf - Fadime Özkan
Okurkitaplığı
Mayıs 2011
331 sayfa 

MENDERES’DE ÖFKE KIRINTISI ARADIM   

En çetin röportaj Aydın Menderes’le yaşanmış. Ki o konuşmayı cevaplar rahatlatıcı, teskin edici olsa da hafif anksiyete bozukluğu eşliğinde geçtim. Siz de sık sık “affınıza sığınarak soracağım” hitabını kullanmışsınız. Menderes röportajını bitirip evinize dönerken ne doğdu içinizde, “Ne büyük adam!” gibi bir ünlem cümlesi doğdu mu?

İşin aslı daha konuşurken doğdu. Ona giderken kafamda sorularım kadar onunla ilgili neredeyse yerleşik bir fikir de vardı. Onunla konuşunca, sorularımı gerçekten samimiyetle cevapladığını, bocalamadığını görünce evet çok etkilendim, saygı ve hürmet hisleriyle doldum. Röportajdan sonra asla dedim ama evvelinde kafamda farklı bir şey de vardı. Buradan da affını dileyerek söylüyorum; “babasının oğlu olamamış, siyasi mirasını çarçur etmiş, devamını sağlayamamış, babasının, ağabeylerinin ölümlerinin, kendisinin yaşadığı kazanın hesabını soramamış, zayıf durmuş, yenilmiş insan” gibi, buna yakın şeyler düşünüyordum. Bunları ve siyasi hayatında niye bu kadar zigzag çizdiğini sordum. Af diyerek sordum çünkü hem bu durumları nasıl açıkladığını öğrenmek istiyordum, hem de saygısızlık etmemek, onu incitmemek istiyordum. Düşünün, insanın hayatında babanın çok önemli bir figür olduğu bir dönemde, 14 yaşındayken babası asılıyor. El üstünde tutulan bir çocukken birden kimsenin yüzüne bakmadığı, başını çevirdiği, düşüklerin çocuğu oluyor. Böyleyken ilk gençlik yıllarına adım atıyor, peş peşe ağabeylerini kaybediyor. Eh zor yani!

Konuşurken nasıl bir ruh hali vardı?
Geçmişle baş etmiş. İçinde kızgınlık yok. Bir öfke kırıntısı aradım, sorularımla duygu dünyasına, bilinçaltına ulaşmaya çalıştım. O da açıklıkla, sakince cevap verdi; her şeyi zihninde tartışmış; hesabını yapmış. Gizlenen, oynanan bir şeyden bahsetmiyorum, bunu da inancına bağlıyorum. Allah’a, kadere, ahiret gününe inancı çok güçlü. Kimsenin sınanmadığı gibi sınanmış. Büyük saygıyla ayrıldım yanından. 

Ama Fadime Hanım siz de “af buyurun” demişsiniz ama çok derinleri deşmişsiniz.
Bilmek öğrenmek anlamak istedim. O da sağ olsun açıklıkla cevapladı. Medyada gördüğüm bir şey var: Röportaj tekniği okur açısından çok işlek ve tercih edilir bir habercilik türü ama neredeyse hiç soru sorulmuyor. Haberin unsurlarını oluşturmak için sorulması gereken sorulardan oluşan yüzeysel röportajlar yayınlanabiliyor. Derinleşmek ve biraz deşmek gerekir diye düşünüyorum o kişiyi o durumu hakkıyla iyi anlayabilmek için.

İNANÇSIZLIĞIN DİNSELLEŞMESİ VE AHMET ALTAN’IN FARKI

Siz nasıl sorular sorarsınız?
Kategorik olarak tam iyi ya da kötü yoktur. İnsanların olayların gri alanları vardır. Sadece kendi bildikleri, belki psikiyatrıyla paylaştıkları, hatırlamak istemedikleri, sakladıkları, bilinmesini istemedikleri vardır, olabilir. Ama o kişi kamuoyunun bilgilenmesi açısından önemli bir olayın aktörü ya da figürüyse ne olacak? Sormamak gazetecilik açısından bir eksiklik o yüzden. Ben o soruları o kişilere yöneltiyorum. Cevaplamak isterse cevaplıyor, ya da durum bir şekilde anlaşılıyor. Ama sonuçta karşımda bir insan var, onu incitmek, nezaketsizlik etmek istemiyorum. Nezaketle sormaya çalışıyorum.

“İşlerine gelince demokrasi, insan hakları, adalet, inkılâpları savunan kesim, inançsızlıklarını dinselleştirdiklerinin farkında değiller” diyor Erol Yarar. Mesela Ahmet Altan’da niçin bu tavrı hissedemiyoruz?
Din üzerine kafa yormuş biri olduğu için olabilir mi, dindarlarla bir problemi görünmüyor. İslam’ın ya da herhangi bir dinin toplumda ki etkisinin farkında; din duygusuna saygı gösteriyor. Türkiye’deki Kemalist laiklerin çoğu din mertebesine ulaşmış bir tutum içinde.  

TÜRKAN SAYLAN NUR SERTER SÖYLEŞİLERİNDE İLGİNÇ ANLAR  


Türkan Saylan ile röportaj neredeyse yarım kalacakmış, devam etmesini nasıl sağladınız? Söyleşi olaylı geçmiş gibi.    
Yo olaylı denemez sanırım. Biraz rahatsız oldu, çokça şaşırdı. Medyada çok sık görünmesine, sık sık röportaj vermesine rağmen daha önce kimse ona bu soruları sormamış. “Kesmek isterseniz siz bilirsiniz; bu konular sizin için de konuşulabilirse konuşalım yoksa zaten yapacak bir şey yok” dedim. Kaldı konuşmaya çalıştık.

Bu konular artık geçmişte kaldı, şimdi o kesim de bazı konuları daha çok konuşabiliyor.
Normalleşmek, sorun çözmek, birbirimizi anlayabilmek için mutlaka konuşmak gerekiyor çünkü.

Nur Serter’le röportaj da biraz şiddetli geçmiş sanki…

Değil aslında. Belli bir gerilim olsa da karşılıklı nezaketle konuştuk, elbette. Sonuçta o röportajda Nur Serter’in ikna odası kasetlerine sahip ve imha etmek üzere olduğu ortaya çıktı ve ikna odasına alınan, psikolojik şiddete maruz kaldığını söyleyen mağdurlar röportajı delil göstererek dava açabildiler.

DÜNYALIKLAR ÖBÜR DÜNYALIKLAR!

Nihat Hatipoğlu röportajında aldığı ücret söz konusu olmuş. Zaten sanatçıların, profesörlerin, oyuncuların, gazetecilerin, futbolcuların, siyasilerin aldığı meblağlar hak, din adamına gelince Allah rızası. Para onun neyine gibi görülüyor toplumda; siz de programda aldığı parayı sormuşsunuz.  
(Gülüyor) Dünyalıklar! Öbür dünyalıklar! Şaka bir yana sadece aldığı parayı sormadım ama! Medya üzerinden oluşan popülerliğin, insanın nefsini havalandırdığı yön itibarıyla şöhretin ondaki karşılığını merak ettim. Para orada yan bir unsur, bir sonuç.

Hatipoğlu’nda şöhret nasıl duruyor?
Kibir görmedim. Sakin, ölçülü bir mahcubiyet, şükür ve kendini sakınan biri olarak bir izlenim edindim.

VİCDAN, AHLAK, ERDEMLİ OLMAK

Kanaat adamlarıyla haşır neşirlik size görüşlerinize ufak tefek değişiklikler getiriyor mu?
Hayata, insana bakışımda köklü bir değişiklik olmadı ama konuştuğum isimlerden hayata, insana dair çok şey öğrendim. Vicdan, ahlak, erdem,  ilkeli olmak, hayatımda hep belirleyici olmuştur. İlkesel olarak mesleğim gereği de bir yerde haksızlık varsa başımı çevirip görmezlikten gelemem, ezilenin yanında, ezenin gücünü sorgulayan bir duruşum vardır.

Konuştuğunuz isimleri siz mi seçiyorsunuz hep?
Ben seçiyorum ama tartışmalı bir durum olursa da birlikte karar veriyoruz yayın yönetmeniyle.

KAÇTIĞI YERE DOĞRU HAMLE


Röportaj bir oyun mudur? Tatlı bir sohbete değil de azıcık çekişmeye mi hazırlanırsınız?
(Gülüyor) Hayır çekişmeyi tasarlamıyorum ama evet çekişmenin nerelerden çıkabileceğini elbette biliyorum. Oyun yönü olduğunu da inkar edecek değilim.

Satranç gibi mi?
Bazı röportajlar da evet. Karşınızdaki kişiyle söyleşirken açık yüreklilikle konuyu konuşmaya gayret ediyorsunuz. O kişi sizi yanıltmaya, sorunun asıl cevabını vermemeye çalışıyorsa, sizi yanıltmaya ya da yıldırmaya çalışıyorsa yılmamak gerekiyor. Kaçıyorsa kaçtığı yere doğru kovalıyorsunuz. Sorular bazen sorgulamaya dönüşebiliyor; gerilim barındırabiliyor ama bunu niyet etmiyorsunuz. Röportajın ritmi, gerilimin şiddeti, o anda olan bir durum; hesaplanması söz konusu değil.

MEDYA MENSUPLARININ EMEĞİ KUTSALDIR

Hep böyle ölçülü, dengeli misinizdir? Sizden çılgınca bir şey gelmez mi?
(Gülüyor) Bilmem, teşekkür etmeli miyim? Aslında hiç dengeli ve ölçülü bulmam kendimi; gözümü budaktan sözümü dudaktan sakınmayan bir yönüm de vardır; öyle inandığım için kendime zarar verebilecek şeyler yaptığım da olmuştur.  

Spor yapar mısınız?

Evet, amatörce de olsa doğa sporlarıyla ilgileniyorum. Yürüyüşler, bir iki dağ zirve.

Şiir gibi bir yazınıza rastlamıştım, içim sızlayarak okuduğumu hatırlıyorum. Bir okuyucu olarak romanınızı, şiirlerinizi okumayı isterdim. Bence gündemle harcanıyorsunuz, sizden unutulmayacak ne eserler çıkar!
Teşekkür ederim ama ben yaptığım işi gazeteciliği azımsamıyorum. Meslektaşlarım adına da konuşmuş olayım; gerçekten zahmetli, yorucu 7/24 yapılan zor bir iş gazetecilik. Hele de muhabirler açısından. Sadece zihni değil bedensel olarak da. Yaz kış +40 derecede de -10 derecede de görev yapılıyor.  Rekabetçi bir ortamda birkaç dakika görüntü alabilmek için kapılarda bekleyen, canlı yayın yapan, haber takip eden arkadaşların emeği çok değerli özellikle. Tarım toplumunda çiftçilerin, sanayi toplumunda işçilerin emeği nasıl “kutsal” ise iletişim çağında da medya mensuplarının emeği böyle bence.



Haber 7