'Cumhuriyet dönemi diktatörlükle geçti'

Türkiye referandum sürecinde kısmen tartıştığı başkanlık sistemini masaya yatırmış durumda. Başbakan Erdoğan'ın "tartışalım" dediği sistemi destekleyenler de var kökten karşı çıkanlar da. Bir çok ülkede uygulanan Başkanlık sisteminin yanı sıra "yarı başkanlık" da söz konusu...

ABONE OL
GİRİŞ 31.05.2012 09:05 GÜNCELLEME 31.05.2012 13:37 RÖPORTAJ
'Cumhuriyet dönemi diktatörlükle geçti'

Nursel Tozkoporan'ın röportajı

Peki parlamenter sistemden geçiş yapmak kolay mı, sonuçları ne olur? Eski Anayasa Mahkemesi Rapörtörü Prof. Dr. Osman Can ile başkanlık sistemini tüm detaylarıyla konuştuk...

Tam başkanlık sistemi ile yarı başkanlık sistemi arasındaki fark nedir?

Aralarında ki farkı kısaca şöyle sıralayabiliriz. Tam başkanlık sisteminde yürütme tek başlı iken, yarı başkanlık sisteminde iki başlılık söz konusudur. Yani güçlü bir başkanın yanında, parlamento içinden çıkan ve ona karşı sorumlu olan bir kabine de var. Ancak başkan kabineye başkanlık ederek aktif politika yapabilme gücü ve yetkisine sahip. Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme arasında kesin bir ayrım söz konusudur ve bu ayrım gereği başkanın meclisi feshetme yetkisi yokken, yarı başkanlık sisteminde bu yetki var. Yarı başkanlık sisteminde iki başlılık, parlamento çoğunluğunun başkanla farklı partide olması durumunda yürütme içi siyasi kriz çıkarabilirken, başkanlık sisteminde kriz yalnızca parlamento ile başkan, yani yasama ve yürütme arasında çıkabilir ve esasen kriz de sayılmaz.

“Başkanlık Sistemi” hangi ülkelerde uygulanmaktadır?

Aslında başkanlık sistemi dünyada en fazla tercih edilen sistem sayılabilir. Zira demokratik olmayanları da buna dahil edebiliyoruz. Kanada dışında neredeyse bütün Amerika kıtası, Afrika Kıtasının Fas ve Etiyopya istisnası dışında neredeyse tamamı, Rusya, Uzak doğu ülkelerinin çoğu bu bağlamda sayılabilir. Parlamenter sistem ise, Fransa dışındaki kıta Avrupası’nda, Malezya, Japonya, İngiltere ve onun geleneğini takip eden Avustralya, Hindistan, Pakistan, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde geçerli.

BAŞKANLIK SİSTEMİNDEN SONRA PARLAMENTER SİSTEME GEÇEN ÜLKE YOK

Gerçekten de “başkanlık sistemi”nin olduğu ülkelerde yönetim zaafiyeti var mı?

Başkanlık sistemini benimseyip sonradan parlamenter sisteme geçen bir ülke örneği yok bildiğim kadarıyla. 1960-1961 arasında Güney Kore’de bir deneyim olmuş, ancak bir yıl içinde  yeniden başkanlık sistemine geri dönülmüş. Fransa ise parlamenter sistemden yarı-başkanlık sistemine geçiş yapmış. Başkanlık sistemlerinde güçler dengesi iyi kurulamadığında otoriter yönetimlere evrilme riski vardır. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda bunu görmek mümkün. Ancak o ülkelerin pek çoğunda belirli bir süre sonra başlayan demokratikleşme dalgasının etkili olduğu ve ülkeleri demokratik bir sürece yönelttiğini görebiliriz. Arjantin, Brezilya, Güney Kore ve son olarak Arap baharının etkisiyle mağrip ülkelerini bu bağlamda sayabiliriz.

Türkiye’de hükümet sistemine ilişkin yapılan tartışmaların sağlıklı bir zeminde yürüdüğünü düşünüyor musunuz?

Pek değil, ancak ilk defa ciddiyetle tartışmaya başlayacağız gibi. Analizler yapılıyor. Kamuoyu ve siyasi aktörler tartışmaya daha çok ideolojik ve duygusal baksa da, yavaş yavaş bu konuda analitik bakanların sayısı da artıyor.

YARI BAŞKANLIK SİSTEMİNE SEMPATİK BAKMIYORUM

Tam başkanlık sisteminin Türkiye bakımından faydaları ve mahsurları nelerdir?

Bence sistemin nasıl kurulduğuna bakılmalı. Katı merkeziyetçi yapıyı tasfiye edip, anayasal düzeni tüm farklılıkları kurucu kabul ederek ve tüm farklılıkların temsiline imkân sağlayacak şekilde inşa edebilirsen, her iki sistemin de sakıncalarını azaltmış oluruz. Bence mahsurlara fikslenmek yerine, faydalara fikslenmek daha doğru. Zira bir sistemi, başımıza bela olmasın kaygısını öncelemek suretiyle inşa etmeyiz, ihtiyaç görsün diye yaparız bunu.

Peki, “yarı başkanlık sistemi”nin faydaları ve sakıncaları nelerdir?

Fransa dışında yarı başkanlık sistemine yakın ülkelerin tamamı neredeyse sistem süper başkanlığa evriliyor. Rusya’da da iki başlı yürütme var gibi, ancak başkan bırakın yürütmeyi, yasamayı dahi kontrol edebilecek ve gerektiğinde feshedebilecek kudrete sahip olabiliyor. Bu yüzden -evet, duygusal bir cevap olacak, ama- pek sempatik baktığım söylenemez.

Bu durumda sizce Türkiye için en uygun model hangisidir?

Bir sistemi nasıl tanımladığımız değil, ihtiyaçlarımıza cevap verip vermediğine bakarak yola koyulmak önemli. Türkiye’nin çözümlenmesi gereken sorunları var. Yani geçmişin karanlık bir mirası var ve onun tasfiyesi gerekiyor. İkinci olarak hâlihazırdaki toplumsal konsolidasyonu bir sözleşmeye dönüştürmek gerekiyor. Üçüncü olarak da nasıl bir arada yaşayacağız ve geleceğin yerel, bölgesel ve küresel meydan okumalarına karşı nasıl tedbirler alacağız, ülkeyi hangi araçlarla donatmalıyız? Sosyal ve ekonomik politikaların nasıl belirleyeceğiz, nasıl bir yapı öngörmeliyiz ki, hızla karar verip icra edebilelim ve toplumsal faydayı maksimum kılabilelim?

İŞİ SİSTEM GÖRÜR, ETİKETLER DEĞİL

Bu sorulara ideolojiden, duygusallıktan ve teorik mükemmeliyetçilik hastalığından sıyrılarak ihtiyaç, etkinlik ve verimlilik ekseninde cevaplar aradığımızda, kendimize uygun bir yapıyı ortaya çıkaracağız. Sonra bence bırakalım, teorisyenler ve dışardakiler buna bir etiket uydursun. İşi sistem görür, etiketler değil. Etkinlik ve verimlilik ekseninden bakıldığında başkanlık sisteminin avantajlı olduğu görülür, ancak aynı etkinliği parlamenter sistem içine de yerleştirmek mümkün olabilir, bunun yolunun da araştırılması gerekir.

Ama tüm bu başkanlık sistemi tartışmalarında sanki hayatı siyaset kurumu yönetiyormuş gibi bir algıdan hareket ediyoruz. Unutmayalım ki, toplumsal, ekonomik ve sair aktörler artık merkezi karar organlarını zorlayacak bir dinamiğe kavuştu. Yani hayatın dinamiği sistem sorusunu hayati olmaktan da çıkarıyor...

 TÜRKİYE’Yİ PARLAMENTER SİSTEME DAHİL ETMİYORUM

Türkiye Cumhuriyeti devlet sistemi, tam bir parlamenter sistem midir?

Türkiye’yi şahsen parlamenter sisteme dâhil etmiyorum. Ama 2010 Anayasa değişiklikleriyle buna benzer bir çalışma biçimi ortaya çıktı. Siyasal işleyişin tüm detayları parlamenter denetime tabi olmadığı sisteme parlamenter sistem diyemeyiz. Bu yüzden vesayet sistemin parlamenter sistem diye kendini pazarlaması pek inandırıcı olmadı.

TÜRKİYE BİR ENDİŞELİLER CENNETİ

Başkanlık sistemi Türkiye’yi böler eleştirilerine ne diyorsunuz?

Türkiye bir endişeliler cenneti. Endişeli olmak da erdemli ve bilge olmak gibi sunuluyor. Oysa bu psikolojinin kurucu ve yaratıcı bir enerjisi yok. Risk almak, güven duymak ve toplumsal dinamiklerin kuruculuğuna bel bağlamak da önemli. Eğer bölseydi, ademi merkeziyetçiliği öngören 1921 Anayasası döneminde tarihe karışmış olurduk. Oysa bu tercihi ortaya koyan anayasa birleştirici olabildi. Farklılıkların ülkeye sahip çıkmasını ve onun kurtuluş enerjisi olmasını sağladı. Açık söyleyelim, eğer ülkede şu an bir bölünme riski varsa, onun nedeni, katı merkeziyetçi, katı üniter yapı ile onun milliyetçiliğe dayanan paradigmasıdır. Bütün milliyetçilikler bölücüdür, unutmayalım. Türkiye milliyetçiliğe rağmen toplumun sağduyusu sayesinde bugünlere geldi...

TÜRKİYE SALTANAT DÖNEMİNDE DİKTATÖRLÜK GÖRMEDİ

Saltanat, padişahlık geri gelecek endişesi taşıyanlara ne öneriyorsunuz?

Kurgusal ve teorik gerçekliklerle bezedikleri kulelerinden çıkıp hayata bakmalarını öneriyorum. Üstelik padişahlık veya saltanat diktatörlük değil. Parlamenter sistemlerin büyük çoğunluğu da saltanatla yönetiliyor. Ve bu ülkelerin tamamı Türkiye’den daha demokratik olduğu ortada. Türkiye saltanat döneminde diktatörlük pek görmedi, ama Cumhuriyet döneminin büyük bir kısmı diktatörlükle geçti.

Bazıları da parlamenter sisteme karşılık başkanlık sistemini tartışmanın bir nevi cumhuriyetin kazanımlarının kaybedilmesi olarak görüyor...

Cumhuriyetin kazanımlarından kasıt demokrasi vs. ise, bu endişenin ciddiye alınabilir bir yönü yok. Yok, eğer 1920’li ve 30’lu yılların diktatöryal uygulama ve tezleri ise, ister başkanlık ister parlamenter sistemi tercih edelim, onlar her hâlükârda tarihe karışıyorlar.

DEMOKRASİ ÖNCE GELSİN, ELDEN GİTME TARTIŞMASINI SONRA YAPARIZ

Kimileri de “demokrasi elden gidiyor” diye kaygılanıyor…

Demokrasi önce bir gelsin, elden gitme tartışmasını sonra yaparız. Şaka bir yana, demokrasiye tehdit, sistemin kurgusu, denge ve denetim mekanizmalarıyla ilgilidir. Bir de toplumsal yapı. Bu alanlar sağlam inşa edilmemişse, parlamenter sistemde iken de demokrasi elden gider.

 Atatürk’ün sağlığından tek parti döneminin sonuna kadar ki devam eden hükümet sistemimiz hakkında ne düşünüyorsunuz? Parlamenter sistem diyebilir miyiz?

Tek parti diktatörlüğünün bu tartışmalarda yeri ve değeri yok. Türkiye’nin 1908-1909, 1920-1922 ve 1950-1960 dönemleri arasında parlamenter sisteme yakın uygulamaları olmuştur. Onun dışında Türkiye’nin anayasal düzenini işleyiş ve paradigma olarak parlamenter sistem olarak tanımlama imkanı yok bence. Vitrine önem verenler başka sonuca ulaşabilir, ama bana göre böyle.

Türkiye’de hükümet sistemi tartışmalarının kişilere has yapıldığı, kişisel hırslara kurban gittiği yönündeki eleştirilere hak veriyor musunuz?

Buna kısmen hak veriyorum. Kimileri için başkanlık sistemi Başbakan istediği için değerli, kimileri için ise yine aynı nedenle tehlikeli veya değersiz. Bu motif maalesef hala çok belirgin.

Türkiye’de anayasa da tanımladığı üzere partiler üstü ve tarafsız bir cumhurbaşkanımız oldu mu? Ve mevcut sistem devam ettiği müddetçe bu mümkün mü?

Tarafsızlık bir efsane. 1923-1950 arası Cumhurbaşkanları tek parti diktatörlüğünün savunucusu oldu. 1950-60 arasındaki cumhurbaşkanları tek partinin ideolojisiyle uyum içinde olsa da, Demokrat Partiye yakın oldu. 1961’den günümüze kadar, Turgut Özal ve Abdullah Gül istisnaları dışında tüm Cumhurbaşkanları anayasa gereği “tarafsız ve partiler üstü” olsa da, hepsi tek parti ideolojisinin savunucusu ve uygulayıcısı oldu. Türkiye’de partiler üstülük, tek parti ideolojisine taraf olmaktan öteye bir içeriğe hiç sahip olmadı. Mevcut Anayasa tüm cumhurbaşkanlarını buna zorluyor. Sadece onları değil, tüm milletvekillerini, tüm memurlarını göreve başlarken etmeleri zorunlu “yemin” ile buna zorluyor. Dolayısıyla Türkiye ekseninde bunun biraz daha sahibi bir şekilde irdelenmesi gerekir. Gerçekten parlamenter demokrasilerde, Cumhurbaşkanlarının bir siyasal eğilimi olmakla birlikte bunu Anayasanın öngördüğü takdir alanlarının dışında hayata koyamaması gerekir.  Yoksa kişilerin Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez beyinlerinin apolitik bir yazılımla formatlanmasını kimse beklemiyor.

Özal, Demirel gibi merkez sağ siyasetinin temsilcilerinin başkanlık sistemine sıcak bakmalarına rağmen, Sezer başta olmak üzere merkez solun parlamenter sistemde ısrarcı olmalarının nedeni ne olabilir?

Merkez sağ hangisi, merkez sol hangisi? Sezer’in ne merkez, ne de sol ile ilgisi var. Demirel’in sağ ile ilgisi, tek parti ideolojisi trenindeki sağ koltukta oturmuşluktan öteye bir anlamı yok bence. Belki Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan ile diğerleri desek daha doğru olacak. Belki ikisini toplumsal parametrelere göre “merkez sağ” olarak nitelendirmek mümkün. Bu durumda soru bana daha anlamlı hale geliyor. Evet merkez sağ, daha çok pragmatik ve daha az doktriner ve daha az müzakereci olduğundan dolayı, işlevsellik ve etkinlik nedeniyle başkanlık sistemine sıcak bakar. Bu da bence tutarlı.

TOPLUMUN SİSTEME BAŞKALDIRISI HENÜZ GERÇEKLEŞMEMİŞTİ

Peki, bu kadar istemesine rağmen Özal döneminde neden başkanlık sistemine geçilemedi?

Özal’ın sahip olduğu kadrosuyla sistemi zorlaması mümkün olmadığı gibi, ona destek verecek aktif bir toplumsal taban da yoktu. Toplumun sisteme başkaldırısı henüz gerçekleşmiş değildi. Bugün olan şey bu: Siyasi aktör olarak toplum.

Anayasacılık tarihi açısından baktığımızda, klasik modellerle uyumlu hükümet tercihinin yer aldığı anayasa metnimiz hangisi?

Hiçbiri...

Yeni anayasa yazım sürecinde siyasi partilerin hükümet sistemi hakkında nasıl bir tavır alacaklarını tahmin ediyorsunuz?

Aslında pozisyonları belli ve çok rasyonel değil. Belki yazım ilerlediğinde, sürecin kendisi onları daha rasyonel bir tartışmaya yöneltir. O zaman durum değişir.

Sayın Bekir Bozdağ’ın da vurguladığı gibi Türkiye için “başkanlık sistemi”ne geçiş kaçınılmaz son mudur?

Kaçınılmazlık teorik bir gerekçeyle açıklanamaz. Eğer sosyo-ekonomik dinamikler, ulusal ve uluslararası gelişmeler bunu zorluyorsa, karşı çıkanların etkinliği azalır. Kaçınılmaz olur. Yoksa sadece teorik bir tutarlılıkla kaçınılmazlığı gerekçelendiremeyiz.

Haber 7